Lenin: Düşüncesinin Bütünlüğü Üzerine Bir Çalışma. Georg Lukacs 1924

Georg Lukacs 1924

6. Devrimci Reelpolitik

Proletarya devlet iktidarını ele geçirir ve devrimci diktatörlüğünü kurar: -sosyalizmin gerçekleştirilmesi artık pratik bir görevdir- proletaryanın en az hazırlıklı olduğu bir sorundur. Günün bütün sorunlarını, tarihsel sürecin bütünüyle iliskisiz ve sınıf mücadelesinin nihai sorunlarına gönderme yapmaksızın, yalnızca bu sekilde ele alan ve böylece burjuva toplumunun ufkunun ötesine hiçbir zaman gerçekçi ve somut olarak isaret etmeyen Sosyal Demokratların reelpolitiği, sosyalizme isçilerin gözünde bir kez daha Ütopik bir karakter kazandırdı. Nihai amacın hareketten ayrılması, yalnızca gündelik sorunların -hareketin sorunlarının- değerlendirilmesini çarpıtmakla kalmaz, aynı zamanda nihai amacın kendisini de Ütopik hale getirir. Ütopyacılığa bu geri dönüs kendini çok farklı biçimlerde ifade eder. Her seyden önce Ütopyacı, sosyalizmi bir olus süreci olarak değil, bir “olma” durumu olarak kavrar. Sosyalizmin sorunları gündeme getirildiği ölçüde, bunlar yalnızca gelecekteki ekonomik, kültürel ve diğer sorunlar olarak ve sosyalizm halihazırda pratik gerçeklesme asamasına girdiğinde bunlara yönelik olası teknik veya diğer çözümler açısından incelenir. Bunun ilk etapta toplumsal olarak nasıl mümkün hale geldiği, nasıl başarıldığı veya oluşturulduğu ya da proletaryanın sosyalizmi gerçekleştirme görevini üstlendiği tarihsel anda hangi sınıf ilişkileri ve ekonomik biçimlerle yüzleşmesi gerektiği sorulmamaktadır. (Benzer sekilde Fourier de kendi zamanında, nasıl kurulacaklarını somut olarak gösteremeden falansterlerin örgütlenmesinin ayrıntılı bir analizini yapmıstı). Oportünist eklektizm, diyalektiğin sosyalist düşünceden çıkarılması, sosyalizmin kendisini sınıf mücadelesinin tarihsel sürecinden koparır. Bundan etkilenenler, sonuç olarak, hem sosyalizmin gerçekleşmesinin önkoşullarını hem de bu gerçekleşme sorununu çarpıtılmış bir perspektiften görmek zorunda kalırlar. Bu temel hata o kadar derine iner ki, sadece sosyalizmin kendileri için her zaman uzak bir nihai hedef olarak kaldığı oportünistleri etkilemekle kalmaz, aynı zamanda dürüst devrimcileri de yoldan çıkarır. İkinci Enternasyonal’deki solun çoğunluğu olan bu sonuncular, devrimci süreci, iktidar için süregiden mücadeleyi, pratik gündelik sorunlar bağlamında yeterince açık bir şekilde gördüler; ancak iktidarın ele geçirilmesinden sonraki proletaryayı – ve bunun sonucunda ortaya çıkan somut sorunları – benzer bir perspektiften görmekten acizdiler. Burada da Ütopyacı oldular.

Lenin’in proletarya diktatörlüğü döneminde sosyalizmin tüm sorunlarını ele aldığı ve burjuva ve küçük burjuva muhaliflerinin bile saygısını kazanması gereken hayranlık verici gerçekçilik, bu nedenle, Marksizmin, tarihsel-diyalektik düşüncenin, bundan böyle güncel hale gelen sosyalizm sorunlarına tutarlı bir şekilde uygulanmasından ibarettir. Lenin’in yazılarında ve konuşmalarında – tesadüfen Marx’ta da olduğu gibi – tamamlanmış bir durum olarak sosyalizm hakkında çok az şey vardır. Bununla birlikte, onun kurulmasına yol açabilecek adımlar hakkında çok daha fazlası vardır. Çünkü tamamlanmıs bir durum olarak sosyalizmin ayrıntılarını somut olarak hayal etmemiz mümkün değildir. Temel yapısına iliskin teorik olarak doğru bilgi ne kadar önemli olursa olsun, bu bilginin önemi her seyden önce ona doğru attığımız adımları değerlendirebileceğimiz ölçütleri olusturmasında yatar. Sosyalizmin somut bilgisi – sosyalizmin kendisi gibi – onun uğruna verilen mücadelenin bir ürünüdür; ancak bu mücadele içinde ve bu mücadele yoluyla kazanılabilir. Sınıf mücadelesinin gündelik sorunlarıyla bu diyalektik etkileşim yolunu izlemeyen tüm sosyalizm bilgisi edinme girişimleri, onun bir meta-fiziğini, bir Ütopya’sını, yalnızca düşünsel ve pratik olmayan bir şey yapar.

Marx gibi Lenin de zaman ve mekanla sınırlı, dar kapsamlı Rus deneyimlerinden asla genelleme yapmadı. Bununla birlikte, bir deha algısıyla, zamanımızın temel sorununu -yaklaşan devrimi- ilk ortaya çıktığı zaman ve yerde hemen fark etti. O andan itibaren hem Rus hem de uluslararası tüm olayları bu perspektiften – devrimin güncelliği perspektifinden – anlamış ve açıklamıştır.

