Lenin: Düşüncesinin Bütünlüğü Üzerine Bir Çalışma. Georg Lukacs 1924

Georg Lukacs 1924

4. Emperyalizm: Dünya Savaşı ve İç Savaş

Ancak belirleyici devrimci mücadeleler dönemine girdik mi? Proletaryanın, kendi yıkımının acısıyla, dünyayı değiştirme görevini üstlenmek zorunda kalacağı an çoktan geldi mi? Açıktır ki, en olgun proleter ideoloji ya da örgüt bile, bu olgunluk ve militanlık, nesnel sosyo-ekonomik dünya durumunun kendisinin bir çözüm için baskı yapmasının bir sonucu olmadıkça, böyle bir krizi ortaya çıkaramaz. İster zafer ister yenilgi olsun, tek bir münferit olayın buna karar vermesi de mümkün değildir. Böyle bir olayın zafer mi yoksa yenilgi mi olduğunu söylemek bile imkansızdır; ancak sosyo-tarihsel gelişimin bütünüyle ilişkili olarak dünya-tarihsel anlamda biri ya da diğeri olarak adlandırılabilir.

Bu nedenle, Rus Sosyal Demokrat çevrelerinde (o zamanlar hem Menşevik hem de Bolşevik) Birinci Devrim’in (1905) fiili seyri sırasında patlak veren ve yenilgisinden sonra doruk noktasına ulaşan, doğru paralelliğin 1847’deki (belirleyici devrimden önce) durumla mı yoksa 1848’deki (yenilgisinden sonra) durumla mı olduğu konusundaki tartışma kaçınılmaz olarak dar anlamda Rusya bağlamının ötesine uzanmaktadır. Bu sorun ancak zamanımızın temel karakteri sorunu çözüldüğünde çözülebilir. Daha sınırlı, özellikle Rus bağlamında, 1905 Devrimi’nin burjuva mı yoksa proleter mi olduğu ve işçiler tarafından alınan proleter devrimci pozisyonun doğru mu yoksa ‘hatalı’ mı olduğu sorusu ancak bu bağlamda yanıtlanabilir. Kuşkusuz, sorunun bu kadar güçlü bir şekilde ortaya atılmış olması bile cevabın nerede yattığını göstermektedir. Rusya dısında da, isçi hareketi içinde Sol ve Sağ arasındaki bölünme giderek zamanın genel karakterine iliskin bir tartısma biçimini baslatmıstır: Giderek daha belirgin hale gelen belirli ekonomik olguların (sermayenin yoğunlaşması, büyük bankaların artan önemi, sömürgeleştirme) ‘normal’ kapitalist gelişme içinde yalnızca niceliksel değişikliklere mi işaret ettiği, yoksa bunlardan yeni bir kapitalist çağın -emperyalizm çağının- yaklaşmakta olduğu sonucunu çıkarmanın mümkün olup olmadığı tartışması; Görece barısçıl bir dönemi izleyen ve giderek sıklasan savaslar (Boer Savası, Ispanyol-Amerikan Savası, Rus-Japon Savası) “kaza” ya da “epizot” olarak mı görülmeli, yoksa daha büyük çatısmaların yasanacağı bir dönemin ilk isaretleri olarak mı değerlendirilmeli; ve son olarak – eğer tüm bunlar kapitalizmin gelisiminin yeni bir asamaya girdiğini gösteriyorsa – eski proleter mücadele biçimleri yeni kosullar altında proletaryanın sınıf çıkarlarını ifade etmek için yeterli mi? Bu nedenle, Birinci Rus Devrimi öncesinde ve sırasında gelişen proleter sınıf mücadelesinin yeni biçimleri (kitlesel grev, silahlı ayaklanma), yalnızca yerel özel öneme sahip olgular -hatta ‘hatalar’ ya da ‘sapmalar’- mıdır, yoksa kitlelerin doğru sınıf içgüdüleri temelinde, eylemlerini dünya durumuna uyarlamak için ilk kendiliğinden girişimleri olarak mı görülmelidir?

Lenin’in bu birbirine bağlı karmaşık sorulara verdiği pratik yanıt iyi bilinmektedir. En açık ifadesini Birinci Devrim’in yenilgisinden hemen sonra, Menşeviklerin Rus işçilerin ‘çok ileri gitme’ hatalarına ilişkin ağıtlarının henüz dinmediği bir dönemde bulmuştur. Lenin daha sonra Stuttgart Kongresi’nde, İkinci Enternasyonal’in emperyalist bir dünya savaşının doğrudan tehdit edici tehlikesine karşı açık ve güçlü bir tavır almasını sağlamak ve şu soruyu sormak için mücadeleye başladı: böyle bir savaşı önlemek için ne yapılabilir?

Lenin-Luxemburg değişikliği Stuttgart’ta kabul edildi ve daha sonra Kopenhag ve Basle Kongrelerinde onaylandı. Yaklaşan bir dünya savaşı tehlikesi ve proletaryanın buna karşı devrimci bir mücadele yürütmesi gerekliliği böylece İkinci Enternasyonal tarafından resmen kabul edilmiş oldu. Dolayısıyla Lenin bu konuda hiçbir şekilde yalnız değildi. Emperyalizmi ekonomik olarak kapitalizmin yeni bir aşaması olarak kabul etme konusunda da yalnız değildi. İkinci Enternasyonal’in tüm solu ve hatta merkezin ve sağın bir kısmı emperyalizmin ekonomik kökenlerini kabul ediyordu. Hilferding yeni olgular için yeni bir ekonomik teori sağlamaya çalıştı ve Rosa Luxemburg daha da ileri giderek emperyalizmin tüm ekonomik sistemini sermayenin yeniden üretimi sürecinin kaçınılmaz bir sonucu olarak göstermeyi başardı – emperyalizmi organik olarak tarihsel materyalizm teorisine dahil etti ve böylece ‘kapitalist çöküş teorisine’ somut bir ekonomik temel kazandırdı. Yine de Ağustos 1914’te ve sonrasında uzun bir süre boyunca Lenin’in dünya savaşına karşı tutumunda tamamen yalnız kalması sadece bir şans değildi. Daha önce emperyalizm hakkında eşit derecede ‘doğru’ bir değerlendirme yapmış olan diğerlerinin şimdi ‘korkaklık’ nedeniyle tereddütlü hale gelmiş olabileceklerini ileri sürerek bu durum psikolojik ya da ahlaki olarak açıklanabilir mi? Tam tersine, çeşitli sosyalist akımların 1914’teki farklı tutumları, o zamana kadarki teorik, taktiksel ve diğer pozisyonlarının doğrudan ve mantıksal sonuçlarıydı.

