TKP’NİN YÜZÜNCÜ YILDÖNÜMÜ (10. YAZI)- 85 GÜNLÜK DEVLET MEMURLUĞUM-Cavlı Çulfaz

1964 yılı yazında Siyasal Bilgiler Fakültesi son sınıfına geçtim. İdarî şubede toplam kırk kişiydik. Devlet Planlama Teşkilâtı kurulalı birkaç yıl olmuştu. Haziran ayında sınıfı geçen dokuz öğrenci Toplum Kalkınması projesi kapsamında ödül olarak 1500 lira harcırahla Anadoluda bir ay staj yapacaktık. Staj yerleri olarak Köyceğiz Muğla, Devrek Zonguldak ve galiba Hozat Tunceli belirlenmişti. Biz üç müstakbel kaymakam adayı, Süleyman Türkel, Ahmet Ülkü Onursal ve ben Muğla Köyceğiz’i seçtik. 1500 lira o zaman için büyücek bir paraydı. Altı aylık öğrenci bursuna eşdeğerdi.

DEVLETİ İÇİNDEN TANIMAYA BAŞLIYORUM

Muğla’ya gittik. Gittiğimiz gün meğer Muğla-Milas yolunda silâhlı bir soygun olmuş. Soygunu yapanlar birkaç saat sonra yakalanmış ve suçlarını itiraf etmişler. Vali Şerif Tüten’e (1925-2016) “sanıklar daha mahkemeye çıkmadan nasıl bu kadar çabuk suçlarını itiraf ettirdiniz” diye sordum. Vali bey gülümseyerek “biz devletiz evlâdım, işimizi biliriz” karşılığını verdi. Kahhar, ceberrut ve kerim devletin pek de Mülkiyede bize anlatılanlar gibi olmadığını yaşamın gerçekleri içinde çabucak anlamaya başlamıştık.

Ne var ki Toplum Kalkınması projesinden henüz Köyceğiz’deki kaymakamın haberi yoktu. Vali bey deneyimli başka bir kaymakam yanında staj yapmamızı önerdi ve bizi Bodrum’a gönderdi.

Bodrum’da Tevfik İmsel (1925-2015) adında bilgili, yetenekli, edebiyat dostu bir kaymakamla tanıştık. Bir hafta hem idarenin sorunları hem de edebiyatın çeşitli dalları üzerine koyu sohbetler ettik. Kaymakam bey Hisar dergisinde şiir ve edebi yazılar yazıyordu. Mer’a ve Yayla Dâvaları, Köy Orta Malları ve İdarî Sınır Anlaşmazlıkları konusunda bir de kitap hazırlıyordu. Mesai saati bittikten sonra bizim tavla ve briç ustası arkadaşımız Ahmet Ülkü Onursal, Tevfik beye tavla oynamayı önerdi. Tevfik bey, “zarlı tavlayı herkes oynar, ben zarsız tavlayı yeğlerim” dedi. Ahmet Ülkü “nasıl oluyor o?” diye sordu. Tevfik bey, “sen zar atmadan istediğini oyna, ben de istediğimi oynayayım” dedi. Dört-beş oyun oynadılar, hepsinde de kaymakam bey Ahmet Ülkü’yü mars etti. Arkadaşımızın hem canı sıkılmış, hem de fiyakası biraz bozulmuştu. Kaymakam bey, “bu işin sırrı oyunun ilk yarısında basit matematik, sonuna doğru ise yüksek matematik” dedi.

Bir hafta sonra Bodrum kaymakamının yıllık izne çıkması gerekiyordu. Bizi Marmaris’e yolladılar. Marmaris’te yirmi gün kalıp kaymakamlık arabasıyla ilçenin bütün köylerini dolaştık. 14 köyün hane ve aile sayısını, kadın-erkek, çocuk toplam nüfusunu, okul ve öğrenci durumunu, hangi ürünlerin yaklaşık ne miktarda üretildiğini muhtar ve öğretmenlerin yardımıyla saptayarak kocaman bir çizelge hazırladık ve kaymakamın odasına astık.

