Demokrasi Savaşçıları

Marx ve Engels’in demokrasi düşüncesi konusundaki düşüncelerini irdeleyen August Nimtz’in kitabının sonuç bölümünün son beş sayfasını aşağıda paylaşıyorum. Yazarın da belirttiği ve benim de katıldığım şekliyle, sınıf mücadelesinin bu iki teorisyenin, teoride ve siyasal mücadele içinde, gerek ‘Burjuva Demokrasisi’, gerekse (daha sınırlı da olsa) Lenin’in ‘Yeni Demokrasi’, Marx’ınsa ‘Gerçek Demokrasi’ demeyi tercih ettikleri şekliyle, burjuva demokrasisinin biçimsel özelliğini aşan ve ona devrimci-proleter özelliğini veren, yani öz’ünü açığa çıkaran bu yaklaşımları, sadece kavramsal, düşünsel bir yaklaşım değil, asıl olarak stratejik bir yaklaşımdır ve düşündüğümüzden çok daha değerlidir.
Yaşadığımız bu çağda Sosyalist sistemin içine düştüğü bunalımda en önemli payın, devrimci ve komünistlerin Demokrasi düşüncesi ile olan sorunlu ilişkisinde olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan bu yazının derinlikli ve içselleştirilerek okunması yararlı olacaktır. Tabi ki kitabın tamamının okunması daha doğrudur.

Demokrasi Savaşçıları olarak Marx ve Engels-August Nimtz, sf.426-430, Yordam Kitap

“Marx ve Engels’in Ardından Marksizm

Marx ve Engels’i siyasi kişilikler olarak alırken, ölümlerinden sonra onlar adına yapılanlara hiç değilse bir bakmamak, onların asıl amaçlarıyla çelişecektir. Meseleyi daha somut olarak ortaya koyalım: Ömürlerinin
sonunda, bütün başarılarıyla gurur duymakta sonuna kadar haklı idiyseler, bugün acaba aynı şeyi mi hissederlerdi? Kitabın birçok yerinde tekrarladığımız gibi, hemen söylemeliyiz ki, bu soru ancak bir başka kitapta cevaplanabilir. Onların metodolojisiyle tutarlı olarak, yirminci yüzyılda sosyal demokrasi ya da Stalinizm gerçeğini açıklamaya yönelik bir çaba,
maddi ve siyasi olarak konumlanmalıdır. Öte yandan, Stalinizmin do­ğuşunun, yaptıkları değilse bile yapmadıkları ya da eksik bıraktıkları üzerinden Marx ve Engels’e bağlanıp bağlanamayacağı şeklindeki daha
spesifik meseleyi ele almak mümkündür. Sıkça ileri sürüldüğü gibi, Stalinizmin köklerinin Marx ve Engels’in demokratik yönetimi ciddiye almamasında ya da daha ılımlı eleştirilerin söylediği gibi bu konuda net olmamasında yattığı doğru mudur? Yakın tarihli bir eleştiride, Marx ve Engels’in “klasik metin”lerinde demokratik biçimler ve sivil özgürlükler konusundaki “sessizlikleri”nin, sonraki devrimcilerin demokrasi meselesinde neden yanıldıklarını kısmen açıkladığı ileri sürülmektedir.9

Bu kitabın okuru, artık bu suçlamanın son derece yersiz olduğunu kesinlikle biliyor olmalıdır (ancak başka bir kitapta incelenebilecek Stalinizmin kökenleri sorununu, yine bir yana bırakıyorum). Bu iddia, Marx ve Engels’in pratiğinin özü hakkındaki cehaletin -onları sadece “klasik metinleri” üzerinden değerlendirme geleneği- boyutlarını yansıtmaktadır. Benzer bir suçlamaya Engels’in 1892′ de verdiği cevabı hatırlamakta fayda var: “Marx ve ben, kırk yıldır, bizim için demokratik cumhuriyetin işçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasındaki mücadelenin önce genelleşebileceği ve sonra da proletaryanın kesin zaferiyle sonuçlanacağı tek siyasi biçim olduğunu bıktırıncaya kadar tekrarladık.”10 Ya da 1884’te Bernstein’a yazdığı eğitici satırları hatırlayalım: “Siyasi iktidarı ele geçir­mek için, demokratik biçimler de proletarya açısından gereklidir, … [pro­letarya için] tüm siyasi biçimler gibi bunlar da sadece bir araçtır. Fakat, … demokrasiyi bir nihai amaç olarak istiyorsanız, köylüleri ve küçük burju­vaziyi desteklemeye bakmalısınız … ” Demokratik biçimler bundan dolayı, demokrasinin özünü gerçekleştirmek için son derece önemliydi.