Görünür bir paradoks olarak, Leninist emperyalizm kavramı hem önemli bir teorik başarıdır hem de ekonomik teori olarak gerçekten yeni olan çok az şey içerir. Kısmen Hilferding’e dayanır ve salt iktisat olarak, Rosa Luxemburg’un Marx’ın kapitalist yeniden üretim teorisinin hayranlık uyandıran uzantısıyla derinlik ve kapsam açısından hiçbir şekilde karşılaştırılamaz. Lenin’in üstünlüğü -ve bu eşsiz bir teorik başarıdır- emperyalizmin ekonomik teorisini mevcut çağın her siyasi sorunuyla somut bir şekilde eklemlemesinde ve böylece yeni aşamanın ekonomisini, ortaya çıkan belirleyici konjonktürdeki tüm somut eylemler için bir kılavuz çizgisi haline getirmesinde yatmaktadır. Örneğin savaş sırasında Polonya Komünistlerinin bazı aşırı sol görüşlerini ’emperyalist iktisatçılık’ olarak reddetmesinin ve Kautsky’nin ‘Ultra-Emperyalizm’ kavramına karşı – dünya savaşının ‘tesadüfi’ ve hatta ‘doğru’ olmayan bir yol olduğu barışçıl bir uluslararası güven umudunu ifade eden – mücadelesinin, Kautsky’nin emperyalizmin ekonomisini siyasetinden ayırdığı suçlamasıyla sonuçlanmasının nedeni budur. Rosa Luxemburg (aynı zamanda Pannekoek ve soldaki diğerleri) tarafından geliştirilen emperyalizm teorisinin, kelimenin dar ve gerçek anlamıyla ekonomizmden muzdarip olmadığı doğrudur. Hepsi -özellikle Rosa Luxemburg- emperyalizmin ekonomisinin zorunlu olarak siyasete dönüştüğü anı vurgulamaktadır. Yine de bu bağlantı somutlaştırılmamıştır. Rosa Luxemburg, birikim sürecinin bir sonucu olarak, sömürgeler, hammaddeler ve sermaye ihracı için mücadele çağı olarak emperyalizme geçişin nasıl kaçınılmaz hale geldiğini; bu çağın -kapitalizmin son aşaması- nasıl dünya savaşlarından biri olmaya mahkûm olduğunu eşsiz bir şekilde göstermektedir. Ancak bunu yaparken, yalnızca bir bütün olarak çağın teorisini – modern emperyalizmin genel teorisini – ortaya koymaktadır. O da bu teoriden günün somut taleplerine geçis yapamamaktadır: Sermaye Birikimi ile Junius Brosürü’nün somut pasajları arasında kaçınılmaz bir süreklilik kurmak mümkün değildir. Bir bütün olarak çağa ilişkin teorik olarak doğru değerlendirmesini, Marksist teorinin pratik görevinin değerlendirmek ve devrimci bir şekilde kullanmak olduğu belirli hareket güçlerinin açık bir şekilde tanınmasına somutlaştırmıyor.

Bununla birlikte, Lenin’in buradaki üstünlüğü hiçbir şekilde ‘siyasi deha’ ya da ‘pratik ustalık’ gibi klişe referanslarla açıklanamaz. Bu, toplam sürecin değerlendirilmesinde çok daha fazla teorik bir üstünlüktür. Çünkü Lenin tüm yaşamı boyunca teorik bakış açısının rasyonel ve mantıksal sonucu olmayan tek bir pratik karar vermemiştir. Bu bakıs açısının temel aksiyomunun somut durumun somut analizi talebi olması, diyalektik düĢünmeyenler için meseleyi sadece reelpolitik bir mesele olmaktan çıkarmaktadır. Marksistler için somut durumun somut analizi ‘saf’ teorinin karşıtı değildir; aksine, tüm gerçek teorinin doruk noktasıdır, onun tamamlanmasıdır, dolayısıyla pratiğe döküldüğü noktadır.

Bu teorik üstünlüğün temeli, Marx’ın tüm takipçileri arasında Lenin’in vizyonunun kendi kapitalist çevresinin fetişist kategorileri tarafından en az çarpıtılmış olmasıdır. Çünkü Marksist iktisadın tüm öncülleri ve ardılları üzerindeki belirleyici üstünlüğü, görünüşe göre en saf ekonomik (dolayısıyla en saf fetişist) kategorilerle ele alınması gereken en karmaşık sorunları bile, bu kategorilerin ardında toplumsal varoluşlarını ifade ettikleri sınıfların evrimini görünür kılacak şekilde yorumlama metodolojik yeteneğinde yatmaktadır. (Örneğin, Marx’ın sabit ve değişken sermaye kavramları ile sabit ve döner sermaye arasındaki klasik ayrım arasındaki farkı karşılaştırın. Burjuva toplumunun sınıfsal yapısı ancak bu farklılaşma sayesinde açıkça ortaya çıkmıştır. Artı değerin Marksist yorumu, burjuvazi ve proletarya arasındaki sınıfsal tabakalaşmayı zaten ortaya koyuyordu. Buna eklenen sabit sermaye kavramı, bu ilişkinin bir bütün olarak toplumun gelişimiyle nasıl dinamik bir şekilde bağlantılı olduğunu gösterdi ve aynı zamanda farklı kapitalist çıkar gruplarının artı değerin bölüşümü için verdikleri mücadeleyi açığa çıkardı).