Ne var ki bu seferki kaymakam, ismini vermeyeyim, bizi hayal kırıklığına uğrattı. Şair Can Yücel o sırada Marmaris’te turizm müdürü olarak çalışıyordu. Kaymakam bey bir gün makamında önceki akşam içkiyi fazlaca kaçırdığını öne sürerek turizm müdürünü epeyce sert şekilde haşladı. O sırada 38 yaşında nispeten genç, ama tanınmış bir şair olan Can Yücel’e kaymakamın üçümüzün gözü önünde hoyratça muamelesi beni üzmüştü.

KOMÜNİSTLERİ GAMMAZLAYAN KAYMAKAM

Aynı kaymakam Mülkiyede öğrenciyken komünistleri nasıl ihbar ettiğini de karşılaştığımızın ikinci günü böbürlenerek anlattı. Buna göre gûya komünistler Kızılay Piknik’in önündeki bayide Cumhuriyet gazetesinin en alttan ikinci nüshasının harflerini toplu iğneyle delerek aralarında gizlice haberleşiyorlarmış. Kaymakam beye ihbarcılık ve gammazlamanın matah bir şey olmadığını, devlet adamlarının ispiyoncuları kullandığını, ama onlardan hoşlanmadığını, sonlarının da pek parlak olmadığını Abdülhamit ve Atatürk’ten birkaç örnek vererek münasip bir dille anlatmaya çalıştım. Ama kaymakam beyin yumuşak bir dille söylediklerimi anladığını sanmıyorum.

Staj sırasında günübirlik Datça’ya da uğradık. Bugünkü modern Datça için 1965 yılında “eşek bağlasan durmaz” diyorlardı. Kasabaya giden yol son derece berbattı. Datça sanki gözlerden ırak, kaderine terkedilmiş bir köy gibiydi. Kaymakam Cemal bey biz gençleri görünce gözleri parladı. “Bugün sizi gördüm ya, akşama hem sizin hem benim şerefime gözlerden ırak bu ıssız beldede kafaları çekeceğiz” dedi. Yakışıklı birisi olan kaymakam birbiri ardı sıra hızla kadehleri yuvarlarken yaşam öyküsünü de anlattı. Meğer fakültede okurken bir kıza âşık olmuş, ama ondan karşılık bulamamış. Okulu bitirdikten sonra da “beni Türkiye’nin en uzak bölgesine yollayın” diye bakanlıktan istekte bulunmuş. Önce güneydoğuda üçüncü sınıf bir ilçede üç yıl kaymakamlık yapmış. Sonra mahrumiyet bölgesi görevi olarak Datça’ya atanmış. Datça’da her akşam karşılıksız aşkıyla dertlenip kadehleri devirmekten başka yapacak bir işi yokmuş gibi gözüküyordu.

Bir ara kaymakamla posta müdürü anadan üryan denize daldılar. Bizlerden de kendilerine katılmamızı istediler. İyice çakırkeyif olmuş Ahmet Ülkü de anadan doğma denize dalmaya yelteniyordu ki, Süleyman ile ben onu güçbela durdurabildik. Kaymakam beyle posta müdürü gecenin karanlığında denizde kulaç atarken tahrirat kâtibi yanıma yaklaşıp kaymakamı çekiştirmeye başladı. “Bana ne anlatıyorsun bunları, kaymakam beyin yüzüne söylesene” deyince suratı asıldı, sesini kesti. Aşk yorgunu, yürek vurgunu kaymakam iyice leyla olmuştu. “Var mısınız gençler, haydi karşıki Simi (Sömbeki) adasına bir çıkarma yapalım?” Kaymakam beyi zaptedebilmek kolay olmadı.

