TKP’NİN YÜZÜNCÜ YILDÖNÜMÜ (22.YAZI) LEİPZİG YILLARIM VE HASAN ERDAL OLAYI-Cavlı Çulfaz

14 Mart 1982 günü trenle Prag’dan Leipzig’e hareket ettim. Yanımda eşim Yıldız, kucağımızda da bir bebek vardı. Prag’a veda etmeden bir süre önce BSS başredaktörü Konstantin Zarodov beni kabul edip kutladı. Yeni doğan Ferhat’ı kast ederek “теперь ты самый богатый человек в мире(sen şimdi dünyanın en zengin insanısın) dedi. 39 yaşımı bitirip 40’ıma basmışken baba olmuştum. Zarodov yoldaşın özlü sözünün anlamını zamanla daha iyi kavradım. Şimdi yeni baba ya da anne olan genç birisini gördüm mü, ben de aynı şeyi söylüyorum. Birisiyle söz çocuklardan açılmışsa ve muhatabımın çocuk sayısı birden çoksa, “sen benden daha zenginsin” diyorum.

Trene binerken valizimizi koltukların üzerindeki rafa yerleştirmemize genç bir Sovyet subayı yardımcı oldu. Kucağımızdaki kırk günlük bebeğin yanağını okşarken adını da sordu: “Ferhat” dedim. Genç Sovyet subayı, Azeriydi ve teğmendi galiba, “ooo, benimki de Ferhat” deyip bana sarıldı.

İki yıl önce Atılım’ı çıkaracağım söylenerek Türkiye’den ayrılmıştım. İki yıl sonra kendimi komünistler arasında bir çeşit büyükelçilik gözüyle bakılan Prag’da buldum. Aradan geçen yaklaşık iki yıl içinde Türkiye’de darbe olmuş, parti merkezine yeni yoldaşlar gelmişlerdi. Benden genç ve kıdemsiz yöneticiler arasında bir köşede kalmıştım. Leipzig’de ilk bir ay ne yapacağımı pek bilemedim. Değil Atılım’ı çıkarmak, Atılım’ın yazı kurulu içine bile alınmamıştım.

Galiba en eski parti üyesi olmama rağmen örgüt içinde yönetici bir sıfatım yoktu. Prag’da Barış ve Sosyalizm Sorunları dergisinde TKP’yi temsil ederken dergi redaktörleri adımın yanına parti ünvanı olarak ne yazacaklarını sorduklarında “sıradan bir üye olmaktan başka bir ünvanım yok” demiştim. “Nasıl olur, buradaki her temsilci ya parti başkanı veya genel sekreteri, ya da Politik Büro üyesi, en azından Merkez Komitesi üyesi” diyerek şaşırdıklarını belirtmişlerdi. Yirmi yıllık resmî TKP’lilik hayatımda galiba önemlice işleri sıradan bir parti neferi demeyeyim de yalın bir parti üyesi olarak yerine getirdim. Bundan da hiç demeyeyim ama pek gocunmadım.

Leipzig’e gelişimizden iki ay sonra Bizim Radyo’nun ana yorumlarını yazmaya ve Yıldız’la birlikte spikerlik yapmaya başladım. Kenan Evren’in yeni anayasa taslağını tanıtmak için çeşitli illerde yaptığı her konuşmaya ânında yanıt veriyorduk. Radyonun günlük yayınını artık sık sık yeniliyorduk.

PARTİYE HEM DIŞARIDAN HEM İÇERİDEN SALDIRI

Prag’da benden sonra TKP temsilcisi olan Hasan Erdal ise geldikten sekiz-dokuz ay sonra Çekoslovakya’dan önce Fransa, sonra Almanya’ya, oradan da İngiltere’ye geçmiş. Cunta yönetimi TKP’ye karşı amansız bir saldırı başlatmışken, o da TKP yönetimine karşı bir dizi kışkırtıcı broşür çıkarmaya başladı.