Engels’in yorumu, Marx ile kendisinin temel stratejilerini özetlemek­tedir. Kısaca tekrarlayacak olursak, onların siyaseti demokrasi arayışıyla başlar. Marx ve Engels’in eşsiz ve belirleyici katkısı, demokrasinin ancak
siyasi iktidar proletaryanın elindeyse -zaman zaman proletarya diktatör­lüğü olarak adlandırdıkları şeydi bu, gerçekleştirilebileceği teziydi. Diğer sosyalistler gibi onlar da elbette demokrasinin gerçekleştirilmesinin top­lumsal eşitsizliğin ortadan kaldırılmasına bağlı olduğunu anlamışlardı, fakat toplumsal eşitsizlik ancak proletarya diktatörlüğüyle ortadan kal­dırılabilirdi. (Omurgasını işçi-köylü ittifakının oluşturduğu halk ittifakı,
bu diktatörlüğe götürecek araçtı.) Engels’in yıllar önce Bernstein’a öğret­meye çalıştığı gibi, demokrasiye yönelik bundan önceki çabalar, demok­rasi içindeki “demos” u oluşturanların dar görüşlülüğü nedeniyle sınırlı kalmıştı. Proletaryanın benzersiz özelliği ise, kurtuluşunun ancak tarihsel olarak “demos”tan dışlanmış olan diğer tüm ezilen tabakaların kurtuluşu yoluyla mümkün olabileceği gerçeğiydi (yeri gelmişken, yuka­rıda anılan eleştiri gibi kimi iddiaların aksine, kadınları tarihsel olarak ezilenler kategorisinin, çıkarları proletaryanın mücadelesinden yana olan bir parçası olarak görüyorlardı).

Marx ve Engels’in demokratik yönetim biçimlerine yeterli önemi ver­medikleri iddiası, elbette doğru değildir, fakat daha önemlisi, onların si­yasi çizgisine dair bir kavrayışsızlığın da göstergesidir. Tarihsel olarak, demokratik yönetime dair anlayışlar geliştirmek gibi arayışları yoktu, bunu kendileri de açıkça söylüyordu. O güne kadar yapılanların en büyük eksikliği, “demos” meselesindeydi, yani demokrasinin en fazla ezilenle­re, daima dışlanan çoğunluğa doğru nasıl genişletileceğiydi. Hayatlarını adadıkları öncelikleri, proletaryanın siyasi iktidarı ele geçirmesiydi. Her zaman bağlamsal olarak yaklaşmak gerektiğini düşündükleri yönetim ve idareyle ilgili konuları bu noktadan hareketle ele aldılar. Gerçekten de,
soyut yönetim ilkelerine hiç tahammülleri yoktu ve anayasal mühendisliğe şüpheyle bakıyorlardı. “Hükümet makinesi fazla basit olamaz. Bu, her zaman, işleri karmaşık ve gizemli hale getiren bir hokkabazlıklar sanatı
olmuştur.”11 “Kütlü Montesquieu-[Jean Louis] Delolme kuvvetler ayrılı­ğı teorisi” dedikleri ilkeye yönelik eleştirileri de buna dayanıyordu. 1848 Alman Devrimi bağlamında, NRZ sayfalarında savundukları gibi, bu ilke
demokrasinin ayak bağıydı.