“KOLAYCA ÇIKACAK OYUNU ÜÇ BATIRDIN ULAN HIYAR OĞLU HIYAR”

Akşamları ara sıra briç oynuyorduk Marmaris’de. Bir seferinde ziraat mühendisi İrfan bey ile ben karşılıklı eştik. Dört yıl önce aramızdan ayrılan sevgili arkadaşım Ahmet Ülkü’nün ortağı ise askerlik şubesi başkanı albaydı. Ahmet Ülkü çok iyi briç oynardı. Ortağı albay oyunu üç sanzatuya bağladı. Ama sonunda üç sanzatuyu beceriksizce üç batırdı. Ahmet Ülkü öfkeden çılgına dönmüştü. Koskoca albayı “ulan hıyar oğlu hıyar, biraz kafanı çalıştırsan rahatça çıkacak oyunu hadi bir batırsan neyse, iki değil üç batırdın be birader” diye fena halde payladı. Hep hatırlarım, 45 yaşındaki militer, 21 yaşındaki genç mülkiyelinin bu sözleri karşısında sesini çıkaramadan boynu bükük kalakaldı.

Bir aylık stajı tamamladıktan sonra Türkiye’de İdarî Reform başlıklı 120 sayfalık bir rapor hazırlayıp Muğla valisine sundum. Raporda 1960 yılında gazeteci olarak Sofya’daki Bulgaristan millî maçı için pasaport çıkarıp 30 dolar döviz alabilmek için tam yirmi gün nasıl uğraştığımı anlattım. Önce oturduğum mahallenin muhtarından bir ilmühaber almam gerekiyordu. Muhtarı buldum. “Senin oturduğun ev benim muhtarlık alanıma girmiyor. Öbür muhtarlık alanında” dedi. Öbür muhtarlığa gittim. “Senin orası bize dahil değil. Geldiğin muhtarlığa geri git” karşılığını verdi.

Neyse, iki gün uğraştıktan sonra bir ilmühaber alabildim. Sonra askerlik şubesine gidip askerliğimi yaptığıma ya da yoklamamı yaptırdığıma dair bir belge almam gerekti. Çankaya askerlik şubesine gittim. 18 yaşımı bitireli bir ay olmuştu. Şubeden “’ilk askerlik yoklamasının yapılmasına daha dört ay var. Sana belge veremeyiz” dediler. “Peki ne yapacağım?” “Velinden izin kâğıdı getirmelisin” dediler. Babamdan yurt dışına çıkmama izin verdiği konusunda bir yazı aldım. “Velinin izin kâğıdı 18 yaşından küçükler için geçerli. Senin askerlik yoklamanı yaptırmış olman şart” dediler.

Askerlik şubesinde kafayı yiyecek gibi olmuştum. Şubedeki başçavuş beni kapı dışarı etmeye hazırlanırken “askerlik şubesi başkanını görmek istiyorum” dedim. Görürdün, göremezdin diye başçavuşla didişirken yüksek sesli konuşmalarımızı duyan askerlik şubesi başkanı “ne oluyor burada” diye çıkıp yanımıza geldi. “Efendim” dedim, “benim gazeteci olarak Sofya’daki Bulgaristan – Türkiye millî maçına gitmek için pasaport çıkarmam gerekiyor. Bunun için de askerlikle ilişiğim olmadığına dair bir belge lâzım” dedim.

Askerlik şubesi başkanı yarım saattir bana hot zot eden başçavuşu “vatandaşın istediği belgeyi niye vermiyorsun” diye gözümün önünde fena halde haşladı. Başçavuş asık suratıyla gerekli belgeyi daktiloya çekip bana verdi. Şube başkanı albay “ah evlâdım, Beşiktaşlı kaleci Necmi Mutlu benim akrabam olur, kendisine özel selamlarımı söyle lütfen” diyerek elimi sıkıp kapıya kadar beni uğurladı.

Askerlik şubesinden çıkıp 30 dolar döviz almak için Merkez Bankası’nın yolunu tuttum. Bunun için bankada sıraya girmek ve sıranın hangi gün geleceğini soruşturmak gerekiyordu. Ancak bir hafta sonra döviz izni çıkabildi. En sonunda gerekli belgeleri emniyet pasaport şube müdürlüğüne götürdüm. Birkaç gün sonra pasaportu aldım. Bütün bu işlemleri tamamlamam toplam yirmi gün sürdü. Bu nedenle Kasım ayının başında yirmi gün okula gidemedim. Okula gitmediğim gün sayısı ders yılı boyunca otuzu aşarsa otomatik olarak sınıfta kalıyordum. Ders yılı başlıyalı henüz iki ay olmuştu.