Lenin’in emperyalizm teorisi, Rosa Luxemburg’unkinden farklı olarak, emperyalizmin zorunlu ekonomik oluşumunun ve sınırlarının teorisinden ziyade, emperyalizm tarafından serbest bırakılan ve onun içinde işleyen somut sınıf güçlerinin teorisidir: emperyalizmin yarattığı somut dünya durumunun teorisi. Lenin tekelci kapitalizmin özünü incelerken, onu öncelikle ilgilendiren şey bu somut dünya durumu ve bunun yarattığı sınıf hizalanmalarıdır: Dünyanın sömürgeci güçler tarafından fiilen nasıl bölündüğü; sermayenin yoğunlaşmasının burjuvazi ve proletaryanın sınıfsal tabakalaşmasında nasıl değişikliklere yol açtığı (tamamen asalak rantiyelerin, işçi aristokrasisinin ortaya çıkışı); ve hepsinden önemlisi, farklı ülkelerdeki farklı ivmesi nedeniyle, tekelci kapitalizmin gelişiminin kendisinin ‘çıkar alanlarının’ geçici barışçıl dağılımını ve diğer uzlaşmaları nasıl geçersiz kıldığı ve onu yalnızca zor yoluyla, yani savaşla çözülebilecek çatışmalara nasıl sürüklediği. Emperyalizmin özü tekelci kapitalizm ve savası da bu yoğunlasma ve mutlak tekelcilik eğiliminin kaçınılmaz gelis imi ve ifadesi olduğu için, kapitalist toplum içindeki toplumsal grupların savasla iliskisi çok açık birsekilde ortaya çıkmaktadır. Burjuvazinin emperyalizmle ‘doğrudan ilgilenmeyen’, hatta onun tarafından ‘dolandırılan’ kesimlerinin ona karşı harekete geçirilebileceği fikri -Kautsky gibi- safça bir kendini kandırma olarak kendini göstermektedir. Tekelci gelişme, burjuvazinin tamamını kendisiyle birlikte sürükler. Dahası, yalnızca doğası gereği kararsız olan küçük burjuvazide değil, proletaryanın bazı kesimlerinde bile (geçici de olsa) destek bulmaktadır. Bununla birlikte, yüreksizler, emperyalizmi kayıtsız şartsız reddetmesi nedeniyle devrimci proletaryanın toplumsal olarak yalıtılmış hale geldiğini düşünerek yanılmaktadırlar. Kapitalist toplumun gelişimi her zaman tutarsız, her zaman çelişkilidir. Tekelci kapitalizm tarihte ilk kez gerçek bir dünya ekonomisi yaratır. Bu da onun savaşının, emperyalist savaşın, terimin tam anlamıyla birinci dünya savaşı olduğu anlamına gelir. Bu, her şeyden önce, tarihte ilk kez kapitalizm tarafından ezilen ve sömürülen ulusların artık kendilerini ezenlere karşı münferit savaşlar vermedikleri, bir bütün olarak dünya savaşının girdabına sürüklendikleri anlamına gelir. Gelişmiş biçimiyle kapitalist sömürü, başlangıçta olduğu gibi sömürge halklarını sadece canice sömürmekle kalmaz; aynı zamanda onların tüm toplumsal yapısını dönüştürür ve onları kapitalist sistemin içine çeker. Doğal olarak, bu yalnızca daha fazla sömürü (sermaye ihracı vb.) arayışı sırasında gerçekleşir; sömürgelerde yerli bir burjuva gelişiminin temelinin atılmasıyla sonuçlanır – doğal olarak emperyalizm tarafından kötü gözle bakılır – bunun kaçınılmaz ideolojik sonucu ulusal bağımsızlık mücadelesinin başlamasıdır. Tüm bu süreç daha da yoğunlaşır çünkü emperyalist savaş emperyalist ülkelerdeki mevcut tüm insan kaynaklarını harekete geçirirken aynı zamanda sömürge halklarını aktif olarak savaşa sürükler ve sanayilerinin gelişimini hızlandırır – başka bir deyişle, ulusal mücadele sürecini hem ekonomik hem de ideolojik olarak hızlandırır.

Ancak sömürge halklarının konumu, tekelci kapitalizm ile normalde onun tarafından sömürülenler arasındaki iliskinin yalnızca uç bir biçimidir. Bir çağdan diğerine tarihsel geçis asla mekanik değildir: belirli bir üretim tarzı, ancak yerini aldığı tarz kendisine uygun toplumsal dönüsümleri her yerde tamamladığında gelismez ve tarihsel bir rol oynamaz. Birbirini izleyen ve birbirinin yerini alan üretim biçimleri ve bunlara tekabül eden toplumsal biçimler ve sınıfsal tabakalaşmalar, aslında tarihte daha çok kesişen ve karşıt güçler olarak ortaya çıkma eğilimindedir. Bu şekilde, soyut olarak değişmez gibi görünen gelişmeler (örneğin feodalizmden kapitalizme geçiş), içinde yer aldıkları tamamen değişmiş tarihsel ortam nedeniyle sosyo-tarihsel bütünle tamamen farklı bir ilişki kazanır ve buna bağlı olarak kendi başlarına tamamen yeni bir işlev ve önem kazanırlar.

Ortaya çıkan kapitalizm, Avrupa uluslarının oluşumunda önemli bir faktör olarak ortaya çıktı. Derin devrimci mücadelelerin ardından, küçük ortaçağ feodal hükümetlerinin kaosunu, Avrupa’nın kapitalist açıdan en gelişmiş kesiminde büyük uluslara dönüştürdü. Almanya ve İtalya’nın birliği için yapılan hareketler bu nesnel olarak devrimci mücadelelerin sonuncusuydu. Ancak kapitalizm bu yeni devletlerde emperyalist tekelci kapitalizme dönüsmüsse, hatta bazı geri kalmıs ülkelerde (Rusya, Japonya) bu biçimleri almaya baslamıssa, bu, ulus insa edici bir faktör olarak öneminin dünyanın geri kalanı için sona erdiği anlamına gelmez. Aksine, devam eden kapitalist gelisme, Avrupa’nın o zamana kadar “tarihsiz” olan tüm ulusları arasında ulusal hareketler yaratmıstır. Aradaki fark, bu ulusların ‘ulusal kurtulus mücadelelerinin’ artık sadece kendi feodalizmlerine ve feodal mutlakiyetçiliğe karsı verilen mücadeleler olmaktan çıkmıs olması, yani sadece dolaylı olarak ilerici olmalarıdır; çünkü bu mücadeleler dünya güçleri arasındaki emperyalist rekabet bağlamına zorla sokulmustur. Dolayısıyla tarihsel önemleri ve değerlendirilmeleri, bu somut bütün içinde oynadıkları somut role bağlıdır.

Marx bunun önemini zaten açıkça fark etmişti. Onun zamanında bu sorun kuşkusuz esas olarak bir İngiliz sorunuydu: İngiltere’nin İrlanda ile ilişkisi sorunu. Ve Marx, ‘uluslararası adalet sorunları bir yana, İngiliz işçi sınıfının kurtuluşunun önkoşulunun, mevcut zorunlu birliği, yani İrlanda’nın köleliğini, mümkünse eşit ve özgür bir ittifaka, gerekirse tamamen ayrılmaya dönüştürmek’ olduğunu büyük bir güçle vurguladı. Çünkü İrlanda’nın sömürülmesinin, bir yandan zaten -o dönemde- tekelci bir karaktere sahip olan İngiliz kapitalizminin önemli bir kalesi olduğunu, diğer yandan da İngiliz işçi sınıfının bu konudaki muğlak tutumunun ezilenleri böldüğünü, ortak sömürücülerine karşı birleşik mücadele yerine sömürülenlerin sömürenlere karşı mücadelesini kışkırttığını ve bu nedenle yalnızca İrlanda’nın ulusal kurtuluşu için mücadelenin İngiliz proletaryasının kendi burjuvazisine karşı mücadelesinde gerçekten etkili bir cephe oluşturabileceğini açıkça görmüştü.

