2024, 8 Mart’ını karşılarken: Kadınlar Vardır*-Fergül Yücel

Henüz Cumhuriyet Halk Fırkası (CHP)bile kurulmamıştı. Milletin iradesini temsil edecek ve cumhuriyetin müjdesi sayılabilecek  TBMM’nin açılışının hemen ardından Nezihe Muhiddin’in önderliğinde 13 kadın 15 Haziran 1923’te  Kadınlar Halk Fırkası’nı kurdular. Tüzüklerinde kadınların siyasi haklarının zarureti, eğitim ve meslek edinme hakları vurgulanıyor ve hatta nasıl cephede, cephe gerisinde savaştıysa savaş durumunda da askere alınması gibi maddeler yer alıyordu.

Dokuz ay boyunca yasallaşması için beklendikten sonra gelen yanıt ” 1909 tarihli seçim yasasına göre kadınların seçme ve seçilme haklarının olmadığı” idi! Arka arkaya Atatürk devrimlerinin yapıldığı tarihlerde kadınların siyaset alanından uzak tutulmaya çalışılması ironiktir. Yani “yapılması gereken bir şey varsa biz yaparız” zihniyeti. Partilerinin çalışmasına izin verilmeyen kadınlar, bu kez “siyasi olmadıklarını” belirttikleri Kadınlar Birliği’ni (Türk Kadınlar Birliği)kurarlar. Burada yine seçme –seçilme hakları hariç kadınların eğitimi, meslek sahibi olmaları, analık ile ilgili haklarını, çok eşliliğe karşı medeni kanunda yer almasını istedikleri haklarını dile getirmişlerdir. Ancak Nezihe Muhiddin Kadın Yolu dergisinde seçme seçilme ve siyasi haklar konusunda yazılar yazmaya devam ediyor, 1925’te yapılacak seçimlerde meclise kadın vekil sokmak için var gücüyle çalışıyordu. Kadınlara seçme hakkı verildi mi, alındı mı tartışması o dönemdeki Nezihe Muhiddin, Suad Derviş, Halide Edip Adıvar’ın “kadınların siyasi alanda temsili” için verdikleri mücadeleyi görmezden gelmek demektir. Bu mücadeleler sonucu ancak 5 Aralık 1934’ te TBMM kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanındı. Böylece 8 Şubat 1935 seçimlerinde 18 kadın milletvekili meclise girebildi.

Bugün gelinen noktada, 2023 seçimleri sonucu 28. Dönem meclisin yüzde sekseni erkek. Malesef önümüzdeki ay sonu yapılacak olan 2024 yerel seçim sonuçları bu dengesizliği giderecek gibi gözükmüyor. Bu da somut olarak gösteriyor ki nüfusun yarısını oluşturan kadınların hala siyasal alanda temsil edilmesinin önünde pek çok farklı engeller hüküm sürmeye devam ediyor. Bu engellerin başında Osmanlı devletinin son yıllarında belirginleşen, Cumhuriyetin ilk yıllarında sesini yükselten kadın hareketinin, kadınların toplumda eşit bireyler olarak, varoluşlarını duyurmalarından itibaren günümüze kadar siyasal alanlardaki kurumsal engeller gelmektedir. İkinci önemli engel; ülkemizin yeniden kuruluşu ile benimsenen kapitalist kalkınma modeli  ile, bu sistemin fıtratında olan patriyarkal, erken egemen karakter zaten feodalitenin ve İslam kültürünün hakim olduğu toplumda ziyadesi ile karşılığını bulmuş olması. Üçüncü engel; Cumhuriyet tarihi boyunca, iktidarı  elinde tutan  ekonomik güçlerin desteklediği hükümetlerin , ekonomik, siyasi ve toplumsal hoşnutsuzluk  çıkmazlarında siyasi erki ellerinde tutabilmek için diktatoryal sivil ve askeri rejimlerle demokratik  hareketleri askıya almalarıdır. En son örnek 12 Eylül askeri darbesi arefesinde ilk kapatılan dernek ilerici kadınların derneği (İKD)olmuştur.