Bu arada gazeteden yurt içinde değişik spor etkinliklerini izlemem istendi. Ne var ki, okula devamsızlık sürem dolacağı için Ankara dışındaki spor etkinliklerine gidemedim. Basit bir pasaport alabilmek için bürokrasinin yurttaşa çektirdiği eziyeti idarî mekanizmanın içine fiilen girmeden yıllar önce kendim doğrudan yaşamış oldum. Yıllar sonra gereksiz kırtasiyeciliğin bütün haşmetiyle süregeldiğine bu kez maiyet memuru olarak devletin içinde gözlerimle tanık oldum.

ANKARA VİLÂYETİNDE 85 GÜN SÜREN MAİYET MEMURLUĞUM

Gazeteciliği bıraktıktan sonra Ekim 1961’de girdiğim Siyasal Bilgiler Fakültesini Eylül 1965’de bitirdim. İdealist bir kaymakam olma hevesiyle Ankara vilâyetinde maiyet memuru olarak göreve başladım. Devletten ilk aldığım maaş ayda 440 liraydı. Oysa 1961 yılı başlarında Kudret gazetesinden ve iki İstanbul gazetesinin Ankara spor temsilciliğinden aldığım toplam para 1250 liraya yükselmişti. Liseli bir gazeteci olarak ayda kazandığım paranın ancak üçte birini devlet müstakbel kaymakam adayına lâyık görüyordu.

Ulus’taki Ankara Valiliği binasında sınıf arkadaşım Doğan Köylüoğlu ile birlikte göreve başladık. Üç ay içinde her biri üçer günden otuz devlet dairesinde staj yapacak, sonra kaymakam refiki olarak bir ilçeye atanacaktık. Yani deneyimli bir kaymakamın yanında üç ay staj yaptıktan sonra önce kaymakam vekili, sonra da 24 yaşında genç bir kaymakam olarak üçüncü sınıf bir ilçenin başına atanacaktık. Okul yıllarım boyunca babam beni şaka yollu hep Pervari kaymakamı diye çağırırdı.

DEVLET MEMURİYETİNDE İLK GÜNÜM

Doğan ile birlikte ilk üç günlük stajımız valilik binası içinde hukuk işleri müdürlüğünde başladı. Hukuk işleri müdürü kızağa çekilmiş eski bir vali olan Ziya bey, müdürlüğün başlıca görevinin idarenin hukuken tereddüt edip ne yapılması gerektiğini sorduğu konularda mütalaa vermek olduğunu çeşitli örneklerle anlattı. Bunlar arasında ağzı henüz kapatılmamış olan yirmi kadar zarfın içinde idarenin sorduğu sorulara verilen yanıtlar yer alıyordu. Ziya bey bana “çek bakalım şu zarflardan birini ve içinde ne yazmışız bir oku” dedi.

Rastgele bir zarfı çekip hukuk işleri dairesinin pasaport şube müdürlüğüne verdiği yanıtı okudum. Buna göre İsviçre asıllı Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı bir kadın, İsviçredeki akrabalarını görmek için pasaport çıkarmak istemişti. Ama bir avukat olan kocası, eğer eşi İsviçre’ye gidecek olursa bir daha Türkiye’ye dönmeyeceğini, bu nedenle karısına pasaport verilmemesini öne sürüyordu. Bu durumda idare ne yapacaktı? Pasaport şube müdürlüğü konuyu hukuk işleri müdürlüğüne soruyor, hukukî mütalaa istiyordu.

Hukuk işleri müdürlüğünün verdiği yanıtı sesli olarak okudum. Müdürlük, Medeni Kanunun 152. maddesinin birinci fıkrası mucibince kocanın evlilik birliğinin reisi olduğunu, bu nedenle ailenin birlik ve bütünlüğünün bozulmaması için erkeğin isteğinin dikkate alınarak kadına pasaport verilmemesi gerektiğini belirtiyordu.

“AİLE REİSLİĞİ Mİ, SEYAHAT ÖZGÜRLÜĞÜ MÜ ÖNCELİK TAŞIR?”