Tuhaf değil mi? Partinin en üst yönetiminden, Politik Büro’dan birisi çıkıyor, TKP ve BSS yönetimine haber vermeden sosyalist bir ülkeyi kolayca terk ediyor. Bu olay bugüne kadar bir türlü aydınlığa kavuşmadı. Söz konusu kişi, iki kapitalist ülkede, Fransa ve Federal Almanya’da kısa bir süre eğleşip, bir üçüncüsüne, İngiltere’ye gelip yerleşiyor. Bir süre İşçinin Sesi grubuyla birlikte oluyor. Askerî rejim bütün partiye saldırırken, Hasan Erdal parti yönetimini yerden yere çalan broşürler çıkarıyor. Sonra nasıl birdenbire geldiyse yine geldiği gibi Yörükoğlu’nun yanından da sessiz sedasız ayrılıyor. Ondan sonra da siyaseten ne yapıp yapmadığı bilinemiyor.

HASAN ERDAL’I NE ZAMAN TANIDIM?

Ankara İl Komitesi üyeliği görevini bırakıp partinin yasal yayınlarının sorumlusu olarak İstanbul’da çalışacağım belirtilmişti. Eylül 1976’da eşimle birlikte İstanbul’a geldim. İstanbul’da parti adı Hasan Erdal olan bir yoldaşa bağlı olarak çalışacağım söylendi. Hasan Erdal, partinin yasal yayınlarının sorumlusu olacağımı belirtti. Politika gazetesi, Ürün dergisi ve Konuk yayınlarını yöneten yoldaşlarla parti ilişkisi bana verildi. Buna daha sonra, Görsel Sanatçılar Derneği, Sanat Emeği dergisi ve Temel Dağıtım’daki yoldaşlarla ilişkiler eklendi.

 1976 yılı sonunda Politika gazetesinde henüz bir tek TKP’li yoldaş vardı. Kendisiyle ikinci görüşmemizde bu yoldaş bana dedi ki: “Hasan Erdal, DİSK’ten bazı arkadaşlarıyla birlikte dün akşam gazeteye bir baskın yaptı. Gazetedeki İSTA Ajansı ortaklarından Osman Saffer Arolat’ı ve daha birkaç personeli kapı dışarı ettiler.”

Nasıl olur? Ben İstanbul’a geleli henüz on gün olmuş ve gazetenin parti adına politik sorumlusuyum. Ne ki partinin en üst düzey politik büro üyesi, yanına birkaç kişi alıp bana ve gazetedeki tek partili yoldaşa hiç haber vermeden bazı gazete çalışanlarını gelip zorbalıkla gazeteden atıyor.

Partide kendisine bağlı olacak çalışacağım Hasan Erdal nam yoldaş, meğer 1970 yılında Türkiye İşçi Partisi’nde de Ahmet Hulûsi Özturan adlı kişiyle birlikte Eminönü şubesine yaptığı baskınla da ünlüymüş.

Baskından sonraki ilk görüşmemizde gazetedeki tatsız olayı kendisine sordum. Dilini ağzının içinde dolaştırıp gözlerimin içine bakmadan pişkinliğe vurdu, “küçük bir mıntıka temizliği yaptık” dedi.

ttps://www.marxists.org/turkce/konu/turkiyekom/tkp-is/books/TKPmiziYukseltelim.pdf

BU BROŞÜRÜ KİM, NE AMAÇLA YAZMIŞ OLABİLİR?

Yukarıda mavi harflerle yazılı bağlantısını verdiğim broşürü kim, ne amaçla yazmış olabilir? Bunu yazabilecek derecede parti düşmanlığına savrulan bir kişi, Marat yoldaş ile ilk görüştüğü gün, nasıl olup da Türkiye’de TKP’nin başına geçebilmiştir? Kendisine hemen nasıl böyle sorumlu bir görev verilebilmiştir? Zeki Baştımar yoldaşın ölümünden sonra, Marat ve Saydan yoldaşlardan ibaret yönetim nasıl olmuştur da bu kişiye ilk karşılaştıkları gün bir tezkiye varakası (iyi hal kâğıdı) vermiştir ve Hasan Erdal nam kişi Türkiye’de partinin başı olmuştur?

Akla Selma Ashworth olayı geliyor. 9 Mart 1971 darbe girişiminde ve çakma TKP dâvasında Ashworth’un bir rolü var mıydı? Darbe girişimindeki birkaç subayın iddia ettiği gibi Selma Ashworh kışkırtıcı bir ajan mıydı? Yoksa fazlasıyla gayretkeş deneyimsiz bir militan mıydı? Selma hanım, bayan Ashworth, ağabeyi Milliyet gazetesi yazarı Ömer Sami Coşar’ın Moskova’da Nâzım Hikmet’le görüşmesinden sonra mı partiye girmişti?