Dolayısıyla sosyalizmin sorunları, proletaryanın devlet iktidarını ele geçirdiği andaki ekonomik yapı ve sınıf ilişkileri sorunlarıdır. Doğrudan doğruya isçi sınıfının diktatörlüğünü kurduğu durumdan kaynaklanırlar ve bu nedenle ancak onun sorunlarıyla iliskili olarak anlasılabilir ve çözülebilirler. Yine aynı nedenle, bu ve bundan önceki tüm durumlarla iliskili olarak, temelde yeni bir nitelik tasırlar. Tüm unsurları geçmişte kök salmış olsa bile, proleter yönetimin sürdürülmesi ve sağlamlaştırılmasıyla olan bağlantıları, ne Marx’ta ne de daha önceki diğer teorilerde var olamayacak ve yalnızca bu esasen yeni durum bağlamında anlaşılıp çözülebilecek yeni sorunlar üretir.

Bağlamına ve temellerine geri dönüldüğünde, Lenin’in reelpolitiği böylece materyalist diyalektiğin ulaştığı en yüksek aşama olduğunu kanıtlar. Bir yandan, verili durumun, ekonomik yapının ve sınıf ilişkilerinin derin ve somut bir analizidir, sadeliği ve ağırbaşlılığıyla tam anlamıyla Marksisttir; diğer yandan, bu durumdan doğan tüm yeni eğilimlerin, herhangi bir teorik önyargı veya Ütopyacı hayal tarafından gölgelenmemiş, berrak bir farkındalığıdır. Materyalist diyalektiğin -kendisi de bir tarih teorisidir- doğasında kök salmış olan bu görünüşte basit niteliklere ulaşmak hiçbir şekilde kolay değildir. Kapitalizm altında alışılagelmiş düşünme biçimleri herkese – özellikle de sistematik çalışmaya meyilli olanlara – her zaman yeniyi tamamen eskinin terimleriyle, bugünü tamamen dünün terimleriyle açıklama eğilimi vermiştir. (Devrimci ütopyacılık, diyalektiğin yardımıyla yeninin eskiden diyalektik evrimini anlamak yerine, kendini kendi çizmeleriyle yukarı çekme, tamamen yeni bir dünyaya bir sıçrayışta inme girişimidir). ‘İşte bu yüzden,’ diyordu Lenin, ‘pek çok insan devlet kapitalizmi terimiyle yanıltılıyor. Bundan kaçınmak için su temel noktayı hatırlamalıyız: Burada kullandığımız biçimiyle devlet kapitalizmi hiçbir teoride ya da kitapta ele alınmamıstır, çünkü bu terimle iliskilendirilen tüm kavramlar kapitalist toplumdaki burjuva egemenliğiyle iliskilendirilmistir. Bizim toplumumuz kapitalizmin raylarını terk etmiş ama henüz yeni raylara geçmemiş bir toplumdur.

Ancak Rus proletaryası iktidarı ele geçirdiğinde sosyalizmin başarılması için hangi gerçek somut ortamı buldu? Birincisi, dünya savaşının bir sonucu olarak çöküş halindeki nispeten gelişmiş bir tekelci kapitalizm, köylülüğün ancak proleter devrimle ittifak halinde feodal kalıntıların zincirlerinden kurtulabileceği geri kalmış bir köylü ülkesi. İkincisi, Rusya’nın dışında, elindeki tüm kaynaklarla yeni işçi ve köylü devletinin üzerine atılmaya hazır, proletaryaya emperyalizmin iç ve diğer rekabetlerini kendi amaçları için kullanma fırsatı sunan emperyalist kapitalizmin sürekli artan çelişkileri tarafından bölünmemiş olsaydı onu askeri ya da ekonomik olarak ezecek kadar güçlü düşman bir kapitalist çevre. (Bu doğal olarak sadece iki temel sorun alanına işaret etmek içindir; bunlar bile bu birkaç sayfada kapsamlı bir şekilde tartışılamaz).

Kapitalizmin yerini alan daha yüksek bir ekonomik biçim olarak sosyalizmin maddi temeli, ancak sanayinin yeniden örgütlenmesi ve daha da gelistirilmesi, isçi sınıfının ihtiyaçlarına göre ayarlanması, giderek daha anlamlı bir varolus yönünde dönüstürülmesi (kent ve kır, entelektüel ve kol emeği arasındaki karsıtlığın ortadan kaldırılması, vb) ile sağlanabilir. Dolayısıyla bu maddi temelin durumu, somut gerçeklesme olanaklarını ve yolunu belirler. Bu bağlamda – daha 1917’de, iktidarın ele geçirilmesinden önce – Lenin ekonomik durumun ve bunun sonucunda ortaya çıkan proleter görevlerin net bir açıklamasını yapmıştır: Tarihin diyalektiği öyledir ki savaş, tekelci kapitalizmin dönüşümünü olağanüstü hızlandırarak insanlığı sosyalizme doğru olağanüstü ilerletmiştir. Emperyalist savaş sosyalist devrimin arifesidir. Ve bu sadece savaşın dehşeti proleter isyana yol açtığı için değil – sosyalizmin ekonomik koşulları olgunlaşmadıkça hiçbir isyan sosyalizmi getiremez – tekelci devlet kapitalizmi sosyalizm için tam bir maddi hazırlık, sosyalizmin eşiği, tarih merdiveninde sosyalizm denen basamakla arasında hiçbir ara basamak bulunmayan bir basamak olduğu içindir.” Sonuç olarak, “sosyalizm sadece tüm halkın çıkarlarına hizmet etmek için yapılmış ve bu ölçüde kapitalist tekel olmaktan çıkmış tekelci devlet kapitalizmidir”. Dahası, 1918’in başında şöyle yazmaktadır: ‘… Mevcut koşullarda, devlet kapitalizmi Sovyet cumhuriyetimizde ileri bir adım anlamına gelecektir. Örneğin, devlet kapitalizmi altı ay sonra burada sağlam bir şekilde yerleşirse, bu muazzam bir başarı ve bir yıl sonra sosyalizmin burada nihai ve geri dönülmez bir şekilde kurulacağının en kesin garantisi olacaktır’.

