Özgür Bir Dünya İçin Direnen KASABALILAR

DEVRİMCİ MİRAS KİTAPLIĞI

Özgür Bir Dünya İçin Direnen

KASABALILAR

 

Bu kitabı 2009 yılında Etki Yayınlarından çıkardık. Çalışmamız Türkiye devrimci hareketi içinde yapılan “sözlü tarih çalışmalarının” ilk örneklerinden sayılabilir.

Kitap, halk tarafından Kasaba olarak adlandırılan Turgutlulu devrimcilerden beşinin devrimci mücadelesini anlatıyor…

Bu beş devrimciden Necdet Ayma Manisa cezaevinden nasıl kaçtığını şöyle anlattı:

 

“Hemen kaçış planı yapmaya başladım. Öncelikle bir demir testeresi gerekiyordu, mazgal demirlerini kesip çatıya çıkmam için. Koğuşla bağlantı kurdum, bu kez kurye Ender Öndeş’ti.  Demir testeresi yine Adidas çantanın tabanındaki zulada, yine aynı şekilde örgütlenme ile sekizinci günü elime ulaştı. Ama testereyi ortasından kırmışlardı.

 

Dokuzuncu gün, İbo’ya, “Bu akşam firar edeceğim, ne kadar hapçı, psikopat varsa hepsini tek tek buraya getir,” dedim.  Bir kutu aspirin aldırdım kantinden,  aspirin yazısını çizerek sildim tek tek, hepsini kâğıdın üstüne sıraladım.  Mahkûmlar geldiler, “Arkadaşlar kapalıya girdim diye bana dışarıdan göndermişler,  harika Avrupa mal, aç ağzını,” diyorum. Adam mazgaldan açıyor ağzını, ben ağzına bir tane beyaz, arkasından hemen bir bardak su,  yoksa aspirin olduğunu anlayacak. Yirmi, yirmi beş kişiye hap içirdim. Bu arada hepsine, “Benim kafam kıyak, beni rahatsız etmeyin,” diyorum. Çünkü bu tarafa gelirlerse, beni tavandaki mazgalı keserken görebilirlerdi.

 

Müzik çaldırıyor arkadaşlar, hoparlörden bangır bangır ses çıkıyor. Demiri keserken çıkan ses duyulmasın diye. Gündüzden bir de sandalye unutmasını tembih ettim İbo’ya. Saat dokuzda çıktım sandalyenin üstüne, başladım operasyona. Kırk beş dakika içinde, üç mazgal demirini, ikişer parça kesip cebime koydum. Bir yandan müzik çalıyor, bir yandan da televizyonda “Yankesici Kız” filmi oynuyor. Hayatımda unutmayacağım yerli filmlerden biridir, Filiz Akın’ın oynadığı o film. Bütün hırsızlar, üçkâğıtçılar film kendilerine hitap ettiği için, onu seyrediyorlar. Psikopatlar da kapı altında müzik dinliyorlar, kafalar kıyak, uçmuş vaziyette.

 

Üç demiri çıkardım, indim aşağı. Demirleri kesmeyi bitirdikten sonra testereyi bırakmak için uzanıyorum, testere avucumda kalıyor, testerenin kırık ucu avucumdan girip el sırtından çıkmış,  ben o heyecanla hissetmemişim. Asıldım, çıkardım testereyi ama oluk gibi kan akıyor. Kan ziyan olmasın diye, “tek yol devrim, kurtuluşa kadar savaş,” yazdım duvara kanımla. Aldım kalemi kâğıdı, “devrimcilerde göt var, ben kaçıyorum,  sen de bunları münasip yerine sok,” diye not yazdım savcıya. Kâğıdı demirlere sardım, duvarın dibine koydum. Mazgaldan çatıya saat dokuzu yirmi geçe çıktım.

 

Çatıya çıktım, başladım kedi gibi dolaşmaya. Çatının bir ucuna gittim baktım iki tane nöbetçi, daha önce bir tane nöbetçi vardı. Bütün kulübelerde nöbetçiler ikiye çıkartılmış. İnmenin imkânı yok. Döndüm geldim orta yerde bir göçük var, çatıların birleştiği yer, orada oturdum sigara içiyorum. Hava soğuk, Şubat’ın 22 – 24 ü falan olması lazım, 1977 yılı.