Nasıl olurdu? Anayasanın 18. maddesine göre erkek olsun kadın olsun herkes seyahat hürriyetine sahipti. Kadın herhangi bir suçtan dolayı aranmıyorsa, rahatça yurt dışına çıkabilirdi. Medeni Kanunun 152. maddesine göre kocanın aile reisi olması kadının seyahat özgürlüğüne engel olamazdı. Kanunlar hiyerarşisine göre Anayasanın âmir hükmü yasa maddesinin üzerindeydi. Dört yıl boyunca Mülkiyede özgürlükleri solumuş, Siyasal Bilgiler Fakültesinde elleri öpülesi öğretmenlerimiz Bahri Savcı, Muammer Aksoy, Turan Güneş,  Mümtaz Soysal’dan 1961 Anayasasının mantığını ve temel maddelerini su içer gibi öğrenmiştik.

Hukuk işleri müdürüne İsviçre asıllı Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı kadına pasaport vermemiz gerektiğini terbiyeli bir dille anlatmaya çalıştım. Kızağa çekilmiş olsa da 50 yaşlarındaki koskoca vali beklemediği yanıt karşısında biraz afallamıştı. Öyle ya, çiçeği burnunda bir mezun olarak kırk yıllık tereciye tere satmak haddime miydi? O sırada yanımdaki arkadaşım alttan ceketimin eteğini çekip susmam konusunda beni uyarıyordu.

Hukuk işleri müdürü “bir daha bakalım ilgili anayasa ve yasa maddelerine” dedi. “Efendim bakalım elbette, ama yasalar hiyerarşisinde Anayasa başta gelir; Medeni Kanunun koca ailenin reisidir hükmü, kadının seyahat özgürlüğünün önüne geçemez” dedim. 1924 Anayasası sisteminde, anayasanın üstünlüğü ilkesinin pratik bir yaptırımı yoktu. Ama 1961 Anayasasının 8. maddesinde “kanunlar Anayasaya aykırı olamaz” denilerek açıkça “anayasanın üstünlüğü” ilkesi kabul ediliyordu. Anayasa ayrıca bu ilkenin yaptırımı olarak, yani yasaların Anayasaya uygunluğunun denetimi amacıyla bir  de Anayasa Mahkemesi kurmuştu.

Yarım saat kadar anayasanın ve  medeni kanunun ilgili maddelerini müdür beyle bir daha okuduk. Yılların Mülkiyeli idare adamı, yeni üniversite mezunu tıfıl gençten ders almayı doğal olarak kendine yediremiyordu. Mesai saatinin bitmesine de az kalmıştı. Hukuk işleri müdürüne dedim ki: “Efendim isterseniz ben hemen şuracıkta, yazdığınız mütalaanın Medeni Kanunun 152. maddesine göre filanca hanıma pasaport verilmemesi şeklindeki paragrafını çıkarıp onun yerine Anayasanın 19. maddesinin vatandaşın seyahat özgürlüğüne ilişkin âmir hükmünce pasaport verilmesine diyerek hemen yazıvereyim” dedim.

Müdür bey zaten mesai saatinin sonuna gelindiğinden ve herhalde bir an önce daireden çıkma dürtüsü içinde daha fazla direnmedi. “Hadi peki öyle olsun, yazıver bakayım” dedi. Hemen antetli boş bir kâğıda kadına pasaport verilmesine ilişkin mütalaayı yazdım. Müdür bey imzayı basıp kâğıdı zarfın içine koydu. Âmirim olan çeyrek yüzyıllık idareciden ben bir şeyler öğreneceğime, kadının seyahat özgürlüğünün kocanın aile reisliğinden önce gelmesi gerektiğini meslek hayatımın ilk gününde üstüme öğreten ben olmuştum. Yeni mezun tıfıl genç, yani ilk bakışta tuhaf isimli ben, Cavlı Çulfaz.

Hukuk işleri müdürlüğünde üç günlük stajdan sonra sırasıyla emniyetin dört ayrı dairesinde, daha sonra da tarım, veteriner, sağlık (zührevî  hastalıklar), bayındırlık, ulaştırma müdürlüklerinde, kısacası otuz farklı dairede üçer gün staj yapacaktık.