Proudhon olsun, Bakunin ya da Lassalle olsun, siyasi faaliyetlerinin başlangıcından beri işçi hareketi içindeki potansiyel ya da fiili diktatör­lere karşı verdikleri kavga da hatırlanrnalıdır. Kendi başına bu tür norm­ların benzer gelişmeleri engelleyeceği yanılsamasına kapılmaksızın, bu gibi gelişmeleri sınırlamayı amaçlayan örgütsel normları desteklediler ve
uyguladılar. Örgütsel rneselelere gösterdikleri ayrıntılı dikkat, özellikle Marx’ın KB ve UİB bünyesinde yaptıkları, aynı zamanda bu çabanın bir parçası durumundaydı. Marx’ın Alman işçi sendikalarındaki merkeziyet­çi normlarla ilgili olarak Schweitzer’a yaptığı uyarı, yönetim konusundaki yaklaşımının altını çiziyordu: “işçilerin çocukluklarından itibaren bü­rokratik bir tarzda yetiştirildikleri, otoriteye, üzerlerinde kurulu otoriteye inandıkları bu ülkede, asıl iş, ona kendi başına yürümeyi öğretmektir.”12 Onlardan sonra Alman partisinin “oligarşinin demir yasası” denilecek şeye tabi olacağı bir gerçek olmakla birlikte, bunun ilk belirtilerini gör­müş ve önlemek için ellerinden geleni yapmışlardı.

Dolayısıyla, Marx ve Engels’in demokrasiyle ilgili görüşlerini anlamak için ne yazdıkları kadar ne yaptıklarını da, yani pratiklerini de bilmek gerekir. Sadece “klasik metinler”e dayanan eleştirmenler ve sempatizan­
lar, en iyi ihtimalle resmin sadece yarısını görmek riskiyle karşı karşıya­dır. Marx ve Engels’in “demokrasi teorisi”, açıklamaları ve pratikleriyle bir bütündür. En temel önermeleri, demokrasi için mücadele edilmesi gerektiğidir. En iyi metinler, anayasalar ya da niyetler, hiçbir zaman de­mokrasinin kurulmasını sağlayamaz, bunu ancak mücadele sağlayabilir
-Almanya’nın ustalıkla yazılmış 1849 liberal anayasasının kaderi ya da dönemin siyasetçilerinden Tocqueville’in talihsiz manevraları bunun ka­nıtıdır. Onların benzersiz katkısı, böyle bir kavgayı fiilen yürütme kapa­sitesine sahip olan ve bunda çıkarı olan sınıf güçlerinin kavranmasıdır.
Ruescherneyer, Stephens ve Stephens’in de onayladığı gibi tarih, Marx ve Engels’in tahlillerinin ve hükümlerinin doğru olduğunu, dolayısıyla de­mokrasinin gerçekleştirilmesi kavgasında proletarya iktidarına öncelik
vermelerinin haklı olduğunu göstermiştir.

Aynı zamanda, Marx ve Engels 1870’lerde ve 1880’lerde oluşmaya baş­layan işçi partileri hakkında hayalci değildi. 1879 Genelgesi’nde, birden fazla örnekte Alman partisinin “burjuvalaşmasını” eleştirirler, bürokra­tikleşme sorununu önceden görmeleri de bu konudaki hassasiyetlerinin bir kanıtıdır. Sosyal demokrasinin daha sonraki seyrine bakıldığında, Marx ve Engels’in devlet iktidarını almanın bir aracı olarak seçimler
konusunda da herhangi bir yanılsama taşımamaları özellikle önemlidir.
Seçimler onlara göre kendi içinde bir amaç değil, -Engels’in sözleriyle- en iyi ihtimalle, silahlı mücadeleye başvurmak için en uygun zamanı belirle­meye yarayacak bir “termometre” idi. Yine, Engels’in 1889′ da Fransa’ daki Bonapartist tehlikeyle ilgili uyarılarında vurguladığı gibi, proletarya en­
ternasyonalizminden yoksun işçi partileri, demokrasinin ve dolayısıyla sosyalist mücadelenin altını oyacak ulusal şovenizme açıktı. Devlet ikti­darı burjuvazinin elinde kaldığı sürece, demokratik kazanımlar güvence altına alınamazdı; yirminci yüzyılın sonunda, yazıldığı zamandan çok daha anlamlı görünen bir öngörüydü bu.

