MARAŞ KATLİAMI, POGROM VE SOYKIRIM* Hasan Şükrü Dal-Orhan GAZİ ERTEKİN

MARAŞ POGROMU HALA SÜRÜYOR VE ŞU ANDA HAYATTTA OLMAYANLAR

Maraş Katliamı, sadece bir toplu cinayetler serisi değil gerçekte sürekli birbirini tamamlayan cinayet, göç ve işkencelerin toplam hikayesinden ibarettir. Peki, cinayet, göç ve işkence sarmalı bize neyi anlatmaktadır? Toplumsal şiddet ile devlet şiddetinin birbirini doğruladığını mı? Cinayetlerin resmi işkencelerle devam ederek bir devlet protokolüne dönüştüğünü mü? Peki, bu şiddet mekanizması hedef aldığı her politik topluluğu cinayetlerle, zorunlu göçlerle ve işkencelerle ezip geçerken hakikatte nasıl bir siyasal yapıyı inşa etmektedir? Ve sadece açık şiddeti ile değil işkenceleri ve arkasından hukuk ve yargı araçları ile katliamları bir “muammaya” dönüştürerek kendi politik çıkarlarının bir zeminine dönüştürmesi nasıl açıklanabilir?

Yukarıdaki soruların cevaplarını da kapsayacak şekilde Türkiye’nin toplum ve devlet olarak şiddet ile ilişkisinin anlaşılabileceği temel gündemlerden birisinin de Maraş Katliamı olduğu kanaatindeyiz. Buna karşılık tıpkı Sivas Katliamı’nda olduğu üzere Maraş Katliamı’nda da yaşanan şiddetin politik ve hukuki nitelikleri üzerine yeterli biçimde değerlendirilme yapılmadığını tespit ederek yazımıza başlamak isteriz. Adalet arayışları ve yargısal takipler bu nedenle çoğu zaman yanlış bir zeminde ilerlemiş veya ilerletilmiştir. Bir şiddet türü olarak katliamın Türkiye’nin tarihsel geçmişindeki yeri nedir? Nasıl adlandırılmalıdır? Nereden doğmuştur? Faillerin bireysel olandan siyasal sisteme kadar uzanan şiddet fiilleri nasıl anlaşılmalıdır? Ve Türkiye’nin iktidarlarının, kurumlarının ve yargısının bu şiddet ile ilişkilenme biçimi nasıldır? Bu temel sorular ne Sivas Katliamı ne de Maraş Katliamı bağlamında cevaplanmıştır. Katliamın siyasi ve hukuksal tasnifi ciddiyetle tartışılmamış, işlenmiş bir adli strateji ortaya konmamıştır. Bunun sebebi ise Katliamı yaratan, besleyen ve fiile dönüştüren güç ve güçlerin doğru değerlendirilmemiş olmasıdır.

Maraş Cumhuriyete Karşı Kalkışma mıdır?

Kabaca bakıldığında Maraş Katliamı bugüne kadar “Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı kalkışma” veya aynı anlama gelmek üzere “Cumhuriyet’e karşı kalkışma” veya “Ülkücülüğün şiddet tarihinin acı bir sayfası” veya “Halkların kırdırıldığı bir oyun” gibi farklı biçimlerde yorumlanmıştır. Bunlara göre Maraş’taki vahşet bir defa iktidar partisine karşı yapılmıştır. İkinci olarak Ülkücüler tarafından planlanmıştır. Ve üçüncüsü ise halkların birbirlerine karşı nefreti harekete geçirilmiştir.

Biz bu yaklaşımların Maraş Katliamı’nı ve orada yaşanan şiddet gerçeğini anlamayı mümkün kılmadığı gibi, tersine, engellediği kanaatindeyiz. Türkiye’de katliamlar ile gerçek anlamda hesaplaşmanın ve davayı doğru bir hukuki zeminine yerleştirmenin ilk adımının katliamın doğru adlandırılması ve anlaşılması olduğu kanaatindeyiz.