Stajımızın bir günü de sağlık müdürlüğünde genelev kadınlarının zührevî hastalıklar yönünden muayenesini izlemekle geçti. Kadınlar mahremiyet kuralları hiç dikkate alınmadan herkesin gözü önünde muayene ediliyordu. Bunun böyle gelişigüzel olmaması, mahremiyete özen gösterilmesi gerektiğini ilgili doktora söyledim. Valilikten de sağlık müdürlüğüne bu konuda gerekli uyarıyı yapmalarını istedim. Yapıldı mı, yapılmadı mı, sonuç ne oldu, öğrenemeden görevden ayrıldım.

KİMLERE PASAPORT VERİLİR, KİMLERE VERİLMEZ?

İkinci staj görevimiz, işe başlayışımızın dördüncü günüydü, pasaport şube müdürlüğündeydi. Yaşlıca güleryüzlü tonton bir başkomiser bize kısaca pasaport işlemlerini anlattı. Kime pasaport verilir, kim verilemezdi? Kimlerin yurt dışına çıkması yasaktı? Bu konuda meğer elde hazır bir yasaklılar listesi varmış. Onlara pasaport verilemezmiş. “Şu listeye izninizle bir bakabilir miyim başkomserim” dedim. Tonton başkomiser orta boy kitap büyüklüğünde bir liste çıkardı masasının gözünden.

Sırayla okumaya başladım: Bir Mehmet Ali Aybar, iki Aziz Nesin, üç Behice Boran, dört Mihri Belli, beş Yaşar Kemal… Liste böyle gidiyor; ne kadar solcu yazar, çizer, siyaset adamı varsa hepsi yasaklılar listesinde… Oysa 1961 Anayasası kabul edileli aradan dört yıl geçmiş, Türkiye İşçi Partili 15 milletvekili meclise gireli birkaç ay olmuştu. Ne var ki idarenin eski kafayla işlem yapma alışkanlığı hâlâ süregeliyordu. Başkomisere “efendim, bu listedeki kişilerin önüne değil yasak koymak, idare olarak önlerindeki engelleri kaldırıp her türlü kolaylığı göstermemizde fayda var” dedim. Başkomiser yarı şaşkınlık, yarı eski bürokratik alışkanlıkla tonton tonton gülümsüyordu.

HÜKÜMET KOMİSERLİĞİM

Bu arada dernekler yasası gereğince, vali Enver Kuray’ın görevlendirmesiyle, maiyet memuru olarak birkaç kez de hükümet komiserliği yaptım. Buna göre, derneklerin yıllık genel kurullarında bir devlet görevlisinin hükümet komiseri sıfatıyla hazır bulunması öngörülüyordu. Genel kurul toplantısının usûlüne uygun yapılıp yapılmadığını, yasalara aykırı bir olay cereyan edip etmediğini bir raporla bildirmemiz isteniyordu.

İlk hükümet komiserliğim Altındağ kaymakamı ile birlikte olacaktı. Konu, Şoförler ve Otomobilciler Derneği’nin “hükümete şükran mitingi” idi. Şoför esnafı plaka sınırlamasını gevşettiği için hükümete şükranlarını sunacaktı. Altındağ kaymakamı ile birlikte resmî bir vasıtaya bindik. Kaymakam biraz kaygılıydı. “Ben hiç hükümet komiserliği yapmadım” dedi. Ben, “cemiyetler kanununun ilgili maddesini okudum, merak etmeyin, bir olay çıkmaz” dedim. Şoförler konvoyunun en önünde biz, ardımızda yüzlerce araba klakson çala çala Ankara’da tur atıldı, şoför esnafı Suat Hayri Ürgüplü’nün başında olduğu hükümete minnet ve şükranlarını bildirdiler.

İkinci hükümet komiserliği görevim Azerbaycan Kültür Derneğinin genel kurul toplantısıydı. Kurtuluş Lisesinden bir sınıf arkadaşımın kongrede beni hükümet komiseri olarak görünce iyice gaza gelip dernek içindeki muhalif  kesime karşı son derece ateşli bir konuşma yaptığını hayal meyal anımsıyorum.

