Üretimin toplumsal örgütlenme tarzının değişmesi

Üretimin toplumsal örgütlenme tarzının değişmesi ve bunun bağımlı sınıfların sosyal ve ekonomik konumu üzerindeki etkileri:

Toplumsal alana dönük müdahaleler, sermayenin toplum üzerinde topyekun, aşılamaz, hatta karşı konulamaz bir sosyal kontrol ve hakimiyet kurmasını sağlayacak kurumsal düzenlemeleri ve uygulamaları içermektedir. Bunlar eliyle bugün istenen bir toplumsal yaşam biçiminin büyük ölçüde gerçekleşmiş bulunduğunu söylemek yanlış olmaz. Sermaye açısından günümüzün geçerli toplum modeli, artık Risk Toplumu’dur. Herkesin kendi riskinden sorumlu olduğu bu toplumsal model içinde toplumsal sorumluluk, kamusal yarar, ortak çıkar ve fırsat eşitliği gibi düşüncelere veya değerlere yer yoktur; bunlar yerine rekabet ve bencillik düşüncesi, nimet-külfet ilkesi ve haşin bir bireycilik kültü geçerlidir. Daha önce kamunun sorumluluğunda olan işlerin veya hizmetlerin, bundan böyle kişilerin, cemaatlerin, hayır kurumlarının, NGO’ların görevi haline gelmesi istenmekte, böylece toplumsal yaşamın tamamen piyasa koşullarına tabi kılınması amaçlanmaktadır.

Bu konuda en büyük rol, hiç kuşkusuz, sosyal devlet anlayışına ve Keynesci Refah

Devleti’nin korporatist ve bürokratik yapısına karşı olan serbest pazar ekonomisinin kurum ve enstrümanlarına düşmüştür. Nitekim neo liberal program›n uygulandığı, özelleştirmelerin, liberalizasyonun ve deregulasyonun hız kazandığı yerlerde sosyal devletin kurumsal çatısı büyük ölçüde çökerken, Keynesci Refah Devleti politikaları terkedilmeye başlanmıştır. Böylece toplumun, özellikle de emeğin örgütsüzleşmesinin önündeki en büyük engelden kurtulunmuştur.

Bu arada neo liberal politikaların uygulandığı yerlerde ekonomik çöküşü toplumsal parçalanmalar ve kutuplaşmalar ile bunlardan doğan çatışmalar izlemiştir. Bugün kapitalist dünyanın, ister gelişmiş ister azgelişmiş olsun, hemen her ülkesinde parçalanmış, farklılaşmış, çok katlı bir hiyerarşik toplumsal yapı egemendir. Bu olumsuz gelişme, işçi sınıfının sosyal dokusu için de geçerlidir; orada da parçalanma, çoklu katmanlaşma ve kutuplaşma gözlenmektedir. Örneğin en üstte düzenli bir işi, iş güvencesi ile sosyal güvenliği olan ve belli bir tüketim kapasitesine sahip olan küçük bir kesim; ortada zaman zaman iş bulabilen, buna karşılık herhangi bir iş güvencesi ve sosyal güvencesi olmayan bir kesim; altta ise hiç işi olmayan, hatta iş umudu dahi bulunmayan, her bakımdan dışlanmış, güvencesiz ve çaresiz geniş bir kesim mevcuttur.

Toplumsal dokunun parçalanmasında, serbest pazar ekonomisi koşulları kadar çalışanların sosyal bağlarının ve dayanışmacı ilişkilerin zayıflamasında etkisi olmuştur. Bunun nedenlerinin başında çalışma yaşamının kurumsal ve normatif yapısında gerçekleştirilen değişiklikler gelir. Bugün dünyanın pek çok yerinde sendikal örgütlenmeye ve toplu pazarlığa dayananan formel, merkezi ve makrokorporatist yapıların yerini kişiselleşmiş ve keyfileşmiş ilişki biçimlerine dayanan mikrokorporatist yapılar almış bulunmaktadır. Bugün yalnız sendikal örgütlülük zayıflamakla kalmamakta, aynı zamanda sendikal yapılarda da ciddi bir deformasyon yaşanmaktadır. Örneğin işkolu sendikacılığının yerini giderek işyeri ve ücret sendikacılığı almakta, ayrıca sendikalar, militan sendikacılık anlayışını terkederek, işbirlikçi ve savunmacı politikalara teslim olmaya zorlanmaktadır. Sendikal yapıdaki bu olumsuz gelişmeler, sermayenin emek üzerindeki yalnız ekonomik değil, aynı zamanda sosyal ve politik kontrolünü de artırdığı için, çok önemlidir.

(3) Yeni bir siyasal-ideolojik üstyapının oluşması ve bunun işçi sınıfının düşünce ve değerler sistemi üzerindeki etkileri:

Kapitalist toplumsal formasyonla ilgili değişiklikler, ekonomik ve politik yaşamla sınırlı kalmamıştır. Başta devlet aygıtı ve yönetim biçimi olmak üzere burjuva üstyapıda da köklü dönüşümler gerçekleşmiştir. Bu çerçevede özgürlük ve demokrasi anlayışı yeniden tanımlanırken, devletin kurumsal yapısında da kapsamlı reformlar yapılmıştır. Keynesci Refah Devleti yerine Zorunlu Çalışma Devleti, temsili demokrasi yerine müzakereci demokrasi gibi örnekler bunlardan bazılarıdır. Bir kere gerek Keynesci Refah Devletinin bürokratik yapısı gerekse parlamenter demokrasinin kurumları, serbest pazar›şu n gerçekleriyle uyumlu görülmemektedir (‘Refah Devleti’nin krizi’, ‘temsili demokrasinin krizi’ ile ilgili tartışmaların, bu bağlamda değelendirilmesinde yarar vardır).