Bu pasajlar, ‘doktriner Marksistlerin’ komünizmi ‘bir çırpıda’ getirme girişimlerinin başarısızlığa uğramasının ardından Lenin’in uzlaştığı ve ‘zeki bir realist olarak’ orijinal siyasi çizgisinden saptığı şeklindeki yaygın burjuva ve sosyal demokrat mitleri çürütmek için özellikle ayrıntılı olarak alıntılanmıştır. Tarihsel gerçek ise bunun tam tersidir. Sözde ‘Savaş Komünizmi’ – ki Lenin bu konuda şunları söylemiştir: ‘Bu bir derme çatmaydı’ ve ‘Bizi Savaş Komünizmine zorlayan savaş ve yıkımdı. Bu, proletaryanın ekonomik görevlerine karşılık gelen bir politika değildi ve olamazdı’ dediği ‘Savaş Komünizmi’nin kendisi, Lenin’in teorik öngörülerine göre sosyalizmin gelişiminin izlemesi gereken yoldan bir sapmaydı. Elbette iç ve dış iç savaş tarafından belirlenmişti ve bu nedenle kaçınılmazdı, ancak yine de sadece geçici bir durumdu. Ve Lenin’e göre, onun teorik seviyesinde olmayan birçok samimi devrimcinin yaptığı gibi, sosyalizme doğru gerçek bir adım olarak düşünmek bir yana, proletaryanın Savaş Komünizminin bu karakterinden habersiz olması ölümcül olurdu.

Dolayısıyla meselenin özü, ekonominin dıs biçimlerinin kendi içinde ne ölçüde sosyalist bir karakter tasıdığı değil, proletaryanın iktidarı ele geçirdiğinde sahip olduğu ve aynı zamanda kendi toplumsal varlığının temeli olan ekonomik aygıt olan ağır sanayiyi gerçekten ne ölçüde kontrol etmeyi basardığı ve bu kontrolü kendi sınıf amaçlarını ilerletmek için gerçekten ne ölçüde kullanmayı basardığıdır. Bu amaçların bağlamı ve gerçekleştirilmeleri için uygun araçlar ne kadar değişirse değişsin, genel temelleri hala aynı kalır: kararsız ara tabakalara (özellikle köylülere) belirleyici cephede – burjuvaziye karşı cephede – liderlik ederek sınıf mücadelesini sürdürmek. Ve burada asla unutulmamalıdır ki, ilk zaferine rağmen proletarya hala daha zayıf sınıftır ve uzun bir süre daha öyle kalacaktır – devrim dünya ölçeğinde zafere ulaşana kadar. Bu nedenle ekonomik olarak mücadelesi iki ilkeye dayanmalıdır: birincisi, ağır sanayinin savaş ve iç savaş tarafından tahrip edilmesini mümkün olduğunca çabuk ve tamamen durdurmak, çünkü bu maddi temel olmadan proletarya yok olmaya mahkumdur; ikincisi, tüm üretim ve dağıtım sorunlarını köylülüğün maddi ihtiyaçlarını azami ölçüde karşılayacak şekilde düzenlemek, böylece tarım sorununun devrimci çözümüyle proletarya ile kurulan ittifakın sürdürülebilmesini sağlamak. Bu amaçların gerçekleştirilmesi için gerekli araçlar koşullara göre değişir. Ancak bunların aşamalı olarak uygulanması, sosyalizmin ilk önkoşulu olan proletaryanın egemenliğini sürdürmenin tek yoludur.

Burjuvazi ve proletarya arasındaki sınıf mücadelesi bu nedenle iç ekonomik cephede de azalmayan bir yoğunlukla yürütülmektedir. Bu aşamada ortadan kaldırılması ve ‘toplumsallaştırılması’ saf bir ütopyacılık olan küçük ölçekli sanayi, ‘sürekli olarak, gün be gün, saat be saat, temel anlamda ve kitlesel ölçekte kapitalizmi ve burjuvaziyi yaratmaktadır’. Soru, bu ikisinden hangisinin üstünlük kazanacağıdır: bu yeniden ortaya çıkan ve yeniden biriken burjuvazi mi yoksa proletarya tarafından kontrol edilen ağır devlet sanayisi mi? Proletarya, uzun vadede küçük ölçekli sanayiyi, ticareti vb. boğarak köylülerle ittifakının gevşemesi riskini almak istemiyorsa (ki bu zaten pratikte bir yanılsamadır) bu rekabeti göze almalıdır. Buna ek olarak, burjuvazi yabancı sermaye ya da imtiyazlar biçiminde daha fazla rekabet sunmaktadır. Paradoksal olarak, bu gelişme (burjuvazinin niyeti ne olursa olsun) ağır sanayinin ekonomik gücünü güçlendirerek proletaryanın nesnel bir ekonomik yardımcısı haline gelebilir. Böylece ‘küçük ölçekli sanayiye karşı bir ittifak doğar’. Elbette aynı zamanda, imtiyazlı sermayenin proleter devleti giderek kapitalist bir ekonomiye dönüştürme yönündeki normal eğilimine şiddetle karşı çıkılmalıdır (imtiyazlara getirilen kısıtlamalar, ihracat tekeli vb. Ile).

