ALEVİLİK NE DEMEKTİR? ALEVİLER Şİİ MİDİR?- Mehmet İnanç Turan

“Alevi, Arapçada “Ali’ye ait” anlamına geliyor. Günlük dilde Alevi kavramı, “Hz. Ali’ye taraftar olma, Hz. Ali’nin yolundan gitmeyi” anlatıyor. Hz. Ali’ye bağlı olan, ondan yana olanlara “Alevi” dendiği” gibi, Ali’nin soyundan gelenlere de Mısır, İran, vb. ülkelerde “Alevi” deniyor.
“Alevi” kelimesi basit bir sözcük değildir; politik bir içerikle yüklüdür. Hz. Ali’nin; Hz. Muhammed’in ölümünden sonra halife olması gerektiğini; halifelik makamının Hz. Ali’nin soyundan gelenlerin hakkı olduğunu iddia edenleri nitelemektedir. Bu içeriği “Şii” sözcüğüyle örtüşmektedir. “Şii” kelimesi de, “Hz. Ali taraftarı, yandaşı” anlamına gelmektedir. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra başlayan Ali-Ebubekir-Ömer-Osman arasındaki kavgada Ali’nin yanında saf tutanlara “Şii” denmektedir. Dolayısıyla “Alevi” sözcüğü ile “Şii” sözcüğü anlam bakımından aynıdır; anlamdaş kelimelerdir.
Tam da bu noktada durmalıyız; önemli bir soruyu sormalıyız. Bugün kendisini “Alevi” olarak nitelendiren topluluğun dinsel inançlarıyla, kendisini “Şii” olarak kabul eden insanların dinsel inançları aynı mıdır?
Kendisini “Alevi” olarak kabul edenlerin dinsel görüşleriyle, Şiilik akımın dinsel anlayışı arasında uçurum vardır; birbirlerini dışlarlar. Şimdilik özce söylersek; Aleviler, “Namaz- Ramazan orucu-Hac-Zekât” gibi ibadet biçimlerine karşıdırlar; bunları yerine getirmezler. Oysa Şiiler, Sünni Müslümanlar gibi bu ibadetleri yerine getirirler. Aleviler camiye gitmezken, Şii olanlar gider.
“Şiilikte dinin esasları (…) beştir: Tevhid, Nübüvvet (Peygamberlik), İmamet, Adalet ve Mead (Ahirete iman). Bunlardan İmamet ve Adalet dışındaki esaslar büyük ölçüde Sünnilikle aynıdır. Şiiliğe ibadetler bakımından baktığımızda öğle-ikindi ve akşam-yatsı vakitleri birleştirilerek kılınan üç vakit namaz, Ramazan orucu, zekât, hac bulunmaktadır.”[1]
Demek ki, “Alevi” ve “Şii” sözcükleri kelime olarak anlamdaş olmasına rağmen; dinsel anlayış bakımından iki farklı dinsel topluluğu ifade etmektedir; aralarında çelişki vardır.
Hemen bir sonuç yazalım: Aleviliğin kelime anlamına bakarak Aleviliği Şiilik olarak tanımlamaya çalışan birçok Alevi araştırmacısı büyük bir yanılgı içindedir.
***
Alevilik ile Şiiliği özdeş (eşit) görmenin çok önemli yanlış sonuçları vardır. Aleviliğin tarihini, Şiiliğin tarihiyle aynı kılmaktır en büyük yanlış! Daha açık yazarsak, Aleviliğin doğuş (başlangıç) tarihini, Şiiliğin başlangıç tarihi olan dört halifenin iktidar kavgası döneminden başlatmaktır. İslam içindeki Hz. Muhammed sonrası başlayan Ali-Ebubekir-Ömer-Osman arasındaki anlaşmazlığı, Aleviliğin kökeni olarak görmektir. Oysa Şiilik, Alevi tarihinin başlangıcında yoktur. 1300’lerde Ahiler eliyle Alevi tarihine girmiştir; 1400’lerde Hurifilikle gelişmiştir; 1500’lerde Safeviler vasıtasıyla etkisini doruk noktasına getirmiştir.
Şah İsmail’in ölümünden bir süre sonra da Alevilik ile Şiilik arasında kopuş yaşanmıştır. Bugün Alevi dini içindeki “Şiilik etkisi” küçük bir kalıntı durumundadır.
***
“Alevi” sözcüğü tarihe ne zaman girdi? Ne zamandan itibaren kullanılmaya başlandı? Hangi anlamda kullanıldı? “Alevi” kelimesinin tarihte tam ne zaman kullanıldığını saptamak olanaklı değil. Ama “Alevi” adının ilk önce Hz. Ali’nin soyundan gelenleri nitelendirmek için kullanıldığı kesin!
Hz. Ali’nin oğlu Hasan’ın soyundan gelenlere ŞERİF, Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin’in soyundan gelenlere SEYYİD deniyor. “Ali evladından olanlar” anlamında Şerif ve daha çok da Seyyidlere “Alevi” deniyor. Yani “Alevi” sözcüğü Hz. Ali’nin soyundan gelenlere “son ad” olarak veriliyor. Örneğin:
– Seyyid Hasan Nasır-ı Alevi,
– Seyyid Ahmet-i Alevi, vb. gibi “son ad” olarak kullanılıyor.
İbn Kesir, Harun Reşit’in 782 yılında Ali soyundan gelenleri nitelemek için “Alevi” kelimesini kullandığını; 833 yılında halife Memun’un da aynı nitelemeyi yaptığını belirtir.
Taberi (839-923) tarihinde “Alevi topluluklarından” bahseder. 941-942 yıllarında Türklerin arasında dolaşan gezgin Ebu Dulaf, “Alevi” sözcüğünü kullanır. Selçukname’de Alevilere (Ali soyundan gelenlere) mal bağlandığını yazar.
XI. yüzyıl yazarı Yusuf Has Hacip’in, Kutadgu Bilig isimli kitabında “Alevi” sözcüğü yine “Hz. Ali soyundan gelenler ve onun yandaşları” anlamında kullanılır.
Demek ki, “Alevilik” sözcüğü başlangıçta “Ali soyundan gelenleri” içerirken, daha sonra bu soyu destekleyenleri de kapsamaya başlamıştır.”