Katliam, İşkence ve Göç

Bir defa, yukarıdaki geleneksel yaklaşımda birkaç temel yanlış vardır. Birincisi Maraş Katliamı’nın icrası ve sonuçlarını bazı kişi ve grupların sadece üç dört günlük cinayetleri olarak anlamak oldukça sorunludur ve katliamın gerçek sonuçlarını görmekten uzaktır. Yerel sol-sosyalist, Alevi ve Alevi-Kürt toplulukların kitlesel olarak topraklarından sürüldükleri, birbirini besleyen olaylar zincirinin sadece bir halkasıdır. Göç ve işkence bu cinayetlerin devamı olarak ele alınmalıdır. Dahası katliam yargılamalarının gerçek olay yargılamasından çıkıp iktidarların siyasi fantezilerine kadar uzanmasını da bu sürece eklemek gerekir. İkinci yanlış ise yine bu anlayışın bir başka sonucudur: Katliamın doğrudan devlet iktidarına ve siyasal sisteme kadar uzanan niteliği göz ardı edilmektedir. Bu nedenle, bu geleneksel yaklaşımlar, katilin bulunmasını ve adaletin gerçekleştirilmesini sağlayacak sorular ve cevapları taşımamaktadır. Maraş Katliamı’nda bireysel ve gündelik şiddetten doğrudan siyasal sisteme (polity) kadar uzanan ve orada tamamlanan bir şiddet döngüsünden bahsedilmelidir.

Buradan bakıldığında bizce Maraş Katliamı bir “pogrom” olarak gerçekleştirilmiş ve işkence, göç ve mağdurun kriminalleştirilmesi gibi eylemlerle tamamlanarak uzun vadede “soykırım”a dönüşmüştür. Tıpkı Sivas Katliamı gibi. Kaldı ki Sivas Katliamı da Maraş Katliamı’nın uzayan halkalarından başka bir şey değildir.

Pogromlar Ülkesi

Biz Maraş Katliamı’nın gerçekte bir pogrom olduğu kanaatindeyiz. Türkiye şiddet ve katliamlar bahsinde tıpkı Rusya, ABD ve Almanya örneğinde olduğu gibi bir pogrom ülkesidir. Türkiye de dahil her üç ülke açısından bu durum katliamların “siyasal sistem”in bir parçası ve hukuk düzeninin işlevsel alanlarından birisi olduğu anlamına gelmektedir. Bu yönüyle Türkiye yarı resmî bir “apartheid rejimi” niteliği taşımaktadır.

Maraş Katliamı Bir Pogromdur!

Tıpkı Sivas 2 Temmuz 1993 gibi 19-26 Aralık 1978 de bir katliam değildir. Bir pogromdur. Aradaki fark ise şiddetin “kamusal” destek, kurumsal müdahale ve toplumsal hazırlıklarının bir arada ve birlikte yürütülmesidir. Pogromda şiddet hareketleri genellikle yasalar (örn. ırk yasaları), kurumsal destekler (resmi görevlilerin tutarlı ve sürekli dahli) ve toplumsal taleplerle (lincin meşrulaştırılması) devam ederek kalıcı ve sürdürülebilir bir “siyasal sistem”e dönüşür. Dolayısıyla katliamdan daha fazlası vardır pogromda…