Bu birkaç sözle Lenin’in ekonomi politikasının en ufak bir taslağını bile çizmeye çalışmak mümkün değildir. Bunlar yalnızca Lenin’in siyasi ilkesinin teorik temelinin bir dereceye kadar açıklıkla ortaya çıkmasını sağlayacak örnekler olarak düşünülmüştür. Bu ilke şudur: açık ve gizli düşmanların ve tereddütlü müttefiklerin olduğu bir evrende, proletaryanın egemenliğini her ne pahasına olursa olsun sürdürmek. Aynı şekilde, iktidarın ele geçirilmesinden önceki temel siyasi ilkesi de, gerileyen kapitalizmin iç içe geçmiş toplumsal eğilimleri karmaşasında, proletarya tarafından sömürülerek onu toplumdaki lider -yönetici- sınıfa dönüştürebilecek faktörleri keşfetmekti. Lenin tüm yaşamı boyunca bu ilkeye sarsılmaz ve tavizsiz bir şekilde bağlı kaldı. Aynı şekilde, ‘Marksist diyalektiğin temeli, doğadaki ve tarihteki tüm sınırların aynı anda hem belirlenmiş hem de değişebilir olduğu ve belirli koşullar altında karşıtına dönüşemeyecek tek bir olgu olmadığı’ anlamında, diyalektik bir ilke olarak da buna bağlı kalmıştır. Bu nedenle diyalektik, ‘ilgili toplumsal olguların gelişimleri sırasında kapsamlı bir şekilde incelenmesini ve tüm dışsal ve görünür tezahürlerin temel, motive edici güçlerine – üretim güçlerinin ve sınıf mücadelesinin gelişimine – indirgenmesini’ gerektirir. Lenin’in bir diyalektikçi olarak büyüklüğü, diyalektiğin temel ilkelerini, üretici güçlerin gelişimini ve sınıf mücadelesini her zaman en içteki özlerinde, somut olarak, soyut önyargılar olmadan, ama aynı zamanda yüzeysellikler tarafından fetişist bir şekilde karıştırılmadan açıkça görebilmesinden kaynaklanıyordu. O her zaman tüm olguları nihai temelleriyle, yani somut (diğer bir deyişle sınıf koşullu) insanların gerçek sınıf çıkarlarına uygun somut eylemleriyle ilişkilendirmiştir. Lenin’in ‘zeki iktidar politikacısı’ ve ‘uzlaşma ustası’ efsaneleri ancak bu ilkenin ışığında yıkılarak gerçek Lenin’i, Marksist diyalektiği tutarlı bir şekilde geliştiren teorisyeni ortaya çıkarır.

Her şeyden önce, uzlaşma kavramını tanımlarken, bunun bir beceri, zeka, kurnazca bir sahtekarlık meselesi olduğu yönündeki her türlü öneri reddedilmelidir. Lenin, “Siyasetin küçük hilelerden, bazen de aldatmacadan ibaret olduğunu düşünenleri kararlılıkla reddetmeliyiz. Sınıflar aldatılamaz. “* Bu nedenle Lenin için uzlaşma, belirli koşullar altında ve belirli bir dönem için proletaryanın çıkarlarıyla belirli alanlarda paralellik gösteren sınıfların (ve muhtemelen ulusların – örneğin ezilen bir halk söz konusu olduğunda) gerçek gelişim eğilimlerinin her ikisinin de yararına olacak şekilde kullanılması anlamına gelir.

Doğal olarak uzlaşmalar, işçi sınıfının belirleyici düşmanı olan burjuvaziye karşı sınıf mücadelesinin bir biçimi de olabilir (Sovyet Rusya’nın emperyalist ülkelerle ilişkilerini düşünmek yeterlidir). Oportünist teorisyenler de kısmen Lenin’i ‘dogmatik olmayan bir iktidar politikacısı’ olarak yüceltmek ya da küçümsemek için, kısmen de bu yolla kendi uzlaşmalarına bir kamuflaj bulmak için uzlaşmanın bu özel biçimine sarılırlar. İlk argümanın zayıflıklarına daha önce işaret etmiştik. Ikincisini değerlendirmek için – her diyalektik sorunda olduğu gibi – uzlasmanın toplam somut ortamı dikkate alınmalıdır. Şimdi Lenin’in uzlaşma türü ile oportünist uzlaşmanın taban tabana zıt varsayımlara dayandığı hemen anlaşılıyor. İster bilinçli ister bilinçsiz olsun, sosyal demokrat taktikler gerçek devrimin henüz çok uzakta olduğu, toplumsal devrimin nesnel önkoşullarının henüz mevcut olmadığı, proletaryanın devrim için henüz ideolojik olarak yeterince olgunlaşmadığı, parti ve sendikaların hala çok zayıf olduğu ve bu nedenlerle proletaryanın burjuvaziyle uzlaşmak zorunda olduğu inancına dayanır. Başka bir deyişle, toplumsal devrimin öznel ve nesnel önkoşulları ne kadar çok mevcutsa, proletarya sınıfsal amaçlarını o kadar ‘saf’ bir şekilde yerine getirebilecektir. Dolayısıyla pratik uzlaşmanın tersi genellikle büyük radikalizmdir – ‘nihai hedef’ ile ilgili olarak ilkenin mutlak ‘saflığı’. (Bu bağlamda sadece sınıf mücadelesi kavramına hala bir dereceye kadar inanan Sosyal Demokratların teorilerini dikkate alabileceğimizi söylemeye gerek yok. Bunu yapmayanlar için mısır vaatleri açıkça artık uzlaşma değil, tüm toplumun iyiliği için çeşitli meslek katmanlarının doğal işbirliğidir).

