Felsefe ve Doğa Bilimlerinin Doğuşu-Nevcivan Balta

Homosapiens bilimsel olarak bilinen ilk insana verilmiş isim. 

Dış görüntüsü itibariyle gorillere, maymunlara benzeyen, 

Dört ayaklı formun, iki ayağı üzerine kalkışını simgeleyen, aklını beyinsel fonksiyonlarını kullanan, memeli, canlı, zeki, ilk insan formu homosapienslerdir. 

Bu günkü insan formunun ataları olarak kabul ediliyor. 

İsa’nın doğumunun milat kabul edildiği insanlık tarihinin sıfır noktasından, zamanın tarihin bugünün tersi ilerleme yönünde geliştiği sürecin, bu günkü insanlık tarihinin tersinde de geçmiş zaman tarihsel simetride insanın bilinen tarihi bundan yüzyıllar önce başladı. 

 Arkeolojik kalıntılardan bilinen İlk insan homosapiensinden bugüne insanın geçirdiği evrimsel yaşam sürecinin yaklaşık üç yüz milyon yıl olduğu biliniyor. 

İlk insanların yaşamı yaşamın başlangıcıyla oldukça ilkel, birçok benzeri memeliler gibi ağaçlarda yaşayıp kabuklu bitkilerle beslendiği düşünülüyor.    

Arka ayağı üzerine kalkmasıyla dünyadaki tarihi serüveni başlamış. 

Bu serüven kalıcı yaşam alanları bulmak amacıyla daha elverişli koşullara geçmek üzere başlayan göçebe yaşam macerasıdır. 

Bu süreç birçok bilimsel kanıtın yetersizliği nedeniyle Arkeolojinin, Antropolojinin bize sunduğu kadarıyla kısıtlı kanıtlar çerçevesindeki bilgilerle ulaşıyoruz. 

Ayrıca önceleri sözlü gelişen sonrasında yazılı metinlere dönüşen dini metinlerdeki yaratılış anlatılışlarında bir tarihsel anlatı olması açısından önemlidir. 

Bizim tercihimiz elbette bilimsel kanıtlar üzerinden var olan bulguları verileri değerlendirmek, inanç kısmını bireyin kişisel tercihi olarak değerlendirmek ve saygı duymaktır. 

MÖ 13000’lerde buzul çağının sonunda birçok farklı hayvan türleri ve yabani doğal yaşam ekosistemde filizlenmiş bitkiler ve hayvanlarla birlikte Neandertal’ların yaşamının da vahşi geliştiği biliniyor. 

Birçok jeolojik evre geçiren dünyada buzul çağından sonra gelişen Flora’da bulunan fosil kalıntılarından büyük cüsseli belki de dinozorların kalıntısı canlıların tükenmesi aşamasında insan soyunun bir karşılaşması yaşanır. 

Bu vahşi yaşam koşullarında doğal seçilimle nesiller yok olurken bir kısmında insanın ataları tarafından öldürülerek kırımla yok edildiği anlaşılıyor. 

Yeni Gine’deki ilkel topluluklar incelendiğinde bu adada yaşayanlarla adaya gelen daha gelişkin silahlara sahip topluluklar karşılaşmasında silahları mızrak ok gibi kılıç daha sonra gelişmiş üstün silahları olan yerlilerin ada yerlilerini hegemonyalarına alışı ilk örnek değil. 

Tüm dünya farklı bölgelerde eko sistemin geliştirdiği koşullarda benzer süreçler yaşanmış bazı grupların teknik olarak üstün toplulukların hegemonyasına girdiği anlaşılıyor. 

Dünyanın birçok bölgesinde bu örnekler çoğaltılıyor. Bu örnekte görülen bu bölgede dışa kapalı toplulukların geç evrelere kadar aynı komünal yaşam izleri taşıdıklarıdır. 

Tarihsel süreçte bitki ve hayvanları evcilleştiren topluluklar doğal seçilim gereği doğaya uyum sağlayarak çoğalmış ve bu gruplarda nüfus artışı sağlanmıştır. 

İlk bitkilerin evcilleşmesi kutsal hilal denilen bugün ki Fırat Dicle ırmaklarının bulunduğu bölgede buğday zeytin ve tahılların evcilleştirilmesi aynı süreçte koyun keçi küçük baş hayvanların evcilleşmesi ve burada yerleşik yaşamın başlamasını sağlamıştır. 