Üstyapıdaki yeniden yapılanmanın rasyonalitesi, ekonomideki ve toplumsal yapıdakilerinkiyle aynıdır: Serbest pazarın işleyişine engel olacak siyasal ve yasal hakları, bunlarla ilgili kurumsal düzenlemeleri geçersiz kılmak, gayri meşru ilan etmek, dahası İşçi Sınıfının Yapısı ve Mücadele Pratiklerini Belirleyen Nesnel Koşullar karşı, bunlar yerine serbest pazarla uyumlu bir siyasal anlayışı ve özgürlük düşüncesini geçirmek. (‘Pazar demokrasisi’ ve ‘Pazar özgürlüğü’ hedefi). Bu müdahalenin hem siyasal gerekçeleri hem de moral ve ideolojik dayanakları, zaten yeni sağ düşüncede mevcuttur.

Tutarlı bir devlet kuramına veya geçerli bir devlet modeline sahip bulunmamakla birlikte, yeni sağ düşünürler, devlet yapısı ve yönetimle ilgili son derece radikal görüşler ortaya atarlar. Bu görüşlerin siyasal özgürlükler konusuna yaklaşımı son derece tutucu ve anti demokratik olup, gerçekte serbest pazarın gerekleriyle tamamen uyumludur. Örneğin en iyi ifadesini Hayek’de bulan yeni sağ siyaset anlayışına göre, bölüşüm sorununu gündeme getireceğinden, ‘pazarın yönetimi demosa bırakılmamalıdır’ (yani ‘demosuz demokrasi’ önerilmektedir). Yeni sağın siyasal felsefesine göre, serbest pazara işlerlik sağlayacak bir siyasal ve idari yapı, hem ekonomik gelişmenin hem de siyasal özgürlüklerin garantisidir. Bu bağlamda bir yandan ‘güçlü devlet zayıf hükümet’ yerine ‘güçlü hükümet minimal devlet’ anlayışı öne sürülmekte (bu amaçla yerinden yönetim, yönetişim gibi kurumlar önerilmekte) öte yandan yapısal reformlardan (kamu yönetimi reformu gibi) ve yeni katılım biçimlerinden (aşağıdan yukarıya katılım, müzakere gibi) söz edilmektedir.

Önerilen, hatta kısmen yaşama geçirilen ‘otoriter’ yöntemlerin amacı bellidir: Yığınsallıktan arındırılmış bir siyasal sistem oluşturmak ve bu sayede bağımlı sınıfları kolayca kontrol ve manüple etmek. Nitekim sınıfsal kimlikler yerine öteki toplumsal kimlikleri (etnik, cinsel, dinsel ve kültürel) referans alan ve sınıftan kaçışı teşvik eden stratejiler, günümüzün en revaçta politikalarıdır (kimlik politikaları, sivil toplumculuk, yeni toplumsal hareketler, müzakereci demokrasi, insan hakları mücadelesi, mikro milliyetçilik gibi).

İdeolojik ve kültürel alanda da siyasal üstyapıdaki dönüşüme benzer gelişmeler gözlenmektedir. Örneğin toplumsal eşitsizlikleri ve sosyal Darwinizmi meşrulaştıran yeni bir moral ve kültürel atmosferin varlığı göze çarpar. Belli bir toplum anlayışını ve toplumsallık düşüncesini tamamen yadsıyan, olumsuzlayan yeni moda akımların, söz konusu atmosferin oluşmasına katkısı büyüktür. Özellikle postmodernist, yeni sağ ve yeni muhafazakar düşünürler, bu gelişmeye en fazla lojistik destek sağlayanlardır. Onların ortak çıkarlar ekseninde bir arada yaşayan, örgütlü, türdeş modern topluma yönelttikleri temel alınarak, yalnız sosyalizm düşüncesi değil, kolektivizmin her türü ‘toplum mühendisliği’ olarak nitelenip, aşağılanmıştır. Buna karşılık bireysellik, farklılık ve çoğulculuk kültü alabildiğince yüceltilmiştir. İnsanı, toplumsal varoluş koşulları ve biçimlerinden soyutlayarak ele alan, toplumsal varlıkla ilgili her türlü felsefi ve sosyolojik anlayışı a priori reddeden, bu yüzden de gerçekte insana ve onun geleceğine dair herhangi bir sözü bulunmayan bu tür görüşler, ne yazık ki yeni bir uygarlık ideali olarak pazarlanabilmektedir.

Tülin Öngen

About Ferruh Erkem

Check Also

DEMOKRASİ, ANAYASA VE TOPLUM SÖZLEŞMESİ

Dr. Alişan Özdemir “17. Yüzyıldan bu yana dek modern Avrupa’nın siyasal alanı, kısmen toplumsal sözleşme, …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com