Marx’ın bu anlayışı sadece çağdaş İngiliz işçi hareketi içinde etkisiz kalmadı; aynı zamanda İkinci Enternasyonal’in hem teorisinde hem de pratiğinde ölü kaldı. Burada da teoriye yeni bir hayat asılamak Lenin’e kalmıstı – Marx’ın kendisinin bile ona verdiğinden daha aktif, daha somut bir hayat. Çünkü basitçe evrensel bir olgu olmaktan çıkıp güncel bir mesele haline gelmisti ve Lenin’de buna uygun olarak artık teori olarak değil, tamamen pratik olarak bulunuyordu. Bu bağlamda herkes için açık olmalıdır ki, burada tüm büyüklüğüyle karşımıza çıkan sorun -sadece işçilerin değil, tüm ezilenlerin evrensel ölçekte isyanı- Lenin’in Narodniklere, Legal Marksistlere ve Ekonomistlere karşı her zaman ısrarla Rus tarım sorununun özünde olduğunu ilan ettiği sorunla aynıdır. Söz konusu olan can alıcı nokta, Rosa Luxemburg’un kapitalizmin ‘dış’ pazarı olarak adlandırdığı şeydir; ulusal sınırların içinde ya da dışında olmasına bakılmaksızın. Bir yandan, genisleyen kapitalizm bu pazar olmadan var olamaz; diğer yandan, kapitalizmin bu pazarla iliskisindeki toplumsal islevi, onun özgün yapısını bozmak, onu kapitalistlestirmek, kapitalist bir ‘iç’ pazara dönüstürmek ve böylece aynı zamanda kendi bağımsız eğilimlerini harekete geçirmektir. Yani burada da ilişki diyalektiktir. Ancak Rosa Luxemburg bu doğru ve geniş tarihsel perspektiften dünya savaşının ortaya çıkardığı somut sorunların somut çözümlerine giden yolu bulamadı. Bu onun için tarihsel bir perspektif olarak kaldı – tüm çağın doğru ve geniş kapsamlı bir karakterizasyonu, ama sadece bir bütün olarak. Teoriden pratiğe adım atmak Lenin’e kalmıştı; aynı zamanda – ve bu asla unutulmamalıdır – teorik bir ilerleme olan bir adım. Çünkü bu, soyuttan somuta doğru atılmış bir adımdır.

Tüm emperyalist çağın kanıtlanmış genel devrimci karakteri temelinde, gerçek tarihsel gerçekliğin soyut doğru değerlendirmesinden somut olana bu geçiş, devrimin özgül karakteri sorununda doruğa ulaşır. Marx’ın en büyük teorik başarılarından biri, burjuva ve proleter devrim arasında net bir ayrım yapmaktı. Bu ayrım, çağdaşlarının olgunlaşmamış kendini kandırmaları karşısında son derece pratik ve taktiksel bir öneme sahipti, çünkü zamanın genel devrimci hareketleri içindeki gerçekten proleter devrimci unsurları tanımak için tek metodolojik aracı sunuyordu. Ancak kaba Marksizmde bu ayrım mekanik bir ayrıma dönüşerek felç olmuştur. Oportünistler için bu ayrımın pratik sonucu, pratikte her modern devrimin, içinde ne kadar proleter eylem ya da talep ortaya çıkarsa çıksın, bir burjuva devrimi olarak başladığı şeklindeki ampirik olarak doğru gözlemin şematik bir şekilde genelleştirilmesidir. Oportünistler buradan devrimin yalnızca burjuva devrimi olduğu ve bu devrimi desteklemenin proletaryanın görevi olduğu sonucuna varırlar. Burjuva devriminin proleter devrimden bu şekilde ayrılması, proletaryanın kendi devrimci sınıf hedeflerinden vazgeçmesi anlamına gelir.

Ancak bu teorinin mekanik yanılgısını kolayca gören ve çağın proleter devrimci karakterinin bilincinde olan radikal sol analiz de aynı derecede tehlikeli bir mekanik yoruma tabidir. Emperyalizm çağında burjuvazinin evrensel devrimci rolünün sona erdiğini bilerek, yine burjuva ve proleter devrimin mekanik ayrımı temelinde, artık nihayet saf proleter devrim çağına girdiğimiz sonucuna varmaktadır. Bu tutumun tehlikeli pratik sonucu, emperyalizm altında zorunlu olarak ortaya çıkan ve proleter devrim bağlamında nesnel olarak devrimci olan tüm çürüme ve mayalanma eğilimlerinin (tarım, sömürge ve ulusal sorunlar vb.) göz ardı edilmesi, hatta hor görülmesi ve reddedilmesidir. Saf proleter devrimin bu teorisyenleri, müttefiklerinin en etkili ve en önemlilerini gönüllü olarak reddetmekte; proleter devrimi somut olarak umut verici kılan devrimci ortamı tam olarak görmezden gelmekte, bir boşlukta ‘saf’ bir proleter devrim hazırladıklarını ummakta ve düşünmektedirler. “Her kim “saf” bir toplumsal devrim bekliyorsa,” diyordu Lenin, “asla bir devrim görecek kadar yaşayamayacaktır. Böyle bir kişi devrimin ne olduğunu anlamadan devrime sözde hizmet eder.

Çünkü gerçek devrim, burjuva devriminin proleter devrime diyalektik dönüĢümüdür. Geçmişin büyük burjuva devrimlerine önderlik eden ya da bu devrimlerden yararlanan sınıfın nesnel olarak karşı-devrimci hale geldiği yadsınamaz tarihsel olgu, devriminin dayandığı nesnel sorunların toplumsal çözümlerini bulduğu -bu sorunların devrimci çözümüyle hayati derecede ilgilenen toplum katmanlarının tatmin olduğu- anlamına gelmez. Aksine, burjuvazinin karşı-devrime başvurması yalnızca proletaryaya karşı düşmanlığını değil, aynı zamanda kendi devrimci geleneklerinden vazgeçtiğini de gösterir. Devrimci geçmişinin mirasını proletaryaya terk etmektedir. Şu andan itibaren proletarya, burjuva devrimini mantıksal sonucuna götürebilecek tek sınıftır. Başka bir deyişle, burjuva devriminin geriye kalan ilgili talepleri ancak proleter devrim çerçevesinde gerçekleştirilebilir ve bu taleplerin tutarlı bir şekilde gerçekleştirilmesi zorunlu olarak proleter devrime yol açar. Dolayısıyla, proleter devrim artık bir ve aynı zamanda burjuva devriminin gerçekleştirilmesi ve aşılması anlamına gelmektedir.