Öte yandan Lenin için uzlasma, devrimin gerçekliğinin doğrudan ve mantıksal bir sonucudur. Eğer bu gerçeklik tüm çağın temel karakterini tanımlıyorsa, eğer devrim herhangi bir anda -ister tek bir ülkede ister dünya ölçeğinde- patlak verebiliyorsa ve bu an hiçbir zaman tam olarak belirlenemiyorsa; Eğer tüm çağın devrimci karakteri, burjuva toplumunun sürekli artan çürümesinde açığa çıkıyorsa, bu da çok çeşitli eğilimlerin sürekli olarak birbirinin içine geçmesi ve çaprazlanmasıyla sonuçlanıyorsa, o zaman proletarya devrimini kendi seçtiği ‘elverişli’ koşullar altında başlatamaz ve tamamlayamaz ve her zaman – geçici de olsa – devrimi ilerleten ya da en azından düşmanlarını zayıflatabilen tüm eğilimlerden yararlanmak zorundadır. Daha önce Lenin’den, iktidarın ele geçirilmesinden önce bile sosyalizmin gerçekleştirilebileceği hız konusunda ne kadar az yanılsamaya sahip olduğunu gösteren bazı pasajlar aktarmıştık. ‘Uzlaşmalar’ döneminden sonra yazdığı son makalelerinden birinden alınan aşağıdaki pasaj, Lenin için bu öngörünün asla devrimci eylemin ertelenmesi anlamına gelmediğini açıkça göstermektedir: ‘Napolyon şöyle yazmıştı: “On s’ engage et puis . . on voit” Serbestçe okunduğunda bu şu anlama gelir: “Önce ciddi bir savaşa girin ve sonra ne olacağını görün.” Evet, biz önce Ekim 1917’de ciddi bir savaşa girdik ve ardından Brest Barışı, Yeni Ekonomik Politika ve benzeri gelişmelerin detaylarını (dünya tarihi açısından bunlar kesinlikle detaylardı) gördük.

Dolayısıyla Leninist uzlasma teorisi ve taktiği, insanların kendi tarihlerini yapmalarına rağmen, bunu kendi seçtikleri kosullarda yapamayacaklarına dair Marksist -diyalektik- tarihsel kabulün nesnel ve mantıksal bir sonucudur. Bu, tarihin her zaman yeni kosullar yarattığı; bu nedenle tarihte farklı eğilimlerin kesiĢtiği anların asla aynı biçimde tekrarlanmadığı; bugün devrim için elverisli olarak değerlendirilebilecek eğilimlerin yarın devrim için ölümcül bir tehlike olabileceği ve bunun tersinin de geçerli olduğu bilgisinden kaynaklanır. Bu nedenle, 1 Eylül 1917’de Lenin Menşeviklere ve Sosyal Devrimcilere, eski Bolşevik sloganı olan ‘Tüm İktidar Sovyetlere’ temelinde bir uzlaşma, ortak bir eylem önermek istedi. Ancak daha 17 Eylül’de şöyle yazar: ‘. . Belki de bir uzlaşma önermek için artık çok geçtir. Belki de barışçıl bir gelişmenin hala mümkün olduğu birkaç gün de geçti. Evet, görünüşe bakılırsa çoktan geçti bile. Bu teorinin Brest-Litovsk’a, ekonomik tavizlere uygulanması apaçık ortadadır.

Leninist uzlaşma teorisinin tamamının, devrimin gerçekliğine ilişkin temel kavramında ne ölçüde temellendiği, muhtemelen kendi partisinin sol kanadına karşı verdiği teorik savaşlarla daha da netleşmiştir (Birinci Devrim’den sonra, 1905’te ve Brest-Litovsk barışı sırasında Rusya ölçeğinde ve 1920 ve 1921’de Avrupa ölçeğinde). Tüm bu tartışmalarda sol radikalizmin sloganı, her türlü uzlaşmanın ilkesel olarak reddedilmesiydi. Lenin’in polemiği, bu reddin, arkasında devrime karşı bozguncu bir tutumun yattığı kararlı mücadelelerden^ kaçınma içerdiğini çok açık bir şekilde göstermektedir. Çünkü gerçek devrimci durum -ki Lenin’e göre çağımızın temel özelliği budur- sınıf mücadelesinin devrimci (ya da karşı-devrimci) olasılıkların mevcut olmadığı hiçbir alanının bulunmadığı gerçeğinde kendini ifade eder. Gerçek devrimci, devrimci bir dönemde yaşadığımızı bilen ve bu bilgiden pratik sonuçlar çıkaran devrimci, bu nedenle her zaman toplumsal-tarihsel gerçekliğin bütününü bu bakış açısından görmeli ve devrimin çıkarları doğrultusunda tüm olayları -büyük ya da küçük, olağan ya da olağandışı- sadece ve sadece devrim için taşıdıkları öneme göre titizlikle değerlendirmelidir. Lenin bazen ‘sol radikalizm’den ‘sol oportünizm’ olarak bahsederken, biri için her türlü uzlaşmanın tabu olduğu, diğeri içinse ‘dogmatik ilkelere sıkı sıkıya bağlılığın’ karşısında reelpolitik ilkesini temsil eden, aksi takdirde birbiriyle çelişen bu iki eğilimin ortak tarihsel perspektifine çok haklı ve derin bir şekilde işaret etmiştir. Başka bir deyişle, her ikisinin de proleter devrimin yakınlığı ve gerçekliği konusunda kötümser olduğuna işaret etti. Lenin böylece her iki eğilimi de aynı ilkeden hareketle reddederek, kendisi için uzlaşmanın ve oportünistler için uzlaşmanın yalnızca sözel olarak aynı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: her biri tarafından kullanılan kelime temelde farklı öncüllere atıfta bulunur ve bu nedenle temelde farklı iki kavramı kapsar.