Üçüncü hükümet komiserliği görevim Siyasal Bilgiler Fakültesi Fikir Kulübünün yıllık genel kurulu idi. Belleğim beni yanıltmıyorsa, Alper Aktan, Hüseyin Ergün, Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, İsmet Özel, Atilla Arsoy, Kutlay Ebiri, Ümit Hassan, Erhan Tezgör, Kudret Ulutürk, Hüsamettin Ünsal, Hasan Aşkan, Koray Düzgören, Arslan Sonat, Sema Erder, Necmiye Alpay bütün arkadaşlarım genel kurulda toplanmışlardı. Ve ben o toplantıya devletin (idarenin) temsilcisi olarak gidiyordum.

Fakültede genel kurulun yapıldığı salona girdim. Hepsini tek tek tanıdığım arkadaşları selâmladıktan sonra hükümet komiseri olarak geldiğimi söyledim. Bunun üzerine arkadaşlar “yaşa varol komserim” diye alkışlarla epeyce şamata yaptıktan sonra usûlen kongre başladı. 1965 yılının sonu ya da 1966’nın hemen başlarında sol içinde hizipler, kavgalar yoktu.

55 yıl öncesinden söz ediyorum. Fikir Kulübü üyesi olan herkes Türkiye İşçi Partisini destekliyordu. Kongre başladıktan yaklaşık on dakika sonra koltuğunun altında kocaman teyple içeriye birisi girdi. Meğer Ankara emniyetine bağlı bir komiser imiş. “Hayrola” dedim. Sivil komiser, “efendim, genel kurul konuşmalarını teybe almamız gerekiyor” yanıtını verdi. “Kim size bu emri verdi?” diye sordum. “Efendim usûl ve âdettendir, böyle yaparız” dedi. Ona nazikçe “buna gerek yok, teybi alıp gidin” dedim. Sivil komiser koskoca teypi yine koltuğunun altına sıkıştırıp çıkarken bütün genel kurul “yaşa varol hükümet komserimiz” diye şamata, gırgır ve kahkahayla karışık beni alkışlıyordu.

Son hükümet komiserliği görevim İktisadî Ticarî İlimler Akademisi Öğrenci Derneğinin genel  kurul toplantısıydı. Bir pazar sabahı toplantıya gittim ki, salonda iki grup arasında kıyasıya bir kavga başlamıştı. Kürsüye çıkıp mikrofonu elime aldım, “kavgayı durdurmazsanız, toplantıyı tâtil ederim” dedim. Kavga durdu. Konuşmalar başladı. Bir süre sonra salon yeniden karıştı, taraflar sille-tokat yine birbirine girdi. Mikrofonu alıp “kongreyi tâtil ediyorum” dedim. İki kişi sustalı çakıları çıkarıp beni tehdit etmeye yeltendiler. Kongre yarıda kaldı.

Ertesi gün valiliğe gelince öğrendim ki, meğer dernek yöneticileri teksir paralarından fazlasıyla nemalanıyormuş. Karşı grubun iddiasına göre, kongrenin ertelenmesi bir süre daha dernek yöneticilerinin yararına olacakmış.

Devletin içinde fincancı katırlarını ürkütmeden idealist bir kaymakam olamayacağımı kısa sürede görmüştüm. Bu arada üniversitelere öğretim üyesi yetiştirmek üzere yurt dışında doktora sınavları açılmıştı. Girdiğim kamu yönetimi doktora sınavını kazandım. Maiyet memurluğunda üç ayı tamamlamadan 440 liralık maaşımın beş günlük eşdeğer miktarını geri ödeyip 85 günlük devlet hizmetinden istifa dilekçemi verdim ve 5 Mart 1966 tarihinde Londra’nın yolunu tuttum.

19 Temmuz 2020

Cavlı Çulfaz

About admin

Check Also

KAPİTALİZM BİLİMİN UYARILARINI DİKKATE ALMADI -M. Taş

COP26, İklim Zirvesi Devam Ediyor İklim değişikliği ve artan sera gazı emisyonlarının atmosferin tehlikeli bir biçimde ısınmasını tetikleyebileceğini bilim insanları sıklıkla belirtiler. Şimdiye …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com