Selma Ashworth, yaklaşık iki yıl Şadi Alkılıç dâvasında ve subaylar arasında güvenilmez hareketlerinden sonra birdenbire ortalıktan çekildi. Birkaç yıllık kısa bir TKP serüveninden  sonra Selma Ashworth nasıl kayıplara karıştı? Bu olayın üzerindeki gizemli örtü bir türlü kaldırılamadı. Ashworth muamması aydınlanamadan kaldı.

Aynı şekilde Hasan Erdal olayı da başlayışı ve bitişiyle gizemini korudu. 1974 yılında Marat yoldaş ile ilk görüşmesinde her nasılsa hemen Politik Büro üyesi olan ve Türkiye’deki parti örgütlerinin başına geçen Hasan Erdal, 1 Mayıs 1977 kırımından birkaç gün sonra Türkiye’yi terketti. Yaklaşık dört yıl Berlin’de, dokuz ay da Prag’da eğleştikten ve bir yıllık İşçinin Sesi serüveninden sonra Yörükoğlu’nu da terk edip siyaseten sırra kadem bastı.

1951 tutuklamalarında İstanbul il komitesi sekreteri olan Tevfik Dilmen ile Şükrü Dinsel adlı hava subayının Millî Emniyet ile ilişkili oldukları sonradan açığa çıkmıştı. Ancak gerek Selma Ashworth’un gerekse Hasan Erdal’ın ne amaçla TKP’de oldukları bir türlü açıklığa kavuşturulamadı.

FASLASIYLA GAYRETKEŞ BİR MİLİTAN MI, YOKSA…

Acaba fazlasıyla gayretkeş birer militan mıydılar, yoksa belli bir amaçla partiye katılıp bir süre çeşitli dolaplar çevirdikten sonra çekip giden ve sonra da ne yaptığı bilinmeyen bir çeşit “iyi saatte olsunlar” mı?

Kimseye haksızlık etmek istemem. Ama Hasan Erdal’ın partiye birdenbire gelip hemen ilk gün Politik Büro üyesi olması açıklanamaz bir garabet değil miydi? En saygın yoldaşların, örneğin Sadun Aren ile Doğan Görsev’in neden 1951’de tevkifat dışı kaldıklarına ilişkin kuşku uyandırıcı sözlerine neden zamanında gerekli uyanıklığı gösteremedik? Partiye yakın kuruluşlara karşı kışkırtıcı tavır ve eylemleri, 1970 yılında Türkiye İşçi Partisi Eminönü şubesi, 1976’da Politika gazetesi baskını üzerinde yeterince durulmadan neden geçiştirildi? TİP’e yakın Turizm-İş Sendikası’na ve Töb-Der yönetimine karşı yürütülen sebepsiz ve anlamsız kavgaları neden zamanında önleyemedik?

Sonuçlardan sebebe doğru, olmayana ergi yöntemiyle hareket edersek, tanımlamak için, “iyi saatte olsunlar” deyiminden daha elverişli başka bir sözcük bulamıyorum.

https://sozluk.gov.tr/

Türk Dil Kurumu’nun sözlüğü, “iyi saatte olsunlar” deyimini “cinler, periler” diye tanımlıyor ve  Halide Edip Adıvar’ın kaleminden şu örneği aktarıyor: “Yuvarlak, şen yüzlü, zaman zaman ince ve alaylı ışıldayan bir tanesi iyi saatte olsunlar ile temasta olduğu zaman şaşılaşan kara gözlü, orta yaşlı bir kadın.” Kadın sözcüğünün yerine adam sözcüğünü koyun, Halide Edip’in betimlemesi tam da Hasan Erdal’a uygun düşüyor. Geçici bir uğrak yerinden birdenbire sırra kadem basan bir “iyi saatte olsunlar”…

Hasan Erdal, TKP’nin kara kutusuydu. Kutu zaten uçağın içinde duruyordu, ama bir türlü açılamadı.

Leipzig yıllarına devam edeceğim.

 

About admin

Check Also

TKP ALGI ve YAŞANMIŞLIKLARIM TARİHSEL TKP ELEŞTİRİLERİNDE EZBERDEN ‘AMENTÜ’YE GEÇİŞ…Nadi Öztüfekçi

Bugün sol hareketlerin içinde, solcular tarafından en fazla eleştirilen, saldırılan yapılanma kimdir derseniz, ben, “açık …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com