Lenin’in uzlaşmadan ne kastettiğinin, teorik olarak taktiklerini neye dayandırdığının doğru bir şekilde anlaşılması, yalnızca yönteminin doğru bir şekilde anlaşılması için temel olmakla kalmaz, aynı zamanda geniş kapsamlı pratik öneme de sahiptir. Lenin için uzlaşma ancak Marksizmin ilkelerine ve yöntemine sıkı sıkıya bağlı kalınarak diyalektik etkileşim içinde mümkündür; her zaman Marksist teorinin gerçekleştirilmesine yönelik bir sonraki gerçekçi adıma işaret eder. Bu nedenle, bu teori ve taktik ‘saf’ ilkelere sıkı sıkıya bağlılıktan ne kadar keskin bir şekilde ayrılacaksa, aynı zamanda tüm ilkesiz, şematik reelpolitikten de tamamen ayrılmalıdır. Başka bir deyişle, Lenin için somut bir durumun – bir uzlaşmayı belirleyen özgül güçler dengesi ve yönelimine rehberlik eden proleter hareketin gerekli gelişme eğilimi – kendi gerçekliği içinde doğru bir şekilde tanınması ve değerlendirilmesi yeterli değildir. Gerçek olguların bu şekilde doğru bir şekilde değerlendirilmesinin, tüm tarihsel sürecin genel olarak doğru bir şekilde değerlendirilmesiyle ilişkili olmamasını, işçi hareketi için muazzam bir pratik tehlike olarak görmektedir. Bu nedenle, Alman Komünistlerinin Kapp Darbesi’nin ezilmesinden sonra öngörülen ‘İşçi Hükümeti’ karşısındaki pratik tutumunu -sözde ‘sadık muhalefet’- doğru olarak kabul ederken, aynı zamanda bu taktiği, demokratik yanılsamalarla dolu, teorik olarak yanlış bir tarihsel perspektife dayandığı gerekçesiyle en ağır şekilde kınamıştır.

Genel ve özelin diyalektik olarak doğru bir şekilde kaynaştırılması, genelin (genel tarihsel eğilimler anlamında) özelde (somut durumda) tanınması ve bunun sonucunda teorinin somutlaştırılması, bu nedenle bu uzlaşma teorisinin temelidir. Lenin’i yalnızca reelpolitiğin zeki ve hatta belki de parlak bir temsilcisi olarak görenler, onun yönteminin özünü tamamen yanlış anlarlar. Ancak onun kararlarında her yerde uygulanabilir doğru ve pratik eylem için ‘formüller’ ve ‘ilkeler’ bulabileceklerini düşünenler onu daha da derinden yanlış anlıyorlar. Lenin hiçbir zaman bir dizi farklı durumda ‘uygulanabilecek’ ‘genel kurallar’ ortaya koymamıştır. Onun ‘doğruları’, tarihe diyalektik bir yaklaşım temelinde somut durumun somut bir analizinden doğar. Onun görüş ve kararlarının mekanik bir şekilde ‘genelleştirilmesinden’ ancak karikatürize edilmiş, kaba bir Leninizm doğabilir – örneğin, 1919 Yazında Clemenceau Notasına yanıt verirken Brest-Litovsk Barışını tamamen farklı bir bağlamda şematik olarak taklit etmeye çalışan Macar Komünistlerinin gösterdiği gibi. Çünkü Marx’ın Lassalle’ı sert bir şekilde kınadığı gibi: ‘… Diyalektik yöntem yanlış uygulanıyor. Hegel, bir yığın farklı “vakanın” genel bir ilke altında toplanmasını asla diyalektik olarak adlandırmamıştır’.

Ancak her somut durumda mevcut tüm eğilimleri dikkate alma ihtiyacı, kararlar alınırken hepsinin eşit ağırlıkta olduğu anlamına gelmez. Aksine, her durum, çözümü hem eşzamanlı olarak ortaya çıkan diğer soruların yanıtını hem de gelecekteki tüm toplumsal eğilimlerin daha da gelişmesinin anahtarını belirleyen merkezi bir sorun içerir. Lenin, “Her özel anda, zincirin tümünü tutmak ve bir sonraki halkaya geçişe sağlam bir şekilde hazırlanmak için tüm gücünüzle kavramanız gereken zincirdeki özel halkayı bulabilmelisiniz; halkaların sırası, biçimleri, birbirlerine bağlanma şekilleri, tarihsel olaylar zincirinde birbirlerinden farklı olma biçimleri, bir demircinin yaptığı sıradan bir zincirdeki kadar basit ve anlamsız değildir” dedi.