Sivas Katliamı’ndan örnek vererek anlatalım: Örneğin, devlet görevlileri ile sokakta “karşılaşma” halini verebiliriz. Şöyle diyeyim: Hak mücadelesi için sokağa çıkmanın çok zor ve “bedel” gerektiren bir eylem olduğuna dair bilgilerimiz ile bir cinayet ve katliam için sokağa çıkmanın ne kadar kolay olduğuna dair tecrübelerimiz arasında oldukça geniş bir “siyasal ve hukuksal ders” yer alıyor Türkiye’ye dair. Bizi bu soruya en çok iten “şey”in bir katliam, Sivas Katliamı olduğunu gayet iyi biliyoruz. Bırakınız sekiz saati, on beş dakika boyunca hak talebiyle sokakta yürümenin ne kadar zor olduğunu hepimiz pek iyi biliriz. Ama sekiz saat boyunca devlet görevlilerinin refakatıyla kuşatılmış olmanın ne olduğu da pek iyi öğretilmiştir. Devletin on beş dakika boyunca karşınızda olmasının sonuçları ile sekiz saat boyunca yanınızda olmasının getirdiği sonuçlar bize bu devlet, bu devletin kurumları, hukuku ve yönetim stratejileri ile toplumsal işlevleri konusunda pek çok bilgiyi bir anda sunabiliyor. Benzer bir durum Maraş Katliamı’nda da geçerlidir. Saldırı altında çok sınırlı araçlarla kendilerini korumaya çalışan Yörükselim Mahallesi’nde saldırganlarda bir şüphe yaratmak için soba borusu içinde ruhsata tabi tabanca ile ateş edildiğinde jandarmanın gelerek “top silahı” araması yaptığını bir bilgi olarak aktaralım. Şehir, dışardan gelenlere karşı askeri güçlerle kuşatılırken içerde katliamın yayılmasına müdahale edilmemesini de hatırlatalım.

Bu açıdan bakıldığında şiddet ile “kamu” arasındaki bu bağ fark edilmez ise çok şey birbirine karışır. Şiddet ile hukuk arasındaki bağ görülmezse de gene her şey bulanmaya başlar… Kaldı ki göç ve işkenceler, katliam sürecindeki şiddetin resmi bir protokole dönüştürüldüğü evrelerdir. Mağdurların göç ettirilmesi ve aylar süren işkencelerden geçirilmeleri ilk toplu cinayetler serisinin bir “kamusal” projenin unsurundan başka bir şey olmadığını göstermektedir.

Maraş Katliamı’nda yaşanan şiddet işte tam da bu anlamda Türkiye kamusunun kuruluşu ile ilgili ve hatta ona dayanan, ondan güç alan cinayetler serisidir. Nitekim tıpkı Sivas Katliamı gibi Maraş Katliamı davasının hüzünlü seyri bu gerçeğin altını daha da yoğun biçimde çizmektedir.

Maraş Katliamı Bir Soykırımdır

Şimdi gelelim Maraş Katliamı ve soykırım meselesine. Soykırım tartışmaları, esas olarak Holocoust’un biricikliğini bir kenara bırakırsak, Amerikan ve Afrika yerlilerinin ve daha sonradan Ermeni kırımlarının tarihsel ipoteği üzerinden tartışılagelmiştir. Rwanda ve Srebrenitzsa ise soykırımların giderek güncel politik ve hukuki bir meseleye dönüşmesini sağlamıştır. Soykırım suçu bu nedenle birçok ülke ceza kanunlarında kabul edilmiş ve bu arada TCK’nın 76. maddesince de tarif edilmiştir.

TCK’nın 76. maddesi göz önüne alındığında Maraş Katliamı hedef kitlenin etnik ve kültürel yapısı ve bir organizmaya dönüştürülmesi, birbiri ile tutarlı ve günlerce süren bir nefret cinayetleri serisinin yaşanması, hatta hedef alınan etnik-kültürel gruba ait çocukların hakim etnik gruba ait kılınması çabaları bağlamında bir soykırım fiili oluşturmaktadır.