Bu durumun doğru bir şekilde değerlendirilmesi, proleter devrimin şansları ve olanakları için muazzam bir perspektif açmaktadır. Ancak aynı zamanda devrimci proletaryadan ve onun önder partisinden ağır taleplerde bulunur. Çünkü bu diyalektik geçişi başarmak için proletarya yalnızca doğru bağlamı doğru bir şekilde kavramakla kalmamalı, aynı zamanda şimdiye kadar bu tür bir kavrayışı engelleyen kendi küçük burjuva eğilimlerini ve düşünce alışkanlıklarını (örneğin ulusal önyargılar) pratikte aşmalıdır. Proletarya kendi sınırlılıklarını aşarak tüm ezilenlerin önderliğine yükselmelidir. Ezilen ulusların ulusal bağımsızlık mücadelesi, hem başka bir halkın tam ulusal bağımsızlığı için savaşarak kendi milliyetçiliğini aşan ezen ulusun proletaryası için, hem de buna karşılık gelen federalizm -uluslararası proleter dayanışma- sloganını yükselterek kendi milliyetçiliğini aşan ezilen ulusun proletaryası için en büyük devrimci öz-eğitim girişimidir. Çünkü Lenin’in dediği gibi, ‘Proletarya sosyalizm için ve kendi zayıflıklarına karşı mücadele eder. Devrim için mücadele, dünya durumundaki nesnel fırsatlardan yararlanma ve kendi devrimci sınıf bilincinin olgunlaşması için iç mücadele, bir ve aynı diyalektik sürecin ayrılmaz unsurlarıdır.

Dolayısıyla emperyalist savaş, burjuvaziye karşı devrimci bir mücadeleye girişmesi koşuluyla, proletarya için her yerde müttefikler yaratır. Ancak konumunun ve karşı karşıya olduğu görevlerin bilincinde olmazsa, savaş proletaryayı burjuvazinin dümen suyunda feci bir kendi kendini iğdiş etmeye zorlar. Emperyalist savaş, proletaryanın tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin gerçek lideri haline gelebileceği ve kurtuluş mücadelesinin kapitalist boyunduruk altındaki herkesin kurtuluşu için bir işaret ve işaret levhası haline gelebileceği bir dünya durumu yaratır. Ancak aynı zamanda, milyonlarca ve milyonlarca proleterin, sömürücülerinin tekelini güçlendirmek ve genişletmek için birbirlerini en rafine acımasızlıkla öldürmek zorunda oldukları bir dünya durumu yaratır. Bu iki kaderden hangisinin proletaryanın kaderi olacağı, onun kendi tarihsel durumuna ilişkin kavrayışına -sınıf bilincine- bağlıdır. Çünkü “insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar”, ancak “kendi seçtikleri kosullarda değil, doğrudan karsılasılan, verilen ve geçmisten aktarılan kosullarda”. Dolayısıyla seçim, proletaryanın mücadele edip etmeyeceği değil, kimin çıkarları için mücadele edeceğidir: kendi çıkarları için mi yoksa burjuvazinin çıkarları için mi? Tarihin proletaryanın önüne koyduğu soru savaş ile barış arasında değil, emperyalist savaş ile bu savaşa karşı savaş, yani iç savaş arasında seçim yapmaktır.

Proletaryanın emperyalist savaşa karşı savunmasında iç savaşın gerekliliği, tüm proleter mücadele biçimleri gibi, burjuva toplumunda kapitalist üretimin gelişiminin ona dayattığı mücadele koşullarından kaynaklanmaktadır. Partinin etkinliği ve doğru teorik öngörüsü, proletaryaya yalnızca, mevcut sınıfsal hizalanmalar nedeniyle nesnel olarak zaten sahip olduğu, ancak teorik ya da örgütsel olgunlaşmamışlık nedeniyle önündeki olanakların düzeyine yükseltemediği bir direniş ya da saldırı gücü kazandırır. Böylece, emperyalist savaştan önce bile, kitle grevi proletaryanın kapitalizmin emperyalist aşamasına kendiliğinden tepkisi olarak ortaya çıktı ve İkinci Enternasyonal’in sağ ve merkezinin gizlemek için ellerinden geleni yaptığı bu ikisi arasındaki bağlantı, giderek radikal kanadın ortak teorik özelliği haline geldi.

Ancak burada da Lenin, 1905 gibi erken bir tarihte, kitlesel grevin belirleyici mücadele için yetersiz bir silah olduğunu fark etmekte yalnızdı. Lenin, yenilgisine rağmen Moskova Ayaklanmasını mücadelenin hayati bir aşaması olarak değerlendirerek ve ‘silaha başvurulmaması gerektiğini’ düşünen Plehanov’un aksine somut unsurlarını ortaya koymaya çalışarak, proletaryanın dünya savaşındaki gerekli taktiklerini teorik olarak ortaya koymuştur. Çünkü kapitalizmin emperyalist aşaması, özellikle de dünya savaşındaki doruk noktası, kapitalizmin varlığının dengede olduğu kritik aşamaya girdiğini göstermektedir. Burjuvazi, egemenliğinin kapsamı büyüdükçe ve iktidar aygıtı arttıkça otoritesinin gerçek toplumsal temelinin daraldığının bilincinde olan alışılmış bir egemen sınıfın doğru içgüdüsüyle, hem bu temeli genişletmek (orta sınıfı arkasına almak, işçi aristokrasisini yozlaştırmak, vb) hem de baş düşmanlarını gerçek bir direniş için örgütlenmeden önce kesin olarak yenmek için en enerjik çabayı gösterir. Bu nedenle, Revizyonizmin tüm teorisinin dayandığı geçici de olsa son derece sorunlu isleyise sahip olan sınıf mücadelesini yürütmenin “barısçıl” yollarını ortadan kaldıran ve “daha enerjik” silahları tercih eden her yerde burjuvazidir (sadece Amerika’daki durumu göz önünde bulundurmak yeterlidir). Burjuvazi, devlet aygıtının kontrolünü ele geçirmeyi, kendisini onunla o kadar bütünüyle özdeşleştirmeyi giderek daha fazla başarmaktadır ki, işçi sınıfının yalnızca ekonomik görünen talepleri bile giderek daha fazla onun tarafından engellenmektedir. Böylece isçiler, ekonomik durumlarının kötülesmesini ve kazanılmıs avantajların kaybedilmesini önlemek için bile olsa, devlet iktidarına karsı mücadeleye (baska bir deyisle, bilinçsizce de olsa, devlet iktidarı için mücadeleye) baslamak zorunda kalırlar. Bu durum proletaryayı, devrim korkusuyla oportünistlerin her zaman durumdan devrimci sonuçlar çıkarmak yerine kazanılmış mevzilerden vazgeçmeye niyetli oldukları kitlesel grev taktiklerini kullanmaya zorlar. Ancak kitle grevi doğası gereği nesnel olarak devrimci bir silahtır. Her kitlesel grev, devlet aygıtıyla desteklenen burjuvazinin mümkün olan her yerde ona karşı gerekli adımları attığı devrimci bir durum yaratır. Proletarya bu tür önlemler karşısında güçsüzdür. Burjuvazinin silahlarıyla karşı karşıya kalan proletarya da silahlanmazsa, kitlesel grev silahı da onlara karşı başarısız olmaya mahkumdur. Bu, proletaryanın kendini donatmaya çalışması, burjuvazinin ordusunu -ki bu ordu elbette esas olarak işçi ve köylülerden oluşmaktadır- dağıtması ve burjuvazinin silahlarını burjuvaziye çevirmesi gerektiği anlamına gelmektedir. (1905 Devrimi bu açıdan doğru sınıf içgüdüsünün, ama sadece içgüdünün birçok örneğini sunmuştur).