Yalnızca Marksist diyalektik, somut durumun somut analizi yoluyla, toplumsal yaşamın verili bir anında hangi olgunun bu önemi kazandığını ortaya koyabilir. Bu diyalektiğin ana motifi, sürekli gelişen bir bütünlük olarak toplumun devrimci kavramıdır. Çünkü yalnızca bütünlükle olan bu iliski, ilgili belirleyici bağlantıya bu önemi verir: kavranmalıdır çünkü ancak bu sekilde bütünlüğün kendisi kavranabilir. Lenin, son makalelerinden birinde kooperatiflerden bahsederken ve “eski kooperatifçilerin hayallerinde fantastik, hatta romantik, hatta banal olan pek çok seyin simdi yalın bir gerçeklik haline geldiğine” isaret ederken, soruna özellikle keskin ve somut bir vurgu yapar. “Açıkça söylemek gerekirse” diyor, “yapmamız gereken “tek” bir şey kaldı, o da halkımızı herkesin kooperatiflerin çalışmalarına katılmasının tüm avantajlarını anlayacak ve bu katılımı organize edecek kadar “aydınlanmış” hale getirmek. “Sadece” bu. Sosyalizmi ilerletmek için artık başka hiçbir araca ihtiyaç yoktur. Ancak bu “sadece “ye ulaşmak için gerçek bir devrim olmalıdır – tüm halk bir kültürel gelişim döneminden geçmelidir.

Makalenin tamamını burada ayrıntılı olarak analiz etmek ne yazık ki mümkün değil. Böyle bir analiz – ve bu nedenle Lenin’in teorik görüşlerinden herhangi birinin analizi – bütünün her zaman zincirin her bir halkasında nasıl içerildiğini gösterecektir; gerçek Marksist politikanın ölçütü her zaman tarihsel süreçteki – herhangi bir verili durumda veya aşamada – mevcut bütünle ve gelecek için merkezi olan gelişme sorunuyla – pratik ve somut bütünlüğü içinde gelecekle – bu ilişkiyi içlerinde barındıran anlardan en büyük enerjiyi çıkarmak ve bu anlara yoğunlaştırmaktan ibarettir. Dolayısıyla, zincirin bir sonraki belirleyici halkasının bu enerjik ele geçirilişi hiçbir şekilde kendi anının, içindeki diğer anlar pahasına bütünlükten çıkarılmasını gerektirmez. Aksine, bir kez bu merkezi sorunla ilişkilendirildiğinde, tarihsel sürecin diğer tüm anlarının doğru bir şekilde anlaşılabileceği ve çözülebileceği anlamına gelir. Tüm sorunların birbiriyle olan bağlantısı bu yaklaşımla gevşetilmez; güçlendirilir ve daha somut hale getirilir.

Bu anlar tarih tarafından, üretici güçlerin nesnel gelisimi tarafından açığa çıkarılır. Ancak proletaryanın bunların farkına varıp varamayacağı, kavrayıp kavrayamayacağı ve böylece daha sonraki gelişimlerini ne kadar etkileyebileceği proletaryaya bağlıdır. Insanların kendi tarihlerini yaptıkları seklindeki temel ve zaten sıkça alıntılanan Marksist aksiyom, devlet iktidarının ele geçirilmesinden sonraki devrimci dönemde, kosulların özgürce seçilmediğini vurgulayan diyalektik karsılığı gerçeğinin temel bir parçası olsa bile, giderek artan bir önem kazanır. Bu, pratikte partinin devrimdeki rolünün -Lenin’in ilk dönemlerindeki ustaca fikir- sosyalizme geçiş döneminde hazırlık döneminden daha önemli ve daha belirleyici olduğu anlamına gelir. Proletaryanın tarihin akışını belirlemedeki aktif etkisi arttıkça, kararları hem kendisi hem de tüm insanlık için – hem iyi hem de kötü anlamda – daha kaderci hale geldikçe, bu vahşi ve fırtınalı denizler için tek pusulayı – proleter sınıf bilincini – en saf haliyle korumak ve mücadeledeki bu eşsiz kılavuzun daha da büyük bir netliğe ulaşmasına yardımcı olmak o kadar önemlidir. Proletarya partisinin aktif tarihsel rolüne ilişkin bu kavram, Lenin’in teorisinin ve dolayısıyla siyasetinin temel bir ilkesidir ve Lenin bunu ne tekrar tekrar vurgulamaktan ne de pratik kararlar için önemini vurgulamaktan yorulmuştur. Nitekim Rus Komünist Partisi’nin On Birinci Kongresi’nde devlet kapitalizmi karşıtlarına saldırırken şöyle demiştir: ‘Devlet kapitalizmi, dizginleyebileceğimiz ve sınırlarını belirleyebileceğimiz kapitalizmdir. Bu devlet kapitalizmi devletle bağlantılıdır ve devlet de işçilerdir, işçilerin ileri kesimleridir, öncüleridir. Biz devletiz… Ve bu devlet kapitalizminin ne olacağına karar vermek de bize düşer.