 

Bu sırada Gülo da kadınlar koğuşunda yatıyor. Gülo benim eşim. Cezaevleri kapılarında beni bekleyen onurlu bir kadın. 18 yaşında tanıdım onu. Harika bir kızdı. Hâlâ harikadır. Gülo o gece kadınlar koğuşundaki konuşmaları daha sonra bana aktardı: Ben çatıda dolaşırken, kadınlar koğuşunda bir mahkûm, “Çatıda iki ayaklı kediler dolaşıyor galiba,” diyor. Siyasî mahkûm Şeniz Aytok da “Sana ne iki ayaklı, dört ayaklı kedilerden, yat uyu,” diyor.

 

Tek umudum tanıdığım pavyon kadınıydı. Baktım kadın geldi, ışığı yaktı, bu köşede iki jandarma, ortada iki jandarma, sağ köşedeki kulübede iki jandarma olmak üzere toplam altı jandarma toplanmış, pencereye bakıyordu.  Önceden hazırladığım mizansen işe yaramıştı. Altı tane jandarmanın sigaralarının ateşini görüyorum, sarktım ve aşağıya atladım. Ayağımda daha önceden abime yaptırdığım kauçuk ayakkabılar olduğundan ses çıkarmıyorum. Tel örgünün altından geçerek cezaevinin dışına çıktım. Sokağın ortasına kadar emekledim, kalktım şapkayı taktım kafama, sarhoş taklidi yaparak jandarmalara el sallayıp iyi akşamlar dedim. Arkamdan bir güç beni itiyor, koş diyor, diğer taraftan mantığım sakın ha Necdet, koşma diyor. Yani insanı arkasından görünmeyen bir el, bir güç iter mi? Sürekli koşma isteği var, ama koşamıyorum.

 

Önüme çıkan ilk sokağa saptım, girdiğim sokak hem çıkmaz sokak, hem de askerlerin kulübesinin façasıymış. Durdum orada, işiyormuş gibi yaptım, tekrar yürüdüm çıktım sokaktan.  Köşeyi döndükten sonra adımlarım hızlanmaya başladı. Saat üç buçukta ayağım yerdeydi, dörde yirmi beş kala da sokaktaydım.

 

Örgütle bağlantımda bir sorun oluyor, buluşma yerinde kimseyi bulamıyorum. Gidecek bir yerim yok,  elektrik idaresinde tahsildar olarak çalışan dayımın evine gitmeye karar verdim. Dayımın evi dağın yamacında bir yerde, ahşap bir kapısı var, kapıyı çaldım saat dörtte. Dayımda silah olduğunu biliyorum, gecenin saat dördünde hırsız sanıp beni vurmasın diye, kapıyı çalıp duvarın kenarına geçiyorum. “Kim o?” dedi, “Benim, Ayma!” dedim. Kapıyı açtı, “Ne yaptın?” dedi. “Kaçtım,” dedim. “İyi, gel içeriye,” dedi, o arada yenge uyandı.  O da aynı soruyu sordu, “Saldılar yenge, gidecek yerim yok, buraya geldim,” dedim. “Allah cezanı vermesin, bu saatte salarlar mı adamı? Kaçtın mı?” dedi, “Kaçtım,” dedim.

 

Dayım çıkardı, benim cebime beş lira para koydu. Savuşturmaya çalışıyordu korkusundan. “Bana araba lazım, benim İzmir’e gitmem lazım,” dedim. “Ben gelirsem tanırlar, ertesi gün içeri alırlar, oğlumu vereyim, onunla gidin araba bulmaya,” dedi. Şimdi iş adamı oldu, o zamanki suç ortağım on yaşındaydı. Başladık taksi aramaya, koca Manisa’da bir tane kiralık taksi yok. Dolaş babam dolaş, valiliğin önünden geçiyoruz, bekçi “Hop,” dedi, bekçiye posta attım. Saat beş buçuğa kadar araba aradık yok. Altıda benim demirleri kestiğim yere çöp almaya geliyorlar. Altıda anlaşılacak kaçtığım, benim altıdan önce Manisa dışına çıkmam lazım.