KIRKLAR CEMİ

“Kırklar Cemi” hemen hemen her Alevinin bildiği bir söylencedir. Alevilerin cem törenlerinin kaynağının bu söylence olduğuna inanılır. Kırklar söylencesinin farklı versiyonları vardır. Burada en yaygın olanı aktaracağız.

***
İslam’da Hz. Muhammed’in bir gece Tanrı’yla görüşmek için Mekke’den Kudüs’e “Burak” adı verilen bir hayvanın sırtına binerek uçtuğu ve sonra göğe dayalı bir merdivenle (miraçla) yukarı çıktığı, sonra da Tanrı ile buluştuğu, Müslümanlar için Tanrı’dan “Beş vakit namaz emrini” aldığına inanılır. Kur’an’da Miraç yolculuğunun bir kısmını anlatan İsra Suresi’nin birinci ayeti yer alır. İslamcılara göre Hz. Muhammed Miraç dönüşünde Musa peygamber ile karşılaşıp namazın sayısı üzerine konuşmuştur.

***
Miraç hikayesinin Alevi versiyonunda “beş vakit namaz emri” kaldırılmış, Hz. Muhammed’in Musa ile görüşmesi yok edilmiştir.
Aleviliğin rehberini Kur’an olarak gören Bektaşi Babası Bedri Noyan’dan aktaralım:

“Orada Kırklar sohbette idi. Kapıyı vurunca içerden ‘-Kimsin?’ dediler. O da: ‘-Peygamberim! dedi. İçerden, ‘-Peygamberliğini ümmetine eyle, dediler, ‘-Resulüm!’ dedi. ‘-Bize hâcet değildir’ dediler.”

***
Hz. Muhammed Kırklar Cemi’nin kapısının açılmayacağını anlayınca, tekrar Tanrı’ya döner. Tanrı ona ne söylemesi gerektiğini öğretir. Hz. Muhammed yeniden Kırklar Cemi’nin kapısına varır. Bu sefer “kimsin?” sorusuna, HADİMÜL FIKARAYIM (yoksulların hizmetçisiyim) yanıtını verdikten sonra kapı açılır, içeri girer.
Muhammed kendisine gösterilen yere oturur. Ortam bir cem ortamıdır; 22 erkek, 17 kadın daire halinde yüz yüze oturmaktadır. Yani Muhammed bir ceme katılmaktadır. Salman Farisi orada yoktur; Kırklar Cemi’ne yiyecek bulmaya gitmiştir.