Maraş Katliamı’nı sadece bir katliam ve pogrom olarak yorumlamak bu nedenle hukuken de eksik kalacaktır. Katliamın mağdurları ölenler, yaralananlar ve onların somut çevresidir. Oysa soykırım hedef alınan politik, kültürel, etnik veya dinsel grupların bütün kuşaklarıyla ilgilidir. Bugün yaşayanlarla da ilgilidir örneğin. Canlarını kaybedenler üzerine kurulu bir katliam yaklaşımı bütün bir yaşam alanlarını kaybeden sonraki tüm kuşakların kaybını göz önüne almaz. Oysa kaybettiklerimiz sadece yaşamlarını kaybedenler değildir. Bedenleri bir canavarlık sergisine sunulan insanlar değildir. Yaşayan bütün sonraki kuşakların ruhlarını edindikleri bütün o kültür ve toprak ve coğrafya ve cemiyet köklerinden sökülmüştür. Soy birbirini takip eden cinayetler, toplu cinayetler, göç ve işkencelerle kendisini devam ettiremez hale gelmekte, yaşamlar kendi köklerinden, akrabalarından ve kendi coğrafyasından uzaklaştırılmaktadır.

Maraş Katliamı’nda 16 yakınını kaybeden Derviş Koç’un isabetle izah ettiği gibi Alevi Kürtlerin önemli bir kolunu oluşturan Kaşanlı köylülerinin hikayesi Maraş Katliamı’nı doğru bir tarihsel hikayeye yerleştirmek için oldukça verimli bir saha oluşturmaktadır. Şimdi Alevi Kürtlerin 1960’lardan itibaren nasıl bir yaşam serüvenine ve bununla doğrudan bağlantılı kaçışa mahkum edildiğini Maraş Afşin ilçesinin Kaşanlı Köylüleri üzerinden görelim: Uzun yıllardır çevre merkezlerle kopuk olarak köylerde yaşayan Kaşanlıların 1960’lardaki yerleşim eğilimleri Elbistan ve Afşin iken, 1967 Elbistan olayları onları daha büyük bir şehir olarak Maraş’a doğru sürükler. 1978 Maraş Katliamı ise bu kez yeniden köye göçü hareketlendirirken, 1980 darbesi ile birlikte yoğun bir jandarma baskısı Kürt Alevilerin tedirgin dünyasını hiçbir yere sığıştırılamaz ve teskin edilemez bir hale getirir. Sonraki süreç birbiri ardına Türkiye’nin sınırlarından bin bir yolla kaçış gerçekleşecektir. İlk kaçışın gerçekleştiği kısmi rahatlama sorunun bizzat Türkiye’nin kendisi olduğunu da kanıtlayacaktır. Fakat hatıralardan kurtulmak mümkün değildir. 1960’lara kadar kendi içine kapalı bir köy cemaati olarak yaşayan Alevi-Kürt Kaşanlı köylülerinin ara ara yükselen şiddet hareketleri nedeniyle önce ilçelerde barınamaz hale gelmeleri, sonra Maraş Katliamı ile içlerinden 16 kişinin öldürülmesi, hemen arkasından köye yeniden döndükten sonra uzman çavuşlar elinde yoğun baskı ile karşılaşıp onlarca farklı ülkeye göçleri onların tarihi kaderlerinin ekonomik bir dönüşüm ile değil toplum ve devlet şiddetinin sürekli birbirini doğrulayan tutarlı politik tutumlarıyla çizildiğini ortaya koymaktadır. Ve Kaşanlıların hikayesi artık yurtdışında da yaşamakta, yeni kuşakların hikayesi olarak da devam etmektedir. Şimdi daha iyi görebiliyor muyuz Maraş Katliamı’nın belirli bir dönem ve belirli yakınlarımızın katledilmesi ile sınırlı olmadığını? Kaybolanın sadece katledilen yakınlarımız olmadığını? Bütün yaşayanların hayatlarını alt üst eden ve gerçek anlamda bir toplumsal ve siyasal “düzen” kuran, sonraki tüm kuşakların kaderinin de belirlendiği bir tarihsel süreçten bahsediyoruz…

Maraş’ta Alevi Kürtler için yaygın kullanılan “kıran artığı” deyimi üzerinden de anlamaya çalışabiliriz bu sorunu. Belki ondan önce de çoğu zaman Ermeniler için kullanılan “kılıç artığı” üzerine birkaç noktayı vurgulayarak konuya girmek daha yararlı olabilir.