Eş zamanlı Mısır ve Latin Amerika da MÖ 8500’lerde başlayan evcilleştirme toplulukların gelişimini medeniyet kurmalarını klanlaşmalarını ve üretim araçlarını geliştirerek daha fazla üretim yapmalarına yol açmıştır. 

Deniz ulaşımının gelişmesiyle atların evcilleştirilmesi, metal silahların kullanılması, İspanyolların kıtalar arası keşiflerini sağlamış.  

Latin Amerika ve Kuzey Amerika yerlilerinin İspanyol’lara karşı yenilgisine ve hegemonyaları altına girmesine neden olurken, yerlilerin asimile edilmesine de neden olmuş. 

Salgın hastalıklarla baş edemeyen (çiçek, kızamık, sarı, humma gibi o günün salgın hastalıkları) Afrika ve Latin Amerika yerlilerinin kırımına neden olmuştur. 

Bu nedenler, Avrasya ve Batı Avrupa’da insanlığın, önceleri nüfus ve daha sonra insanın geliştirdiği üretim araçları ve üretim ilişkilerinin gelişkinliği, toplumsal yaşama koşut olarak da endüstriyel ve kültürel gelişimi hızlandıran etkenlerdir.  

İnsanlığın tarihinde insanın diğer canlı formlarından farklı olarak düşünebilme yetisiyle,  o günden bugüne yaşanan süreçte, doğayı algılayışı, doğaya hükmeden topluluklar oluşturma becerisi,  düşünme yetileri ile üstünlük sağlaması önceleri sözlü iletişimin ve sonraki süreçte yazının bulunması ile gelişen medeniyetlerde rastlanan sembolik çizimler, yazılı taş metinler, bambu parşömen kullanılarak ve nihayetinde kağıt üzerine yazılı metinler bize kültürel gelişmeyi sağlayan  koşulları incelememizi sağlarken bu süreçte tüm bilimlerin temeli felsefenin başladığını gösteren bulgulardır. 

Felsefe bilinen her bilim dalının temeli, türediği temel kaynak, köktür. 

İnsanın kendini keşfi, etrafındaki doğayı, uzayı keşfinin düşünsel serüvenidir. 

Topluluk olarak yaşamaya başlayan insanın kendi iç ilişkilerini belirleyen yönetim şekli, ailenin ortaya çıkışıyla gelişen ahlak, hukuk kavramlarının oluşumu devletin kuruluşu, topyekûn bu ilişkileri düzenleyen toplumsal alt yapı ve temel prensipleri belirlemek üzere geliştirilen düşünce sistemlerini kapsayan genel düşünsel çatı felsefedir. 

Bu tarihi sürecin insanın yaşam serüvenin başlangıcında iki ayağı üzerine kalkan insanın, dinler öncesi inançları, dinlerle gelen inançları, ve din dışı bilimin gelişimi ile gelişen bilimsel düşünce sistemindeki buluşları, bulgular ve kanıtlarla geliştirilen bilgi sürecinin de geliştiği anlaşılıyor. 

Antik Yunan filozofları tanrıyı yaratanın insan olduğunu düşünür. 

Tam tersine insanlık kültürüne egemen olan Tek tanrılı dinlerle birlikte tanrının insanı ve tüm evreni yarattığına inanılır. 

Geniş bir zaman skalasında gittikçe dallanarak özelleşen bilimsel alanlar bugün birçok yan dallara ayrılmış. Üniversitelerde kürsüler oluşarak, yaşamı yönlendiren ana düşünce oluşturan, araştıran, bilim dalları ortaya çıkmıştır. 

Felsefe organik yaşamın çeşitliliğinde diğer canlı formlarından düşünebilme yetisi ile ayrılan insanın varoluş nedeni, içinde   var olduğu gezegeni ve evreni anlamak için kendine sorduğu sorular bu sorulara verdiği yanıtların da toplamını oluşturur. 

İnsanın, gözünü açıp düşünmeye başladığında, etrafında ilk karşılaştığı doğal ortamın, eko sistem içinde yaşadığı doğanın nasıl gerçekleştiğine dair oluşan merakı, etrafındaki doğa olaylarının oluşum nedenini anlama, yaşadığı gezegenin ve etrafını çevreleyen uzayın oluşumunu kavrama çabası felsefe ile başlamış uzun süreçlerde bilime toplumsal yaşamı şekillendirme becerisine de dönüşmüştür. 

