Feminizm Üzerine-Meral Öz

Çoğu zaman sapkın bir hareket olarak kabul edilen, aşağılanan Feminizmin bugün güçlü küresel bir hareket olarak ortaya çıkması için sancılı yüz yılların geçmesi gerekti. İlk feministler, Aydınlanma ve Devrimler çağında İnsan Hakları bildirgelerini (1789 Fransız İnsan Hakları Bildirisi, 1770 Amerikan Bağımsızlık Bildirisi) imzalayan ve kadın haklarını yok sayan liberal devletlere: “Eğer bütün insanlar doğuştan özgürse, nasıl oluyor da bütün kadınlar köle doğuyor?” diye soruyorlardı. Olympe de Gouges’ın (1791) “Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”ni ilan ettiği için “kadın cinsine yakışmayacak biçimde politika yapmak”la suçlanarak giyotine gönderilmesiyle (1793) ilk siyasi feminist eylem başlamıştır. “Kadınların giyotine gitme hakları varsa oy verme hakları da olmalıdır” diyen Olympe de Gouges’ın ardından M.Wollstonecraft, feminizmin klasiklerden olan “Kadın Haklarının Savunusu” adlı yapıtını yayımlamıştır.

Feminist hareket, ilk feministlerin hatıralarını tarihselliğinde hep canlı tutmak çabasında olmuştur. “Feminist” (femme) terimi muğlaklık içermesine rağmen, “hareketin bir tarihi olduğunu teyit etmek ve eski feminist hareketle siyasi bağlantısını vurgulamak” için tüm feministlerce kabul edilmiştir.

Kadınların özgürlük hareketi olarak tanımlanan feminizm, “biyoloji kader değildir” sloganıyla üç ana akım olarak süregelmiştir. Birinci dalga, toplumsal cinsiyet eşitliğini savunmuş; ikinci dalga, cinsiyet farklılığına (bastırılmış) odaklanmıştır. Üçüncü dalga ise cinsiyet/ toplumsal cinsiyet ile iç içe geçmiş etnik, ırksal, eğitim, cinsel yönelim gibi kategorilerin kesişimselliğini esas alarak birlikte mücadele pratiklerini geliştirmeye yönelmiştir.

Eşitlik Feminizminin en önemli temsilcisi Simone de Beauvoir, “İkinci Cinsiyet”te şöyle der: “kadın doğulmaz, kadın olunur. Hiçbir biyolojik, psikolojik ya da ekonomik yazgı yoktur ki, dişi insanın toplumda büründüğü figürü belirlesin: kadın diye tanımlanan bu yaratığı, erkek ve hadım arası bu ürünü üreten medeniyetin bütünüdür.” Kadınlığın tarihsel, kültürel ve toplumsal olarak yapılandırıldığı bir durum; erkekliğin ise tarihsel bir düşünce olduğunu savlar. Biyolojik cinsiyet/toplumsal cinsiyet ayrımını açımlayarak kadınlığı yaratanın doğa değil uygarlık olduğu saptamasını yapar. (1970’ li yıllarda toplumsal cinsiyet kavramı feministlerce bir anahtar işlevi görmüştür.) Beauvoir biyolojik olarak erkek cinsiyetini değil, toplumsal olarak konumlanmış erkekliği sorun olarak görür. Bu konumlanışta toplumsal cinsiyetin (kadının ikinci cins olması) erkek egemenliği tarafından kurulmuş olduğu tesbitiyle, tarihsel “erkek egemenliği”ni (ataerkilliği) hedefler. Beauvoir Ebedi Öteki olarak konumlanan kadınların özgürleşmesini, “eşitlik içinde farklılık”ı, eşitlik-özgürlük zemininde düşünerek kadının tüm bağımlılıklarından kurtulması olarak öngörür.