Hz. Muhammed kendisinin dışında orada bulunan 39 kişinin kim olduğunu sorar. “Muhammet Mustafa dedi ki:

‘Ben müşkilde kaldım. Sizin küçüğünüz ve ulunuz kimdir ve hanginizdir?’

‘Bizim ulumuz da uludur ve hem küçüğümüz de uludur’ deyü Kırklar cevap ettiler.”

Bu yanıtta Kırklar Cemi’nin mesajı şudur: Kırklar Cemi’nde herkes eşittir. Ayrıca bu cemde kadın-erkek birliktedir.

***
Muhammed, Kırklar Cemi’ndeki eksik kişinin kim olduğunu sorar. Onun Selman olduğunu söylerler; ama aslında o da bizim aramızdadır, derler. Muhammed bu yanıta şaşırır. Selman orada olmamasına rağmen, nasıl aralarında olabilmektedir? Muhammed bunun ispatlanmasını ister.

Cem’de başka bir donda (kılıkta) oturduğu için Muhammed’in tanımadığı Ali elini uzatır. Bir diğeri oraya bıçak vurur. Ali’nin bileğinden kan akarken diğer 38 kişinin de bileğinden kan akmaya başlar. Sonra pencereden gelen bir damla kan cemin meydanına düşer. Bu dışarıdaki Selman Farisi’nin kolundan akan kandır. Ali’nin kan akan kolu bağlanınca, diğerlerinden akan kan da durur.

“Şah-ı Merdan Ali mübarek kolunu uzattı ve birisi ‘destur’ deyü ona neşter ve bıçak vurdu. Kan revan oldu, ol vakit, cümlesinin bileğinden de kan aktı. Bir damla kan dahi pencereden gelip meydana döküldü.”

Burada Kırklar Cemi’nin vermek istediği dördüncü mesaj vardır: Kırklardan biri, hepsi anlamına gelmektedir; birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için, denmektedir.

Bencil değil, kollektif ruh vardır. Ortak bir yaşama, dayanışmaya, eşitliğe gönderme vardır.

Yunus Emre Kırklar Cemi’nin göstermek istediği ibreti (mesajı) çok güzel anlatır:

“Sabr ile kanaati viribidim bunlara
Kırk kişi bir gömlekten başın çıkaran benim

O kırkından birine neşteri çaldım idi
Kırkından kan akıtıp ibret gösteren benim”

Mehmet İnanç Turan, Aleviliğin Bilimsel Kimliği, 2020, Ütopya Yayınları.
[1] Dr. Ali Yaman, Alevilik-Kızılbaşlık Tarihi, Nokta Kitap, 2007, s.29.

About Mehmet Tas

Check Also

Köşelerden Bir Demet (304)-Cavlı Çulfaz

Bizcillik… Vasatlar âlemindeki son çaresizlik. Oysa “biz” daha ölmedik… Atarlanan, kol kola giren, boyun eğmeyen, …

2 comments

  1. kitaptan kısa bir bölüm

    ALEVİLİK SUFİZME DAYANIR!

    ALEVİLİKTE TENASÜH (DEVRİYE) İNANCI VARDIR!

    ALEVİLİK FELSEFESİ PANTEİST’TİR!

    “Sufizm tarihsel olarak İslamdan bin yıl önce doğmuş bir felsefi akımdır. İnsanın Tanrı’yı gökyüzünde değil, kendi içinde aramasından doğmuştur. İnsanın her türlü aracıyı (vasıtayı) ortadan kaldırarak Tanrı ile birleşmesi inancıdır. Sufizmde, Tanrı ve insan birliktedir; Tanrı, insanın içindedir.