Homosapiens’ten bugüne kadar kat edilen bilimsel bulgular, geliştirilen düşünce sisteminin gelişimini incelerken, günümüzde de bu sorular ve soruların cevaplarına yönelik araştırmalar tamamlanmamış, insanın merakı ve bilinmeyeni azaltma çabası devam etmektedir. 

Tarihsel süreçte Felsefe insanın olayları algılamada bilimsel bakış açısının gelişmesiyle kendi içinden doğurduğu türettiği temel bilimlerinin doğuşuna kaynaklık etti. 

Buradan başlarsak geçmişteki algılardan oluşan sorulara verilen yanıtlar, bu yanıtların bugün nasıl bir değişim geçirdiğini anlamak için düşünce diyalektiğinin tarihsel serüveninde bir yolculuk yapmayı gerektiriyor. 

Bu nedenle de makro madde boyutundan mikro madde boyutuna bir inceleme yapmak gerekir. 

Bugün bilinen güçlü bilimsel teorileri analiz yöntemi ile kavramak, sentetik hipotezler geliştirmek, bu hipotezlerin kanıtlanabilir verilerle değerlendirmesini yaparak kuram ve evrensel yasalar oluşturmak en doğru bilimsel yöntemdir. 

Örneğin “Big Bang” (Büyük Patlama Teorisi) ifadesi ile tanımlanan evrenin oluşum sürecinin başlangıcı ve genişleyen evren modellemesi bugün en güçlü teoridir. 

Bu teoriye varmak büyük bir bilimsel serüvendir. 

Dünyadaki canlı cansız tüm nesnelerin dört temel element hava, su, toprak ve ateşten oluştuğunu düşünen insanın atomun bulunuşuna ve bugün gelinen bilimsel düzeyde atomun Kuarklardan oluşan alt parçacıklarına ulaşması aynı düşünsel yolculuktur. 

Bilimin gelişimine katkı sağlayan ilk filozoflardan Aristoteles’in kavradığı evrenin statik değişmeyen dünya merkezli modellemesinden, uzun yıllar sonra Laplase’ın güneş merkezli modeline ulaşılmış ve sonuçta bugün Hubel’ın keşfettiği genişleyen evren modeline gelinen süreç, uzun bilimsel ve düşünsel süreçtir. 

Darwin in Organik canlıların evrimi doğal seçilim yasalarını keşfi ve canlılığın sürdürülmesinde geçerli evrimsel yasa, “Türlerin Kökeni ve çeşitliliği “organik canlı oluşumuna dair en güçlü teoridir. 

Temel fiziksel parçacıkların saçılmasına yol açan maddesel çarpışmadan kaynaklanan patlama, ardından başlayan parçacık oluşum zinciri, atomlar, moleküller ve bu maddeden oluşan gaz toz bulutlarının sıkışmasının yol açtığı yıldızlar ve yıldız kümeleri galaksilerin doğumuna kadar geçen süre “on iki milyar yılı” almıştır. 

Evrende, milyarlarca yıldızdan oluşan galaksiler büyük patlamadan on iki milyar yıl sonra, bu galaksilerden samanyolu galaksisi içinde yer alan güneş sistemi on beş milyar yıl sonra oluşmuştur. 

Güneşin etrafında dönen gezegenlerden biri olan dünyanın oluşumu bugünden yaklaşık dört buçuk milyar yıl önce gerçekleşmiştir.

Big Bang ……………………Samanyolu galaksisi …… Güneş Sistemi ve gezegenler…Dünya … Organik yaşam zinciri

Bu sayısal değerler evrenin oluşumundan bugüne geçen sürenin ne kadarda uzun olduğunu gösterir. 

Bu nedenle de, bu uzun yılların öyküsünü anlatırken olayların kısa bir özetini oluşturmak genel bir yorum getirmek bilim insanlarının ve filozofların tarihsel süreçte temel görevi işi olmuştur. 

Bu grubun oluşumunun ana fikride bu uzun tarihsel süreci her birimizin dağarcığındaki bilgi birikimini bir araya getirerek çoğaltmak ve çoğaltarak paylaşmaktır. 

 

About Mehmet Tas

Check Also

İki Devrimci – Türeci ve Şahin-Demir Küçükaydın

Dün Der Spiegel dergisinde Özlem Türeci ve Uğur Şahin ile yapılmış uzun bir söyleşi vardı. Söyleşi Der Spiegel’in …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com