Farklılık feminizmi, kadınların bastırılmış, görünmez kılınan farklılıklarını yapısalcılık, psikanaliz ve dilsel sistemler içinde inceler, sorgular. Farklılık feminizminin en önemli temsilcisi Luce Irıgaray, kadınların ataerkil düzendeki konumlarını “taklit” ve “uyum gösterme”; “benzeme” ve “maskelenme” terimleriyle düşünmüştür. Kadınlar, kendilerini korumak için, (tıpkı hayvanlar gibi) “ataerkil düzenin görünürdeki doğallığını taklit etmek, asli farklılıklarını gizlemek zorunda kalırlar.” “Erkek gibi” olmaya çalışarak eril düzene ayak uydurmaya çalışırken, ‘eril öznelliği tamamlayıcılık’ işlevini üstlenir ve kendi öznelliklerinden mahrum kalırlar. lrigaray’a göre, olumlu tanımlanan erilliğe karşın; kadına olumsuzluk rolü verilir.

Fransız feminist Monique Witting, Simone de Beauvoir’ın kadının bir mit olduğu düşüncesinden hareketle bu mitin yıkılması gerektiğini işaret eder: “Kadınların gördüğü baskıya materyalist feminist bir yaklaşım, kadınların “doğal bir grup”/ “özel bir türden oluşan ırksal grup, doğal olarak algılanan grup, bedenleri içerisinde madden kendine özgü olduğu düşünülen insan grubu”  olduğu düşüncesini yıkar. Materyalist feminist bir yaklaşım, kadınların nesnesi bulunduğu kadın-erkek bölünmesinin politik bir bölünme olduğunu açığa vurur ve bizlerin ideolojik olarak “doğal bir grup” bünyesinde yeniden inşa edildiğimizi gösterir.”

Witting, “kadın miti” ve kimliklerin karmaşık mitsel inşasına ilişkin görüşü, Colette Guillaumin’ın çalışmalarına dayandırır. Baskının nedeni ya da kaynağı olarak gördüğümüz şeyin, aslında yalnızca baskı uygulayanın bıraktığı iz” olduğunu ve söz konusu izin baskıdan önce gelmediğini vurgular. “ Guillaumin, siyah köle ticaretinin sosyo-ekonomik gerçekliği ortaya çıkmadan önce, ırk kavramının olmadığını, en azından modem anlamıyla var olmadığını, zira bu kavramın aile şecerelerinde uygulandığını göstermişti. Irk kavramının siyah-köle ticaretinden sonra siyasallaşıp toplumsallaştığını hatırlatır. ‘Siyah olarak görülüyorlar, dolayısıyla siyahlar; kadın olarak görülüyorlar, dolayısıyla kadınlar.’ Ancak, böyle görülmeden önce, bu şekle sokulmaları gerekliydi.

“Cinsellik ve toplumsal cinsiyet yapılarıyla oluşan “kadın”ın ” sadece heteroseksüel düşünce içinde anlamlı bir kategori olduğunu belirten Witting, lezbiyenliğin mevcut cinsel kategorilerin ötesinde özgürce yaşanılacak tek toplumsal biçim olduğunu dile getirir. Bireyin özgürleşmesi için arzunun serbest bırakılması ve toplumsal cinsiyetin toptan iptal edilmesini savunur.

“Queer” kuramcılardan Judith Butler, “Toplumsal Cinsiyet Belası” adlı eserinde biyolojik cinsiyet/toplumsal cinsiyet ayrımını, iktidarın tabi kılma pratikleriyle toplumsal cinsiyeti nasıl yeniden ürettiğini sorgular. “Bela Bedenler” de; cinsiyetin cinsiyetçilik tarafından inşa edildiği gibi ırkın ırkçılık tarafından, eşcinselliğinde homofobi tarafından (tamamiyle olmasa da) yapılandırılıp iç içe geçtiğini; tüm bu kurgusal düzlemler arasında kesişimselliğin düşünülmesini önerir: “Tarih bir dışa atma (abjection) tarihidir. Tarih norm olan bedenleri inşa ettiği gibi, birtakım bedenleri de dışarı atar; onları anlaşılırlığın sınırında konumlandırır.”