Emperyalist savaş, bu durumun en uç noktasına kadar keskinleşmesi anlamına gelmektedir. Burjuvazi proletaryayı bir seçimle karşı karşıya bırakır: ya burjuvazinin tekelci çıkarları için diğer ülkelerdeki sınıf yoldaşlarını öldürmek ve bu çıkarlar uğruna ölmek ya da burjuvazinin egemenliğini zorla yıkmak. Bu toptan saldırıya karşı diğer tüm mücadele yöntemleri güçsüzdür; istisnasız hepsi emperyalist devletlerin askeri aygıtları karşısında kendilerini parçalayacaktır. Proletarya bu nihai saldırıdan kurtulmak istiyorsa, bu aygıta karşı bizzat silahlanmalı, onu içeriden baltalamalı, burjuvazinin halka vermek zorunda kaldığı silahları bizzat burjuvaziye karşı çevirmeli ve emperyalizmi yok etmek için kullanmalıdır.

Dolayısıyla burada da teorik olarak daha önce görülmemis hiçbir sey yoktur. Aksine, durumun özü burjuvazi ve proletarya arasındaki sınıf ilişkisinde yatmaktadır. Savaş, Clausewitz’in tanımladığı gibi, sadece siyasetin devamıdır; ama her bakımdan böyledir. Baska bir deyisle, savas sadece dıs iliskilerde bir ülkenin simdiye kadar “barısçıl” olarak izlediği politikanın nihai ve en aktif doruk noktası değildir. Bir ülkenin (ve tüm dünyanın) iç sınıf iliskileri açısından da savas, yalnızca “barıs zamanında” toplum içinde zaten islemekte olan eğilimlerin yoğunlasmasına ve nihai doruk noktasına ulasmasına isaret eder. Dolayısıyla savas ne bir ülke ne de bir ulus içindeki bir sınıf için hiçbir sekilde tamamen yeni bir durum yaratmaz. Yeni olan yalnızca, tüm sorunların daha önce görülmemis niceliksel yoğunlasmasının niteliksel bir değisiklik içermesi ve bu nedenle – ve yalnızca bu nedenle – yeni bir durum yaratmasıdır.

Dolayısıyla sosyo-ekonomik olarak savaş, kapitalizmin emperyalist gelişiminde yalnızca bir aşamadır. Dolayısıyla, proletaryanın burjuvaziye karşı sınıf mücadelesinde de zorunlu olarak sadece bir aşamadır. Leninist emperyalizm teorisi önemlidir, çünkü dünya savaşı ile bir bütün olarak tarihsel gelişme arasındaki bu ilişkiyi teorik tutarlılıkla tek başına Lenin kurmuş ve savaşın ortaya çıkardığı somut sorunlar temelinde açıkça kanıtlamıştır. Ancak tarihsel materyalizm proleter sınıf mücadelesinin teorisi olduğu için, emperyalizm teorisi aynı zamanda emperyalizm çağında işçi sınıfı hareketi içindeki farklı akımların teorisi haline gelmemiş olsaydı, bu ilişkinin kurulması eksik kalırdı. Mesele sadece savaşın yarattığı yeni dünya durumunda proletaryanın çıkarına olan eylemin ne olduğunu açıkça görmek değil, aynı zamanda emperyalizme ve savaşına karşı diğer ‘proleter’ tutumların temelini teorik olarak ortaya koymaktı – proletarya içindeki hangi toplumsal değişimler bu teorilerin siyasi akımlar haline gelmesi için yeterli takipçiyi sağladı.

Her şeyden önce bu farklı akımların var olduğunu göstermek; Sosyal Demokratların savaşa karşı tutumunun bir anlık sapkınlığın ya da korkaklığın sonucu değil, yakın geçmişlerinin zorunlu bir sonucu olduğunu göstermek; işçi hareketinin tarihi bağlamında anlaşılması gerektiğini ve Sosyal Demokrat Parti içindeki önceki ‘görüş ayrılıklarıyla’ (Revizyonizm, vb.) ilişkili olduğunu göstermek gerekiyordu. Ancak bu fikrin Marksist metodolojiye doğal olarak gelmesi gerekirken (bkz. Komünist Manifesto’da çağdaş akımların ele alınışı), hareketin devrimci kanadına bile ancak güçlükle nüfuz edebildi. Rosa Luxemburg-Franz Mehring Enternasyonali grupları bile bunu etraflıca düşünüp tutarlı bir şekilde uygulamaktan acizdi. Bununla birlikte, oportünizmi ve onun savaşa karşı tutumunu, işçi hareketi içinde tarihsel olarak tanınabilir bir akım olarak yorumlamayan ve bugünkü varlığını geçmişinin organik olarak gelişmiş meyvesi olarak görmeyen herhangi bir kınamanın, ne gerçekten ilkeli bir Marksist tartışma düzeyine ulaştığı ne de kınamadan, eylem zamanı geldiğinde gerekli olan pratik-somut, taktik-örgütsel sonuçları çıkardığı açıktır.

Lenin için ve yine yalnızca Lenin için, dünya savaşının başlangıcından itibaren Scheidemann, Plehanov ya da Vandervelde’nin savaşa karşı tutumunun yalnızca Revizyonizmin ilkelerinin yeni duruma tutarlı bir şekilde uygulanması olduğu açıktı.

Revizyonizmin özünü kısaca ne olusturmaktadır? Birincisi, tarihsel materyalizmin ‘tek taraflılığının’, yani tüm toplumsal-tarihsel olguların yalnızca proletaryanın sınıfsal bakış açısından yorumlanmasının üstesinden gelmeye çalışmasıdır. Revizyonizm ‘bir bütün olarak toplumun’ çıkarlarını kendi durus noktası olarak alır. Ancak böyle bir kolektif çıkar somut bir varlığa sahip olmadığı için – çünkü böyle bir çıkar olarak görünebilen şey, bu teorilerin siyasi akımlar haline gelmeleri için yeterli olan geçici bir sonucudur.