    Sufizmin “İnsan-Tanrı” birlikteliğinin ilk kaynağı Uzak Doğu dinleridir. En başta M.Ö. 560 yılında doğduğu kabul edilen Buda’nın kurduğu Budizm dinidir. Hinduizm içinden doğmuş olan Budizm, reformcu bir çerçevede Hinduizm’e karşı savaşarak kendini var etmiştir.

    Budizm; hayatın sıkıntılarından ve dertlerinden kurtulmak için, insanın hırslarından kopması gerektiğine inanır. İnsan kendisini temizleyerek (isteklerini ortadan kaldırarak) Nirvana’ya (olgunluğa, ermişliğe, en üstün duruma) ulaşacağını savunur. Bu aynı zamanda Tanrı ile birleşmek demektir.

    Budizm’in en önemli görüşlerinden biri TENASÜH (REENKARNASYON) inancıdır.

    Tenasüh, insan öldükten sonra ruhunun başka bir varlığa intikal ederek yaşamın devam edeceğine inanmaktır.

    Budizm, tenasüh inancını kendinden önceki Hindistan’da gelişmiş olan dinsel anlayıştan almıştır.

    Şimdilik VI. yüzyıldan itibaren Göktürkler ve Uygurlar arasında Budizm’in kabul edilmiş bir din olduğunu, dolayısıyla tenasüh inancına onların da inandığını belirtelim.

    Bu konuyu açıklayıcı biçimde ileride ele alacağız. Şimdilik işaret etmek istediğimiz nokta, tenasüh inancı İSLAM ÖNCESİ DEVİRDE, Budizm kanalıyla Türklerin dini anlayışının içine girmiştir. Alevi ve Bektaşi İnananlarının İslam Öncesi Temelleri’ni inceleyen Ahmet Yaşar Ocak’ın, “Türklerdeki tenasüh inancının kaynağı Budizm’dir” saptamasına katıldığımızı belirtelim.

    ***

    Sufizmin bir ayağı Budizm’in tenasüh inancındaysa, ikinci ayağı da PANTEİZM anlayışı üzerinedir.

    “Sufizm, yani mistisizm, İslam’dan ve İslam içindeki ayrılıklardan çok önce ortaya çıkmıştır.”

    “Mistisizmin en karakteristik yönü, panteizm anlayışıdır.”[1]

    Peki, Panteizm nedir?

    Panteizme göre tüm evren, Tanrı’nın yansımasıdır. “Tanrı-evren-insan” bir bütündür. Panteizmde, Doğa (evren)= Tanrı’dır. Evren, Tanrısal bir belirmedir; ikisi özdeştir. Her şey Tanrı’dır. Tanrı her şeydedir.

    Panteizmi iyi anlamak için “TEİZM” felsefesini onunla karşılaştırmak gerekir.

    Teizm, var olan her şeyin Tanrı tarafından YARATILDIĞINI savunur. Tanrı, doğanın ve insanın üzerinde egemen bir güç olarak bulunur. Tanrı yarattığı her şeyden ayrı olarak üstte durur, yaratılan bütün varlıklar ona boyun eğer. Her şeyi Tanrı belirler. Her şeyi Tanrı bilir. İnsan yüce Tanrı karşısında bir kuldur. İnsanın görevi bu Tanrı’ya ibadet etmektir. Yani teizmde, “evren-insan-Tanrı” bütünlüğü yoktur. Teizme göre, Tanrı ile doğayı veya insanı özdeş kabul etmek günahtır.

    Teizm ile Panteizm birbirine karşı iki felsefi görüştür. İslam açısından konuşursak, İslam ile teizm bağdaşır; ama panteizm ile İslam bağdaşmaz.”

    (Mehmet İnanç Turan, Aleviliğin Bilimsel Kimliği, Ütopya Yayınları, 2020.)

    [1] Rıza Yürükoğlu, Okunacak En Büyük Kitap İnsandır, Alev Yayınları, 2011, s.7.

  2. kitaptan kısa bir bölüm;

    ALEVİLİK SUFİZME DAYANIR!

    ALEVİLİKTE TENASÜH (DEVRİYE) İNANCI VARDIR!

    ALEVİLİK FELSEFESİ PANTEİST’TİR!