“Kılıç Artığı” ve Soykırım

Kılıç artığı, Türk-Osmanlı politik geleneğinin esas olarak Ermeniler ve gayrimüslimler ile olan toplumsal tarihlerinin temsil edici ifadelerinden birisi olarak bilinir. “Zımmi”den “kılıç artığı”na giden bu tarih “emanet” ile “emanetten geri kalanlar” üzerine kurulu bir tasfiyeler sürecini de ortaya koyar. Bununla beraber Ermeniler’in en erken isyanlarının 1780’lerdeki bir vergi itirazı olduğunu düşündüğümüzde kılıç artığı deyiminin daha erken ve “Müslim” gruplara yönelik kökenleri olduğunu düşünmek mümkün.

Bunun için belki en son kullanımından başlayabiliriz. Devlet Bahçeli’nin yakın zamanlarda Alevi kökenli Abdülkadir Selvi için “kılıç artığı” dediğini hatırlayalım öncelikle. MHP-AKP ittifak görüşmeleri sürecinde AKP’nin “gazetecisi” Selvi, Bahçeli’ye yönelik olumsuz bakışını ortaya koymuş, Bahçeli’nin bilinçaltı hemen harekete geçerek, Selvi’nin kökenini kastedip “kılıç artığı” ifadesiyle karşılık vermişti.

Bahçeli’nin bilinçdışının kaynağının Yavuz’un Şah İsmail’i yendiği savaş öncesi yaratılan atmosfer ve sonrasında çok sayıda Kızılbaş’ın kılıçtan geçirilmesi olsa gerek. Öncesinde Yavuz “İslam’da kardeş kanı akıtmanın günah olduğu gerekçesiyle Müslüman-Türk Safevi Devleti’nin yani Şah İsmail’in üzerine yürümeyi şeriat hükümlerine göre meşru kılmak için önce müftü Sarı Gorez Hamza Efendi’den, sonra da şeyhülislam İbn-i Kemal’den fetva alır.” Buna göre Kızılbaşları kesmek, biçmek, mallarına ve kadınlarına el koymak caizdir. Ondan bugüne Kızılbaşlar kesilir biçilir, fetvaya uygun olarak. Dinden çıktıkları iddiasıyla Rafizi sayılan Alevilerin kesilmesi Sünni İslam iktidarlarının yöneticilerinin de, kullarının da ortak hafızasında yerleşik olduğu açıktır.

Kılıç artığı deyiminin, buradan bakıldığında Ermeni kırımlarını aşan ve çok daha gerilere giden bir “çağırma” biçimi olduğu kanaatindeyiz. Şimdi bir de Maraş ve çevresinde kullanılan “kıran artığı”na gelelim…