Her şeyden önce bu farklı akımların var olduğunu göstermek; Sosyal Demokratların savaşa karşı tutumunun bir anlık sapkınlığın ya da korkaklığın sonucu değil, yakın geçmişlerinin zorunlu bir sonucu olduğunu göstermek; işçi hareketinin tarihi bağlamında anlaşılması gerektiğini ve Sosyal Demokrat Parti içindeki önceki ‘görüş ayrılıklarıyla’ (Revizyonizm, vb.) ilişkili olduğunu göstermek gerekiyordu. Ancak bu fikrin Marksist metodolojiye doğal olarak gelmesi gerekirken (Komünist Manifesto’da çağdaş akımların ele alınışına bakınız), hareketin devrimci kanadına bile ancak güçlükle nüfuz edebildi. Rosa Luxemburg-Franz Mehring Enternasyonali grubu bile bunu etraflıca düşünüp tutarlı bir şekilde uygulamaktan acizdi. Bununla birlikte, oportünizmi ve onun savaşa karşı tutumunu, işçi hareketi içinde tarihsel olarak tanınabilir bir akım olarak yorumlamayan ve bugünkü varlığını geçmişinin organik olarak gelişmiş meyvesi olarak görmeyen herhangi bir kınamanın, ne gerçekten ilkeli bir Marksist tartışma düzeyine ulaştığı ne de kınamadan, eylem zamanı geldiğinde gerekli olan pratik-somut, taktik-örgütsel sonuçları çıkardığı açıktır.

Lenin için ve yine yalnızca Lenin için, dünya savaşının başlangıcından itibaren Scheidemann, Plehanov ya da Vandervelde’nin savaşa karşı tutumunun yalnızca Revizyonizmin ilkelerinin yeni duruma tutarlı bir şekilde uygulanması olduğu açıktı.

Revizyonizmin özünü kısaca ne olusturmaktadır? Birincisi, tarihsel materyalizmin ‘tek taraflılığının’, yani tüm toplumsal-tarihsel olguların yalnızca proletaryanın sınıfsal bakış açısından yorumlanmasının üstesinden gelmeye çalışmasıdır. Revizyonizm ‘bir bütün olarak toplumun’ çıkarlarını kendi durus noktası olarak alır. Ancak böyle bir kolektif çıkar somut bir varlığa sahip olmadığı için – çünkü böyle bir çıkar olarak görünebilecek olan sey, yalnızca karsılıklı mücadele içindeki farklı sınıf güçlerinin etkilesiminin geçici bir sonucudur – Revizyonist, tarihsel sürecin sürekli değisen bir ürününü sabit bir teorik baslangıç noktası olarak alır. Böylece teorik olarak da her seyi ters yüz eder. Pratikte her zaman esasen bir uzlasma figürüdür: bu teorik baslangıç noktası nedeniyle zorunlu olarak böyledir. Revizyonizm her zaman eklektiktir. Teorik düzeyde bile sınıf farklılıklarını bulanıklaştırmaya ve köreltmeye ve sınıfların birliğini – sadece kendi kafasında var olan baş aşağı bir birlik – olayları değerlendirmek için bir kriter haline getirmeye çalışır

Revizyonist böylece ikinci olarak diyalektiği mahkum eder. Çünkü diyalektik, toplumun gelisiminin gerçekte çeliskili olduğu ve bu çeliskilerin (sınıf çeliskileri, ekonomik varoluslarının antagonistik karakteri, vb.) tüm olayların temeli ve çekirdeği olduğu gerçeğinin kavramsal ifadesinden baska bir sey değildir; çünkü toplum sınıfsal bölünmeler üzerine insa edildiği sürece, onun “birliği” fikri yalnızca soyut olabilir – bu çeliskilerin etkilesiminin sürekli geçici bir sonucu. Ancak bir yöntem olarak diyalektik, toplumun bir çelişkiler süreciyle, bir çelişkiden diğerine dönüşüm halinde, yani devrimci bir tarzda geliştiği gerçeğinin teorik formülasyonundan ibaret olduğu için, bunun teorik olarak reddedilmesi zorunlu olarak tüm devrimci bakış açısından temel bir kopuş anlamına gelir.

Revizyonistler, üçüncü olarak, çeliskili ve dolayısıyla sürekli yaratıcı hareketiyle diyalektiğin gerçek varlığını tanımayı reddettikleri için, düsünceleri her zaman tarihsel, somut ve yaratıcı boyutlardan yoksundur. Onların gerçekliği, sürekli olarak – farklı özelliklerine göre – aynı fenomenleri üreten, insanlığın doğa yasalarına olduğu gibi ölümcül bir şekilde tabi olduğu şematik ve mekanik ‘ebedi, sabit yasalara’ tabidir. Dolayısıyla Revizyonistler için, proletaryanın kaderinin ne olacağını bilmek için bu yasaları bir kez ve herkes için bilmek yeterlidir. Bu yasaların kapsamadığı yeni durumların ya da sonucu proletaryanın iradesine bağlı olan durumların olabileceğini varsaymanın bilim dışı olduğunu düşünürler. (Büyük adamlara ya da etiğe yapılan aşırı vurgu, bu tutumun kaçınılmaz tersidir).

Ancak dördüncü olarak, bu yasalar kapitalist gelisimin yasaları olarak görülür ve Revizyonistlerin bunların tarih üstü, zamansız geçerliliğine yaptıkları vurgu, burjuvazi kadar toplumu da özünde değistirilemez bir gerçeklik olarak gördükleri anlamına gelir. Artık burjuva toplumunu tarihsel olarak yaratılms ve dolayısıyla tarihsel çöküse mahkum olarak görmemektedirler. Bilgiyi de bu gerileme dönemini tanımanın ve hızlandırmak için çalışmanın bir aracı olarak değil, en iyi ihtimalle burjuva toplumu içinde proletaryanın durumunu iyileştirmenin bir aracı olarak görmektedirler. Revizyonizm için, burjuva toplumunun ufuklarının ötesine pratik bir şekilde işaret eden tüm düşünceler hayali ve Ütopiktir.

Revizyonizm bu nedenle – beşinci olarak – reelpolitiğe bağlıdır. Belirli grupların anlık çıkarlarını temsil etmek için, tutarlı temsili tam da Ütopik dediği şey olan bir bütün olarak sınıfın gerçek çıkarlarını her zaman feda eder.

Yalnızca bu birkaç açıklama bile Revizyonizmin işçi hareketi içinde gerçek bir akım haline gelebildiğini, çünkü kapitalizmin yeni gelişiminin işçiler arasındaki belirli grupların bundan ekonomik avantajlar elde etmesini geçici olarak mümkün kıldığını ve işçi sınıfı partilerinin örgütsel yapısının bu gruplara ve onların entelektüel temsilcilerine proletaryanın içgüdüsel olarak devrimci olsa da kafası karışık geniş kitlesinden daha fazla etki sağladığını açıkça ortaya koymaya yeterlidir.