Engelleri aşa aşa kadınlar geliyor

Çok iddialı gibi görünebilir ama Türkiye’de tüm engellere rağmen demokrasi ve sınıf mücadelesinin başında kadın hareketleri geliyor. En azından şu sebepledir ki üzerindeki türlü baskı ve engellemelere rağmen, askeri rejim (1980’ler) yıllarında feminist hareketin yükselişini görüyoruz. Günümüzde tek adam rejiminin diktatoryal koşullarında, siyasal İslam’ın baskıcı ve ayrımcı politikasının en çok da kadınları etkilediğini koşullarda kadınlar seslerini her alanda duyurmaya çalışıyor. Eğitim sistemindeki Çedes (Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” protokolüne, medeni kanunda getirilmek istenen gerici kanunlara karşı çıkıyor, Cedaw ( Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi,19 Ocak 1986) ve İstanbul Sözleşmesi gibi kadınlara karşı her türlü ayrımcılığı engelleyecek, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayacak yasal haklarını savunmak için yasa koyucu siyasal alanda mücadelelerini sürdürüyor. Diğer taraftan son 10 yılda çığ gibi büyüyen çevre hareketlerinde topraklarına, meralarına derelerine sahip çıkanların en önünde kadınlar yürüyor. Gebze’de Flormar kozmetik fabrikasının sendikalaşmak isteyen çoğunluğu kadın olan  işçilerinin 297 gün süren direnişinin başarıyla süren mücadelesi, ETF tekstilde işten çıkarmalara karşı  direnen kadınlar, İzmir Dikili’de Avrupa’nın en büyük seralarından olan Argobay Seracılık’ ta sendikalaşma ve işten çıkarmalara karşı hakları için mücadele eden kadınlar, Urfa’da uluslararası firmalara ürün veren çoğunluğu kadın olan Özak Tekstil’deki süren direnişler, kadınların hak arama mücadeleleri içinde  kararlılıkla yer aldığını gösteriyor. Ve tüm bu hareketler feminist hareket için, kadınların toplumsal cinsiyet ayrımcılığına karşı, siyasal, ekonomik, kültürel her alanda kendilerinin yaşamında söz sahibi olma haklarını yaşamın içinde deneyimleyerek kazanacağına dair güzel gelişmelerdir.

Burada mesele kimin daha çok “toplumsal mücadelenin öznesi” olup olmadığı değil. Dünya nüfusunda olduğu gibi ülkemizde de toplumun yarısını oluşturan kadınların, gündelik hayatlarını ve geleceğini ilgilendiren yaşamları hakkında söz söyleme ve karar alma isteğidir. Haklı ve adil olarak hakkını kullanmasının önünde engel teşkil edilmemesidir istenen. Ve bu hakkın verilmeyeceğini ve kendi mücadeleleri ile alınacağını deneyimleriyle öğrenmektedir kadınlar.

80 öncesi ve 80 sonrası kadın hareketi

Savaştan zayıf ve yorgun düşmüş ülkede, ekonomik ve toplumsal hayatta kapitalist kalkınma modeliyle, kadın emeğine daha çok ihtiyaç duyulmuştur. Kapitalizmin gelişmesiyle hızla artan fabrikalar, üretim alanları, hizmet sektörü ile aynı zamanda hızlı kentleşme, toplumsal her alanda, her meslekten kadının çalışma hayatına katılmasını sağlamıştır. Bu koşullar, işçi sınıfı ve emek mücadelesini geliştirdiği gibi, kadınlarda da hak arama, haklarının farkına varma, toplumdaki eşitsiz konumunu hissetme gibi bir farkındalık başlatmış oldu.

1960’lar dünyasındaki toplumsal hareketlilik Türkiye’de de etkisini göstermişti. 60′ lar anayasa değişikliği ile birlikte demokratik hareketliğin, örgütlülüğün arttığı yıllarda yapılan 1965 seçimlerinde kurucu başkanının kadın olduğu (Behiç’e Boran) sosyalist bir parti(TİP) 15 milletvekili ile mecliste demokrasi ve emek hareketinin temsilcilerini taşıdı. 68 ve 70’li yıllarda yükselen demokrasi ve emek hareketinin önü 71 cuntası ile kesintiye uğradı. Ancak gerek 60’larda gerek 70’lerdeki işçi sınıfı hareketlerinin içinde görünürlüğü cılız da olsa çok kadın bu mücadeleler içinde vardı.  1973-1975 yılları siyasi arenada hareketlilik arttı; işçi sınıfı, kadın ve gençlik hareketlerinin örgütlülüğünün yükseldiği bir dönem oldu.

1975 yılında Meksika’da düzenlenen BM Dünya Kadın Konferansı’nda çok önemli kararlar alındı. Üye ülkelerin hükümetlerinin kadın sorunlarına yoğunlaşması, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesine karşı çağırı yapıldı ve 1975-85 yılları kadın 10 yılı ilan edildi. 67 devlet bu yasaları çıkarırken Türkiye ancak 1984 yılında imzaladı. On yıl önce 1975 yılında kurulmuş olan İlerici Kadınlar Derneği (İKD) ve 80’li yıllarda görünür adımlar atan feminist kadın hareketinin bu konudaki payını atlamamak lazım.  Ülkemizde hala, 1979 da kadınlara karşı her türlü ayrımcılığı yok edilmesi sözleşmesi CEDAW’ın yasada güvence altına alınması ve uygulanmasının önündeki engellerin kaldırılması mücadelesi devam ediyor.