 

Beş buçukta bulabildik bir araba, garajda bir taksici, uyandırdık adamı. Köse Metin adlı bir taksici. “İzmir’e bizi kaça götürürsün,” dedim, “On liraya götürürüm,” dedi. Adam bütün cebini boşalt dese hepsini vereceğim ama pazarlık ediyorum,  şüphelenmesin diye. Dayıoğluna, “Dayıma selam söyle, merak etmesinler, dedem iyileşecek,” deyip vedalaştım.

 

Bindim taksiye, yola koyulduk. Tam Manisa’nın çıkışında polisler arabaları çevirdi. “Eyvah polisler!” dedi şoför.  “Niye eyvah diyorsun, normal çevirme işte”, dedim. “Ne ruhsat var ne de ehliyet,” dedi. Yanaştık. Polisler tanıdı Köse Metin’i: “Abi müşteri çıktı, İzmir’e gidiyorum, ehliyeti ve ruhsatı geçen gün sizin ekipler aldı,”  diye yalvardı polislere.  Polis eğildi bana baktı, “İn bakayım aşağı,” dedi. Arayın üstünü. Aradılar. “Nereye gidiyorsun bu saatte?”dediler. “Karaoğlanlı köyünden geliyorum,” dedim, hiç düşünmeden, gayri ihtiyari. “Dedem ağır hasta, İzmir’den halamı alıp gelmem lazım, ölmeden görsün dedemi, vebali bende kalmasın,” dedim.

 

Ben gittim doğru trafik polisinin arabasına oturdum, otomatik silahın hemen yanı başına. Polislerden biri, “Neden buraya bindin?” dedi. “Komiserim taksiyi alıkoydunuz, siz götüreceksiniz herhalde beni İzmir’e, o yüzden bindim,” dedim. Ben bilinçli salaklık yapıyorum ki adamlar üstüme gelmesin diye. “Sen manyak mısın lan, devletin arabası bu,” dedi polis.  Abi, “Bir ihtiyarın gönlünü edeceğiz. Bir an önce beni götürün İzmir’e, bak vebali bende kalacak sonra, onun günahlarını ben ödeyemem,” dedim. “Ulan sen manyak mısın? İn arabadan aşağı, bu polis arabası,” dediler.

 

Neyse indim polis arabasından. Tam o sırada, daha önce cezaevine ziyaretime gelen babamın kasabalı bir arkadaşı durdu arabasıyla. Adam şöyle kafasını çevirip baksa, “Sen ne arıyorsun burada?” dese, her şey bitecek. Komiserin karşısında şapka elimde büzülüyorum. “Komiserim, ben suçlu değilim,” dedim. “Tamam tamam bin arabaya yürü git,” dedi. Bir taraftan da,  “Bizim arabaya binmiş, biz götürecekmişiz, ne aptal adamlar var memlekette,” diye söylendi.

 

Bindim Köse Metin’in arabasına. “Metin sana bir onluk daha,  beni gün doğmadan Hatay Üçyol’a ulaştır,” dedim. Amacım bir an önce Bornova’yı geçip İzmir’e girmek, polis şehir girişini kesebilir diye korkuyorum.  Bornova’yı geçtim mi sorun yok. “Tamam abi,” dedi, bastı gaza, çevirme de yok, sıyırdık. Hatay Üçyol’da Nokta durağında indim taksiden.

 

Halama gittim. Halam, “Bende kalamazsın, üst katta polis oturuyor,” dedi ve beni tanıdığı bir eve bıraktı. Birkaç gün orada saklandım, sonra Adana’ya gittim.”

About Sait Almis

Check Also

Bir Egemenlik Aracı Olarak Sanatta Ödül-Sinan Abuzer Akdağ

Egemenin amaçlarına ulaşmasını kolaylaştıran ve her kesimden insanı bu yarışma kültürü içine çeken bu anlayış, …

One comment

  1. Necdet Ayma Manisa Cezaevinden kaçışını anlattı. Film gibi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com