14 MAYIS SEÇİMLERİNE İLİŞKİN ‘SOL’UN TAVRI ÜZERİNE (1)- Hasan Boz

Bilindiği gibi Türkiye’nin geleceğine ilişkin önemli bir seçimin arifesindeyiz. Şunun şurasında 6-7 haftalık bir zaman kaldı. Seçimlerin önemine binaen ittifaklar kuruldu, kılı kırk yaran hesaplar yapıldı. Bizi ilgilendiren, bizim de şurasında veya burasında yer aldığımız “solu”un veya Marksist solun tavrı üzerinde duracağım biraz. Bilindiği gibi “sol” adına iki ittifak var. Emek ve Özgürlük İttifakı ve Sosyalist Güçbirliği İttifakı. Solun kendi aralarındaki bu bölünmüşlüğünün derin ideolojik temelleri var elbet de. Bu onlarca yıldır tartışılan ve aşılmamış bir sorun ve tabandan kendiliğinden gelişen zorlayıcı bir etki olmazsa, mevcut “lider kadrosuyla” aşılması da pek mümkün görünmüyor! Bunu bir tarafa bırakıp, şimdi daha çok Emek ve Özgürlük İttifakı üzerinde duracağız. Bilindiği gibi Emek ve özgürlük ittifakı HDP (ki o da kendi içinde Kürt Özgürlük Mücadelesi, SYKP, ESP, Devrimci Parti vs gibi bileşenlerden); ve TİP, EMEP, Sosyalist Meclisler Federasyonu gibi oluşumlardan oluşuyor. İki yıla yakın ittifak toplantılarından sonra, sanki bu güne kadar çay kahve içme toplantıları yapmak için bir araya geliyorlarmış gibi, anladık ki, aralarında ne ilkesel, ne stratejik, ne taktik ne de ahlaki bir düzlem tutturmayı konuşup aşmışlar! İktidar tarafından seçim takvimi açıklanınca, aceleyle bir karar verme sürecine girdiler ve hiç bir konuda anlaşamadıklarına ilişkin, “Her konuda anlaştıkları” kararını açıkladılar! Bu anlaşmaya göre YEŞİL VE SOL GELECEK PARTİSİ  (HDP) 81 ilde, TIP ve EMEP 55 ilde, ittifak çatısı altında kendi logo ve isimleriyle seçimlere katılacaklar. Bu açıklamadan sonra alınan karar tartışılmaya başlandı. Bir kesim, haklı olarak, bu kararın İttifak bileşenlerine zarar vereceğini, hatta iktidara yarayacağını söylerken; diğerleri, bağımsız parti ve örgütlerin aldığı karara saygı gösterimesi gerektiğini savundu, savunuyor. Hatta bunu, Marx’tan Lenin’den alıntılar yaparak “sağlam temele” de oturtmaya çalıştılar. Kimi, “Çıkarılacak Milletvekili sayılarına takılıp parlamentarizmin girdabına girmemek gerek” dedi; kimi, Duma’yı, Lenin Kerensky tartışmalarıyla olaya yaklaştı!  Daha fazlası var da, konuyu sulandırmamak için esas konuya geçelim…

Şimdi şurdan başlamak gerekiyor. Biz Turk ve Kürt Marxistleri olarak, proleter sosyalist devrimin arifesinde veya peşinde miyiz; yoksa dillerin, kültürlerin, yaşam biçim ve tercihlerinin, kadın haklarının, çevreci duyarlılıkların, velhasılı demokratik hakların genişletilmesi peşinde miyiz? Burda bizim sol cenahın tarikat müridi gibi öğrenip habire tekrarladığı ve bir türlü de girdabından çıkamadığı Marks’tan, Lenin’den alıntılar vererek meramımı anlatma niyetim yok. O hazin yükten 1990’dan beri mümkün olduğunca çıkmaya çalışıyorum. Marksizmin kendisi hazin değil, hazin olan bizdik! Marks’ın, kısaca “üreten emekse, yöneten de işçiler, emekçiler olmalı düşüncesi, Paris Komünü devrimci çıkışından sonra politik bir kimlik kazandı ve proletaryanın devrim yapması, devleti ele geçirmesi, “diktatörlükle” sosyalizmi inşa etmesi komünistler için genel kabul gören bir politik destur haline geldi.

(Buna karşın, şunu da belirtmek gerekir ki, Marks’ta o konuda da katı bir yaklaşım yoktu. Misal, yazdığı makalelere Avrupa basınında yer verilmiyordu ama Amerika’da Washington Post’ta yer veriliyordu. Haftada, yayınladıkları bir veya iki makalesi için ödedikleri parayla, Marks geçimini kısmen karşılıyordu ve galiba biraz da bunundan dolayı, “Amerika’daki demokrasi Avrupa’da olsa, bizim proletaryanın devrim yapması şart dememize gerek kalmazdı” diyordu!)