Eleştirmenlerin suçlaması, Marx ve Engels’in devrim sonrası toplum için yönetim modellerini tanımlamadıkları şeklindeyse, daha önce tar­tışmış olduğumuz -ömürleri boyunca sosyalist şablonlardan nefret etmiş olmaları gibi- nedenlerle, bu suçlamayı seve seve kabul ederlerdi. Bu eleş­tirilerin altında, demokratik yönetimin böylesi reçetelerin varlığıyla sağ­lanabileceği varsayımı yatıyorsa, yanıldıkları kesindir. Marx ve Engels’in sıkça tekrarlanan, yine belli bir tarih okumasına dayanan, devrimci süre­cin öngörülemeyecek boyutlarıyla ilgili gözlemini anlamaları gerekir bu eleştirmenlerin.13 Paris Komünü’nün gösterdiği gibi, kapitalizm sonrası
dünyada yönetim biçimleri ile ilgili sorunları sadece gerçek hareket çö­zebilirdi. Komünistlerin göreviyse, bu deneyimlerden dersler damıtmaktı (Marksizmin tam da oluşum halinde bir süreç olduğuna daha önce de­ğinmiştik).

Marx ve Engels’in pratiğine dair, bu kitapta çeşitli vesilelerle değinilen fakat eleştirmenler tarafından neredeyse tamamen görmezden gelinen bir diğer kritik nokta da, devrimler için yeterli bir hazırlık süresinin öne­midir. Başka bir deyişle, devrimin yapıldığı koşullar, yığınların “kendini çağların pisliğinden kurtarıp yeni bir toplum kurmaya hazır hale gelme­yi”, yani başka şeylerin yanı sıra demokratik işleyişi kurmayı başarıp ba­şaramayacağı konusunda belirleyicidir. Yığınların iktidarı olabilecek en iyi koşullarda alması amacıyla her zaman devrimci sakınım tavsiyesinde bulunmalarının nedeni de buydu. Aynı zamanda, kimi şartlarda devrimci güçlerin, Komün’ de olduğu gibi, iktidarı erken bir evrede almak zorunda kalabileceğini de iyi anlamışlardı. Her şey bir yana, uluslararası koşullar böyle bir hareketi zorunlu kılabilirdi. Fakat, Marx ve Engels’in “sessizlik­lerinin” sebebi demokratik yönetime kayıtsızlık değil, tam da bu türden hesaplanamaz durumlardı, devrimci dönüşümün gerçekliğini derinleme­sine kavramış olmalarıydı.

Yirminci yüzyıldaki sosyalist devrimlerin sicil defterlerine girmeden, okura sadece Marx’ın burjuva devrimleriyle ilgili olarak, bu tür dönü­şümleri gerçekleştirmenin güçlüğüne dair şu anlamlı gözlemini hatırlat­mak isterim:

“[P]roletarya devrimleri … durmadan kendi kendilerini eleştirir, her an kendi akışlarını durdururlar; yeni baştan başlamak üzere, daha önce yerine getirilmiş gibi görünene geri dönerler; kendi ilk girişimlerinin kararsızlıkları ile, zaafları ile ve zavallılığı ile alay ederler; hasımlarını, salt, topraktan yeniden güç almasına ve yeniden korkunç bir güçle karşıları­na dikilmesine meydan vermek için yere serermiş gibi görünürler; kendi amaçlarının muazzam sonsuzluğu karşısında boyuna, daima yeniden ge­rilerler; ta ki her türlü geri çekilişi olanaksız kılıncaya ve bizzat koşullar bağırıncaya kadar:

Hic Rhodus, hic salta!
Gül burada, burada raksetmelisin!

Tarihte takipçilerine Marx ve Engels kadar çok öngörü bırakan başka siyasetçi görülmemiştir. Kadrolarını “her türlü geri çekilmeyi imkansız
kılan … durum”a, yani yarının kavgalarına hazırlamak için başka hiçbir ölümlünün yapamayacağı kadar çok şey yaptılar. Buna karşılık, onlar adına konuşup hareket edenlerin bu mirastan sonuna kadar yararlanıp yararlanmadığına tarih karar verecektir. Gelgelelim, tekrar söylemek ge­rekirse, bu başka bir hikayedir.”

About Ferruh Erkem

Check Also

104 Emekli Amiralin altında imzası olan bildiri ne anlama geliyor.

104 Emekli Amiralin altında imzası olan bildiri ne anlama geliyor. 3 Nisan akşamı saat 23.00 …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com