“Kıran Artığı” ve Soykırım

“Kıran artığı” Maraş’ın Alevi Kürtlüğe yönelik soykırımının en dürüst ifadelerinden birisidir. Bu kadar sakınmasız bir dürüstlük ise soykırımın bir siyasi sistemin “sağduyusu” haline gelmesi ile mümkündür. Ahlaki ve hukuki bir kaygı duyulmadan sistemin kendi şiddetine “onur” yüklemesini sağlayan şey de budur. Bu açıdan bakıldığında “kıran artığı” sözü aslında birden çok şey söylemektedir. Birincisi ve çok belli olanı, “kırım”ın açık kabulüdür. Muhatabın “kalıntı” düzeyine indirildiği bir başarı da ima etmektedir: Dolayısıyla burada sadece “yenilmiş bir düşman” yoktur. Aynı zamanda düşmanın ana gövdesinin yokluğunun şiddet ve kan ile sağlandığının beyanı da vardır. İkincisi ise ana gövdeden “artık” kalanın toplumsal, siyasal ve hukuksal alana nasıl kabul edildiğine, bu kabulün ilişki ve iletişim mekanizmasına dairdir. Bir yandan asla büyüyemeyecek ve buna izin verilemeyecek, ancak “kırıntılarla” temsil edilebilecek, yeri ve konumu her an sorgulanabilecek ve masumiyetini kanıtlama zorunluluğuna maruz bırakılacak bir hayat formu tanzim edilmektedir. Diğer yandan ise Aleviliğin Türkiye’deki var olan uyumlu haliyle bile şüphe ve rahatsızlık konusu olduğunun, olacağının merkez siyasete, topluma ve hukuka tembih edilmesi gerekecektir. Sonu gelmez bir biçimde ve kan ter içinde kalarak verilmeye çalışılan “zararsızlık garantisi”nin bile işe yaramadığı yerdir burası. Siyasal alan ile hukuk düzeninin özellikle Alevi Kürtlerin ölüleriyle kendisine duvarlar ördüğüne dair bu açık sözlü beyan nelerin üstüne basarak “içeriye” dahil olabileceklerini öğreten bir tabela ve tarife de içermektedir. Basitçe ifade edersek Aleviliğin Türkiye hukuk düzeninin “dışarısı” olduğu ve toplumsal ve bireysel farklılıklarına rağmen Alevilerin sade bir “organizma” haline indirgendiğini de ortaya koyar. Bu mekanizma TCK’nın 76. maddesindeki soykırım suçunun temel unsurlarından birisini oluşturur. Bu anlamda Aleviler gerçekte Türkiye hukuk düzeninin bir “biyolojik türü”dür. Açıkçası “ırkçılığın”, daha doğru deyişle “kültürel ırkçılığın” inşa edildiği yerin de burası olması şaşırtıcı değildir. Pogrom işte bu siyasal sistem gerçeğinin üzerine oturur. Şu halde, açıktır ki “kıran artığı” zararsız haliyle bile bir huzursuzluk kaynağıdır. Devletin içine dahil edilmesinin, Aleviliğin “asli” sayılan Sünni halkın ve onların siyasal parti veya taraflarından birisinin içine kabulünün bile daima bir kırımın hatıralarının güncellenmesi ile gerçekleştiğini görüyoruz. Bu durum Aleviliğin devletin ve kurumların içindeki “lobi” veya “hizip” konumunu oldukça özel bir hale de getirir. Devletle ilişkilerinde kimi zaman yurttaşlığına kimi zaman ise “asli sahipliğine” talip olan Alevilerin açıkça “zımni” ile “devşirme” arasındaki bir toplumsal sınırın içinde bulunduklarını da gösterir.

Buradan bakıldığında “kıran artığı” bir soykırım hatırasının yeterince zararsız olduğuna bir türlü ikna olunmayan ve soykırımın “eksik” olanına dair bir güncel gözlemi ve tedbirler alanını da beraberinde getirir… Sürekli aynı dehşetin ilk ve kurucu şiddetinin hatırlanması suretiyle…

İşte yukarıdaki fotoğraflarla sıraya dizilen katliam, göç ve işkenceyi bir “devlet endüstrisi” haline getiren sürecin kısa hikayesi buradadır. Yurttaşlığın, hukukun ve adaletin etnik-kültürel ve dinsel-mezhepsel bir hiyerarşinin içinde bölündüğü, aşağıdakiler ile yukarıdakiler arasındaki eşitsiz ilişkinin yeniden üretildiği yer olmasının tarihsel kökenleri de yine buradadır.

* Bu yazı daha önce  2020 yılında Maraş Katliamı ismiyle  Orhan Gazi Ertekin tarafından derlenen kitapta yayınlanmıştır.

 

About Hasan Şükrü Dal

Check Also

KÜRTLERİN TARİHİNE YOLCULUĞUM (3)-M. Taş

1.Meclis, Mustafa Kemal ve Kürt Özgürlük hareketi Balkanlar ve Ortadoğu bağımsızlık savaşlarıyla çalkalanırken Kürt ve …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com