Bu doğrultuda da, klasik anlamda Lenin’in Rusya’daki Ekim Devrimi, Çin’de Mao’nun Milli Devrimi ve Fidel Castro’nun Küba’daki gerilla devrimi  gerçekleşti. (Vietnam, Kore devrimleri biraz bağımsızlık devrimleridir, kanaatimce Marksizme yönelse de, klasik devrimler kategorisinden ayırmak gerekiyor.) Veya, Hitler faşizmine  karşı (Polonya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan vs) Doğu Avrupa’daki kurulan “sosyalist” yönetimler; iç dinamiklerin, halkın gerçek isteğini değil, Kızıl Ordunun  ezici gücü ile kurulmuş “Halk iktidarıydılar!”

Velhasılı, bütün bu yaşanmış deneyimler, 1990’larda son nefeslerini verdiler. Ve şunu da fısıldayarak…”BİR ŞEY YAPMAK İSTİYORSANIZ FARKLI ŞEYLER DENEYİN, FARKLI İŞLER YAPIN!”

“Parlamento sosyalist devrim için propaganda kürsüsü olmalı” lafı, bunca laf ettirdi işte! Sonuç olarak esas konumuza gelecek olursak, Türkiye hepimizin ve herkesin hayatını şu veya bu şekilde etkileyecek kritik bir seçimin arifesinde. Burda temel soru, Sol’un ne yapması gerektiği konusu. Yukarda da değinildiği gibi, sol birleşmiş gibi görünerek, aslında yine darma dağınık ve ülkenin hiç bir politika yapıcısı parti ve kurumun dikkate almayacağı bir özensizliği sergiliyor! En dinamik ve ses getirecek olgu, HDP’nin başını çektiği, Emek ve Özgürlük İttifakı. Gelin görün ki orda da, (ittifak bileşenleri) “hazine yardımı sevdası”, (“küllükte horoz olma”) görünür olma gayreti veya bilmediğimiz, aklımızın ermediği sayıklarlarla, anlamakta güçlük çektiğimi davranışlarla, bilinen ayrışmaya gittiler. Artık televizyon kanallarında Bilal’in anlayacağı dilde; aynı ittifak çatısı altında girilse bile, ayrı amblem, ayrı isimle seçimlerde oy almak, hem kendilerine, hem ittifak partilerine kaybettiriyor! Yani TİP ve EMEP, ittifak çatısı altında olsa da, 55 ilde ayrı liste çıkarıyorlarsa, zaten kendileri hiç bir şey kazanamayacakları gibi, YEŞİL SOL PARTİ (HDP)’ye de kaybettirmiş olacaklar. Peki burda kendileri açısından kazanım ne, “bakın ben de varım” çocukluk duygusunun tatmininden başka?!!! Peki, HDP 80-90 değil de 60-70 vekil çıkarsa ne olur? Dünyanın sonu olmaz elbet de! Veya tersinden söylersek, 60-70 değil de, 80-90 hatta 100 çıkarılırsa, tabii ki dünya bütün pisliklerinden, Türkiye bütün acılarından, karanlıklardan kurtulmuş olmayacak ama, önemli bir eşiği, hatırı sayılır bir güçle geçmiş olacak!

Artık karar biz seçmenlerin. “Kimin sidiği daha yukarı çıkacak” yarışına mı oy vereceğiz; yoksa gücümüzü ortaklaştırarak, küçük de olsa, olumlu bir değişimin kapısını mı aralayacağız? Bunun seçimi ve kararıyla karşı karşıyayız!

Ben kendi adıma, aynı takımda görünüyor gibi yapıp birbirimize çelme takmayalım, oyumuz boşa gitmesin diye, YEŞİL SOL PARTİ diyorum!

Sonuç olarak; Aslında bu konularda Lenin’in Ekim devrimi, Mao’nun Çin, Fideli’in 61 Küba devriminden çok, 2000’li yıllardan itibaren özellikle Latin Amerika’da oluşturulmaya çalışılan ve bir çok ülkede de önemli deneyimler ve kazanımların sağlandığı sol ittifakların incelenmesi, ordan dersler çıkarılması gerekiyor! Bu konuda yoğun olarak okuyan, yazan arkadaşlar var. Fakat, ne yazık ki sol olarak, ne kimsenin merakı var, ne de bu deneyimlerden yararlanma isteği. Karamsarlığım bağışlansın ama, bana öyle geliyor ki, bu duyarsızlık, sanki bilinçli bir tercih gibime geliyor!

About Mehmet Tas

Check Also

KÜRTLERİN TARİHİNE YOLCULUĞUM (3)-M. Taş

1.Meclis, Mustafa Kemal ve Kürt Özgürlük hareketi Balkanlar ve Ortadoğu bağımsızlık savaşlarıyla çalkalanırken Kürt ve …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com