Başlangıcından bugüne feminizmin, feminist kuramdaki iki ana damara göre biçimlendiği görülür: kadınların ayrı değerlere sahip kültürel bir grup oluşturduğu (kültürel feministler) kadın merkezci görüş ve buna karşı çıkan diğer akımlar. İkinci dalga feminizmi farklılığı öne çıkarır. Farklılık feminizmi de eşitlikçi feminizm gibi bir “kadın” kimliği olduğunu varsayar. Üçüncü dalga feminizm içinde ortaya çıkan tartışma ise kadın merkezci görüş ile postmodernist olarak nitelenen feminist akımlar arasındadır.

Feministler aralarında,  “farklılık mı/ eşitlik mi” ikilemini ikili karşıtlıkların ( düalizm) ötesinde çalışmalarla aşmaya çalıştılar; çağdaş feminist ve queer kuramlarıyla ilgili deneyim, kimlik ve öznelliklerle ilgili tartışmalar sürse de feminist kuramların toplumsal projeler olduğu konusunda hemfikirdirler.

Feministler toplumsal düzene karşı yalnızca hakları ve talepleri için mücadele etmezler. Bütün kimlikler gibi sadece kurgulanmış bir kimlik olan Kadın’ın tarihsel, toplumsal, kültürel ve siyasal alanlardaki toplumsal cinsiyet kategorilerini, iktidar ilişkileri ağı içinde sorgulayıp işlemez hale getirilmesini hedeflerler. Ataerkil sistemin erkek egemenliğini sürekli kıldığı ulus-devlet yapılarını (askerlik, vatandaşlık, aile gibi) sorgulayarak, ekoloji, militarizm karşıtlığı ve halkların dayanışmasını içeren demokratik politikalar üretirler.

Feminizmin öznesinin feministler olması diğer kadın hareketleriyle ortak talepler için bir araya gelmeye engel değildir. Feministler ortak politik hedefler için, diğer toplumsal gruplarla, “kimlikler” ile (özcü kimliklerin dışında) birleşilebilecek her kesimden kadınla ve hegemonik erkekliğin dışındaki erkeklerle ortak işbirliği ve dayanışmanın yollarını arar. Feminist politikalar açısından kesişimselliğin doğru bir zemine oturtulması önem kazanmaktadır. Farklı “kimlik”ler ve gruplarla sadece ayrımcılık ve ezilme zemininde değil, bulundukları iktidar ağları (yapısal, hegemonik, bürokratik) içindeki konumlanışlarına göre değerlendirilmeler yapılması önem kazanmaktadır.

Feminizm, “Bütünüyle Ötekine” beslenen ütopyacı umudu taşır. Cinsiyetlerin bilinen anlamlarını yitirdiği, öznelliğe ulaşmış özerk bireylerin evrensel eşitlik idealinde birleştiği ”yeni bir dünya tasavvurunu” kapsar.

About Mehmet Tas

Check Also

Köşelerden Bir Demet (275)-Cavlı Çulfaz

“Burjuvazi tarihte son derece devrimci bir rol oynamıştır. Burjuvazi, iktidara geldiği her yerde bütün feodal, …

One comment

  1. Yazıdan “Feministler toplumsal düzene karşı yalnızca hakları ve talepleri için mücadele etmezler. Bütün kimlikler gibi sadece kurgulanmış bir kimlik olan Kadın’ın tarihsel, toplumsal, kültürel ve siyasal alanlardaki toplumsal cinsiyet kategorilerini, iktidar ilişkileri ağı içinde sorgulayıp işlemez hale getirilmesini hedeflerler. Ataerkil sistemin erkek egemenliğini sürekli kıldığı ulus-devlet yapılarını (askerlik, vatandaşlık, aile gibi) sorgulayarak, ekoloji, militarizm karşıtlığı ve halkların dayanışmasını içeren demokratik politikalar üretirler.“

    Feminizm üzerine kapsamlı bir haritalandırma. Üzerinde düşünülecek çok yönü var. Bu konuda yeni yazılarla içeriğin ayrıntılı işlenmesi de önemli olacak bence.
    Sevgili Meral’in yeni yazılarını merakla bekleyeceğiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com