1980 öncesi 4 yıl gibi kısa bir sürede, 33 şube,35 temsilcilik, 10 bin üye ve 30 bin dağıtılan “Kadınların Sesi” gazetesiyle Türkiye’nin en yığınsal kadın örgütü olan İlerici Kadınlar Derneği (İKD)toplumda özellikle emekçi kadınların özlük hakları ve pek çok alanda taleplerinin duyurulmasını sağlamıştı. İşçi sınıfının siyasi örgütünün politikasına bağlı ve onun izdüşümü çizgisindeki yapısı nedeniyle dünyadaki feminist kadın hareketine mesafeli durmuştu İKD. Ancak bu mücadele içinde pişen, farkındalıkları artan kadınların dünya feminist hareketini izleme şansı oldu. Kendisi için adil, eşit insan hakları meselelerini geleceğe ertelemeden “bugün- burada” gerçekleştirme taleplerini bağımsız, kendine özgü yöntemlerle, sokaklara taşıması 1980 sonrası ve özellikle 1990’larda yükselen feminist hareketle mümkün oldu. Bu dönemde toplumsal yaraların en acıtanı olan dayağa karşı, tacizlere ve kadın cinayetlerine karşı kampanyalarla çok sayıda kadın sokaklara döküldü. Toplumsal alanda ve ev içlerinde kadınları susmaya zorlayan, şiddetin görünür kılınması çok önemli bir kazanım oldu. Elbette kadına şiddet bitmedi ama, kadınlar bugün yakın tarihteki konumlarına kıyasla toplumsal konumlarına, cinsiyet eşitsizliklerine, şiddete ve baskıya karşı daha duyarlı ve her şeye rağmen itiraz bilincini, deneyimini kazandılar.

Türkiye sol sosyalist hareketi içinde “feminist” harekete hala patriyarkal alışkanlıklarla mesafeli yanaşılmakta olduğu görülüyor. Hala yüzyıl öncesinin “Kadınların kurtuluşu sosyalizmdedir” klişe şiarı ile kadınların işçi sınıfı partilerinden ayrı örgütlenmesine karşı, “mücadeleyi böldükleri” düşüncesi hakim. Feminizmi kadınların erkeklere karşı verdiği mücadele gibi görecek kadar, konuya Fransız kalmış devrimciler var. Elbette bu sadece sol cenah erkekleri için değil, aralarında çok olmamak üzere bu şekilde düşünen devrimci kadınlar da var.  Oysa 2. dalga feminist hareket dünyanın birçok ülkesinde toplumların demokrasi, özgürlük bağımsızlık ve sosyalizm mücadelesinde önemli mevzilerde, toplumsal devrimlerin özne adayları içinde yer alıyorlar. Toplumların devrimci dönüşüm mücadelelerinde sınıf hareketinin içinde ve yanında erkeklerle omuz omuza mücadele etmiş kadınlar artık yedek güç, arka destek, cephe gerisi, ikincil işlerde görünmek değil, her aşamada kendi yaşamını kuruculuktaki karar mekanizmalarında eşit söz hakkı istiyor. Bunu anlamak için dünyadaki ve Türkiye’deki feminist hareketlere, kadınların mücadeledeki kararlılığına, yer alma şekillerine daha yakından bakmak gerekir.

Özellikle 8 Martlarda her türlü baskı , engelleme koşullarına rağmen sokakları, alanları  dolduran kadınları görmek, sesini duymak bakış açımızı genişletmeye yardım eder. Yüzyıllardır tarihinden, kültürüne, ekonomisine toplumun her alanında( sınıfsal alan da dahil) patriyarkal, erkek hükümranlığında yaşadığı hayat deneyi olan kadınları anlamak için şimdi biraz da onların gözünden,

“kadın bakış açısından” yaşamı görmek lazım. Toplumsal cinsiyet mücadelesi veren kadınların toplumsal değişim mücadelesi içindeki yerini anlamak, algıları açmak için iyi bir fırsattır 8 Martlar.

Her 8 Mart’ta resmi kurumlar, partiler, şirketler ve basın türlü çeşit kutlamalar peşinde. Alışveriş piyasaları canlanıyor. Annelere, kız kardeşlere, sevgililere ve eşlere çiçekler, hediyeler, güzel sözler, gönül almalar furyasında bir dakikalığına duralım. Öncelikle tamamen kişisel olarak, özel aile hayatımızda ve toplumsal alanımızda kadının insan hakları konusunda ne kadar adiliz,  eşit haklarının gasp edildiğinin , cinsiyet ayrımcılığının ne kadar bilincindeyiz? Bunları düşünmek  2024 8 Mart’ı için iyi bir adımdır.

Fergül Yücel

( 26.02.2024)

*Yazının devamında “Dünyada Feminist Harekete Bakış”, “Türkiye’de İKD ve Kadın Hareketleri”,  “Türkiye’de Feminist Hareketler” konuları olacak.

About Mehmet Tas

Check Also

DOĞRUDAN DEMOKRASİ NEDİR? – Alişan Özdemir

Demokrasi sistemi, birincil olarak toplumun ve toplumun etkinliklerinin yönetimi alanında monarşi ve oligarşi sistemlerine karşı …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com