Tüm oportünist akımların ortak özelliği, olaylara asla proletaryanın sınıfsal bakış açısından bakmamaları ve bu nedenle tarih dışı, diyalektik olmayan ve eklektik bir reelpolitiğin kurbanı olmalarıdır. Savaşa ilişkin farklı yorumlarını birleştiren ve bunların istisnasız olarak önceki oportünizmlerinin kaçınılmaz sonucu olduğunu ortaya koyan şey budur. Sağın ‘kendi’ ülkesinin emperyalist güçlerine sunduğu koşulsuz destek, başlangıçta ne kadar nitelikli olursa olsun, burjuvaziyi tarihin gelecekteki gelişiminde öncü sınıf olarak gören ve proletaryaya onun ‘ilerici rolünü’ destekleme görevini veren görüşten organik olarak gelişir. Ve eğer Kautsky Enternasyonal’i bir barış aracı ve dolayısıyla savaş için uygunsuz olarak tanımlıyorsa, Birinci Rus Devrimi’nden sonra şöyle yakınan Menşevik Çeravanin’den ne farkı var: ‘Devrimci amaçlar gerçekleşmeye bu kadar yakınken, devrimci eylemin ortasında mantıklı Menşevik taktiklere yer bulmak gerçekten zor mu?

Oportünizm, burjuvazinin hangi katmanlarıyla birleşmeye çalıştığına ve proletaryayı kimin desteğine almaya çalıştığına göre farklılık gösterir. Sağ için bu, ağır sanayi ve finans kapital ile olabilir. Bu durumda emperyalizm kayıtsız şartsız gerekli olarak kabul edilecektir. Proletaryanın kendi çıkarlarının gerçekleşmesini aslında emperyalist savaşta, ihtişamda, ‘kendi’ ulusunun zaferinde bulması beklenir. Ya da emperyalizmle işbirliği yapmak zorunda kalmalarına rağmen ikincil öneme sahip bir konuma itildiklerini hisseden burjuvalarla birlik aranabilir; pratikte zorunlu olarak onun destekçileri olsalar da, onun baskısından şikayet ederler ve olayların farklı bir yöne gitmesini ‘dilerler’ ve bu nedenle barış, serbest ticaret ve mümkün olan en kısa sürede ‘normal’ koşullara dönüş özlemi duyarlar. Bu tür unsurlar doğal olarak hiçbir zaman emperyalizmin aktif muhalifleri olarak ortaya çıkacak bir konumda değildirler; aslında sadece ganimetten pay almak için başarısız bir kampanya yürütürler (hafif sanayinin ve küçük burjuvazinin bazı kesimleri bu kategoriye girer). Onlar için emperyalizm bir ‘kaza’dır. Pasifist bir çözüm için çalışmaya ve çelişkilerini köreltmeye çalışırlar. Sosyal Demokrat Parti merkezinin bu tabakanın yandaşları haline getirmek istediği proletaryanın da savaşa karşı aktif olarak mücadele etmemesi (bunu yapmamak pratikte savaşın bir parçası olmak anlamına gelse de), sadece ‘adil’ bir barışın gerekliliğini vaaz etmesi vb. beklenmektedir.

Enternasyonal, tüm dünya proletaryasının ortak çıkarlarının örgütsel ifadesidir. İşçilerin burjuvazinin hizmetindeki işçilerle savaşabileceği teoride kabul edildiği anda, Enternasyonal pratikte var olmaktan çıkar. Rakip emperyalist güçler uğruna işçinin işçiye karşı verdiği bu kanlı mücadelenin, Enternasyonal içindeki belirleyici kesimlerin geçmişteki tutumlarının kaçınılmaz bir sonucu olduğu artık gizlenemediği anda, Enternasyonal’in yeniden inşasından, doğru yola geri getirilmesinden ya da restorasyonundan söz edilemez. Oportünizmin Enternasyonal içerisinde bir akım olarak tanınması, oportünizmin proletaryanın kendi kampı içerisindeki sınıf düşmanı olduğu anlamına gelmektedir. Bu nedenle oportünistlerin işçi hareketinden uzaklaştırılması, burjuvaziye karşı mücadelenin başarılı bir şekilde başlatılmasının ilk ve temel ön koşuludur. Bu nedenle, proleter devrimin hazırlanması için işçileri entelektüel ve örgütsel olarak bu yıkıcı etkiden kurtarmak büyük önem taşımaktadır. Ve bu mücadele tam da sınıfın bir bütün olarak dünya burjuvazisine karşı mücadelesi olduğu için, oportünizme karşı mücadele kaçınılmaz olarak yeni bir proleter-devrimci Enternasyonal’in yaratılmasıyla sonuçlanır.

Eski Enternasyonal’in oportünizm bataklığına düşmesi, devrimci karakteri yüzeyde görünmeyen bir dönemin sonucudur. Eski Enternasyonal’in çöküşü ve yeni bir Enternasyonal’e duyulan ihtiyaç, bir iç savaş döneminin başlamasının artık kaçınılmaz olduğunun işaretleridir. Bu hiçbir şekilde bundan sonraki her günün barikatlarda savaşarak geçirilmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Ancak bu, bu zorunluluğun her an, her gün ortaya çıkabileceği; tarihin iç savaşı gündemine aldığı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, bırakın bir Enternasyonal’i, bir proletarya partisi bile ancak bu gerekliliği açıkça kabul ettiği ve proletaryayı entelektüel ve maddi, teorik ve örgütsel olarak buna hazırlamaya kararlı olduğu takdirde ayakta kalabilir.

Bu hazırlık, zamanın karakterinin anlaşılmasıyla başlamalıdır. İşçi sınıfı ancak dünya savaşını emperyalist gelişmenin mantıksal sonucu olarak gördüğünde, iç savaşın emperyalizmin hizmetinde kendi yıkımına karşı mümkün olan tek direniş olduğunu açıkça gördüğünde, bu direnişin maddi ve örgütsel hazırlığı başlayabilir. Ancak bu direniş etkili olduğunda, tüm ezilenlerin boğuk kıpırtıları kendi kurtuluşu için mücadelede proletaryayla birleşecektir. Bu nedenle proletarya her şeyden önce kendi doğru sınıf bilincine somut olarak sahip olmalıdır ki böylece gerçek kurtuluş mücadelesinin -gerçek dünya devriminin- önderi olabilsin. Teorik netlik ve militan güçle bu mücadeleden doğan ve bu mücadele için büyüyen Enternasyonal, işçi sınıfının gerçekten devrimci unsurlarının birliğidir. Aynı zamanda tüm dünyada ezilen halkların kurtuluş mücadelesinin organı ve odağıdır. Bolşevik Parti – Lenin’in parti kavramı – dünya ölçeğinde bir partidir. Nasıl ki dünya savaşı gerileyen kapitalizmin güçlerini ve devasa evrensel yıkımın makrokozmosunda bunlara karşı koymanın olanaklarını ortaya koyduysa, Lenin de Rus Devrimi’nin olanaklarını yeni doğmakta olan Rus kapitalizminin mikrokozmosunda açıkça görmüştür.

About Mustafa Aydın

Check Also

ÇİN NEDEN KAZANIYOR?(2)- Çeviri

Sorun teknoloji ya da ekonomi değil, insan hakları 2 Çin’in Siyasi Sistemi Her şeyden önce, …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com