Bu nedenle sosyalizmin gelişimindeki her dönüm noktası aynı zamanda kritik bir parti içi meseledir. Bu, güçlerin yeniden gruplandırılması, parti örgütünün yeni görevlere uyarlanmasıdır: proletaryanın sınıfsal bakış açısından tüm tarihsel sürecin dikkatli ve doğru bir analizinin dikte ettiği yönde toplumun etkilenmesi. Bu nedenle parti, oluşturduğumuz devletteki belirleyici güçler hiyerarşisinin zirvesini işgal eder. Devrim ancak dünya ölçeğinde zafere ulaşabileceğinden, işçi sınıfı ancak dünya proletaryası olarak gerçekten bir sınıf haline gelebileceğinden, partinin kendisi de proleter devrimin en yüksek organı olan Komünist Enternasyonal’in içinde bir bölüm olarak yer alır ve ona tabidir. Tüm oportünist ve burjuva düşüncesini karakterize eden mekanik katılık, böyle bir ilişkide her zaman çözülmez çelişkiler görecektir. Bolşeviklerin ‘kapitalizme döndükten’ sonra bile nasıl olup da hala eski parti yapısını ve partinin ‘demokratik olmayan’ diktatörlüğünü savunduklarını anlayamaz. Rus işçi devleti aynı anda emperyalist güçlerle barışı ve emperyalist kapitalizmin Rusya’nın ekonomik inşasına azami katılımını teşvik etmeye çalışırken, Komünist Enternasyonal’in nasıl olup da dünya devrimini bir an bile terk etmediğini, onu hazırlamak ve örgütlemek için elindeki tüm araçları kullanmaya çalıştığını da anlayamaz. Sovyet Cumhuriyeti’nin ekonomi politikası, varlığını borçlu olduğu köylülerle ittifakını her türlü aşınmaya karşı endişeyle korurken – böylece oportünistlere giderek bir köylü devleti gibi görünürken, proleter karakterinden ödün verirken vs. vs. partinin neden inatla iç bütünlüğünü koruduğunu ve ideolojik ve örgütsel konsolidasyonunu en enerjik şekilde sürdürdüğünü anlayamaz. Diyalektik olmayan düşüncenin mekanik katılığı, bu çelişkilerin mevcut dönemin nesnel, temel çelişkileri olduğunu; Rus Komünist Partisi’nin politikasının, Lenin’in politikasının, yalnızca kendi toplumsal varlığının nesnel çelişkilerine diyalektik olarak doğru çözümler aradığı ve bulduğu ölçüde çelişkili olduğunu anlamaktan acizdir.

Dolayısıyla Lenin’in politikasının analizi bizi her zaman diyalektik yöntemin temel sorununa geri götürür. Lenin’in tüm yaşam çalışması, Marksist diyalektiğin muazzam bir geçiş döneminin sürekli değişen, sürekli yeni olgularına tutarlı bir şekilde uygulanmasıdır. Ancak diyalektik, yasamın tüm olgularına mekanik olarak uygulanacak tamamlanmıs bir teori olmadığı, ancak bu uygulama içinde ve bu uygulama aracılığıyla teori olarak var olduğu için^ Lenin’in pratiği ona, Marx ve Engels’ten miras aldığında sahip olduğundan daha genis, daha eksiksiz ve teorik olarak daha gelismis bir biçim verir.

Bu nedenle Leninizmden materyalist diyalektiğin gelişiminde yeni bir aşama olarak bahsetmek tamamen haklıdır. Lenin yalnızca Marksist doktrinin saflığını, kaba Marksizm tarafından onlarca yıl süren gerileme ve çarpıtmanın ardından yeniden tesis etmekle kalmamış, aynı zamanda yöntemin kendisini de geliştirmiş, somutlaştırmış ve olgunlaştırmıştır. Eğer şimdi Komünistlerin görevi Lenin’in izinden gitmekse, bu ancak Lenin’in Marx’la kurduğu aktif ilişkinin aynısını kurmaya çalışırlarsa verimli olabilir. Bu faaliyetin doğası ve içeriği, tarihin Marksizm’in karşısına çıkardığı sorunlar ve görevler tarafından belirlenir. Başarısı, işçi sınıfına önderlik eden partideki proleter sınıf bilincinin derecesi tarafından belirlenir. Leninizm, tarihsel materyalizm teorisinin proletaryanın günlük mücadelelerine daha da yaklaştığı, Marx’ın zamanında olabileceğinden daha pratik hale geldiği anlamına gelir. Dolayısıyla Leninist gelenek yalnızca tarihsel materyalizmin bu canlı ve canlandırıcı, büyüyen ve yaratıcı işlevinin bozulmadan ve esnek bir şekilde korunması anlamına gelebilir. Bu nedenle -tekrar ediyoruz- Lenin, Komünistler tarafından Marx’ı incelediği gibi aynı ruhla incelenmelidir. Diyalektiğin nasıl uygulanacağını öğrenmek için; somut durumların somut analiziyle, genelin içindeki özeli ve özelin içindeki geneli keşfetmeyi öğrenmek için; bir durumun yeniliğinde onu daha önceki gelişmelerle bağlayan şeyi görmek için; tarihsel gelişim yasaları altında sürekli olarak üretilen yeni olguları gözlemlemek için; bütünün içindeki parçayı ve parçanın içindeki bütünü tespit etmek için; tarihsel zorunlulukta faaliyet anını ve faaliyette tarihsel zorunlulukla bağlantıyı bulmak için çalışılmalıdır.

Leninizm şimdiye kadar görülmemiş derecede somut, şematik olmayan, mekanistik olmayan, tamamen praksis odaklı bir düşünceyi temsil eder. Bunu korumak Leninistlerin görevidir. Ancak, tarihsel süreçte, yalnızca canlı bir şekilde gelişen şey korunabilir. Leninist geleneğin bu şekilde korunması, bugün proletaryanın sınıf mücadelesinde bir silah olarak diyalektiğe inanan herkesin en asil görevidir.

About Mustafa Aydın

Check Also

Doga ve Tarihsel Materyalizm

Doğa ve Tarihsel Materyalizm Paul Burkettt Sosyal Ekolojinin Gerekleri Bu bölümde, dört temel analitik ölçüt …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com