    “Sufizm tarihsel olarak İslamdan bin yıl önce doğmuş bir felsefi akımdır. İnsanın Tanrı’yı gökyüzünde değil, kendi içinde aramasından doğmuştur. İnsanın her türlü aracıyı (vasıtayı) ortadan kaldırarak Tanrı ile birleşmesi inancıdır. Sufizmde, Tanrı ve insan birliktedir; Tanrı, insanın içindedir.

    Sufizmin “İnsan-Tanrı” birlikteliğinin ilk kaynağı Uzak Doğu dinleridir. En başta M.Ö. 560 yılında doğduğu kabul edilen Buda’nın kurduğu Budizm dinidir. Hinduizm içinden doğmuş olan Budizm, reformcu bir çerçevede Hinduizm’e karşı savaşarak kendini var etmiştir.

    Budizm; hayatın sıkıntılarından ve dertlerinden kurtulmak için, insanın hırslarından kopması gerektiğine inanır. İnsan kendisini temizleyerek (isteklerini ortadan kaldırarak) Nirvana’ya (olgunluğa, ermişliğe, en üstün duruma) ulaşacağını savunur. Bu aynı zamanda Tanrı ile birleşmek demektir.

    Budizm’in en önemli görüşlerinden biri TENASÜH (REENKARNASYON) inancıdır.

    Tenasüh, insan öldükten sonra ruhunun başka bir varlığa intikal ederek yaşamın devam edeceğine inanmaktır.

    Budizm, tenasüh inancını kendinden önceki Hindistan’da gelişmiş olan dinsel anlayıştan almıştır.

    Şimdilik VI. yüzyıldan itibaren Göktürkler ve Uygurlar arasında Budizm’in kabul edilmiş bir din olduğunu, dolayısıyla tenasüh inancına onların da inandığını belirtelim.

    Bu konuyu açıklayıcı biçimde ileride ele alacağız. Şimdilik işaret etmek istediğimiz nokta, tenasüh inancı İSLAM ÖNCESİ DEVİRDE, Budizm kanalıyla Türklerin dini anlayışının içine girmiştir. Alevi ve Bektaşi İnananlarının İslam Öncesi Temelleri’ni inceleyen Ahmet Yaşar Ocak’ın, “Türklerdeki tenasüh inancının kaynağı Budizm’dir” saptamasına katıldığımızı belirtelim.

    ***

    Sufizmin bir ayağı Budizm’in tenasüh inancındaysa, ikinci ayağı da PANTEİZM anlayışı üzerinedir.

    “Sufizm, yani mistisizm, İslam’dan ve İslam içindeki ayrılıklardan çok önce ortaya çıkmıştır.”

    “Mistisizmin en karakteristik yönü, panteizm anlayışıdır.”[1]

    Peki, Panteizm nedir?

    Panteizme göre tüm evren, Tanrı’nın yansımasıdır. “Tanrı-evren-insan” bir bütündür. Panteizmde, Doğa (evren)= Tanrı’dır. Evren, Tanrısal bir belirmedir; ikisi özdeştir. Her şey Tanrı’dır. Tanrı her şeydedir.

    Panteizmi iyi anlamak için “TEİZM” felsefesini onunla karşılaştırmak gerekir.

    Teizm, var olan her şeyin Tanrı tarafından YARATILDIĞINI savunur. Tanrı, doğanın ve insanın üzerinde egemen bir güç olarak bulunur. Tanrı yarattığı her şeyden ayrı olarak üstte durur, yaratılan bütün varlıklar ona boyun eğer. Her şeyi Tanrı belirler. Her şeyi Tanrı bilir. İnsan yüce Tanrı karşısında bir kuldur. İnsanın görevi bu Tanrı’ya ibadet etmektir. Yani teizmde, “evren-insan-Tanrı” bütünlüğü yoktur. Teizme göre, Tanrı ile doğayı veya insanı özdeş kabul etmek günahtır.

    Teizm ile Panteizm birbirine karşı iki felsefi görüştür. İslam açısından konuşursak, İslam ile teizm bağdaşır; ama panteizm ile İslam bağdaşmaz.”

    (Mehmet İnanç Turan, Aleviliğin Bilimsel Kimliği, Ütopya Yayınları, 2020.)

    [1] Rıza Yürükoğlu, Okunacak En Büyük Kitap İnsandır, Alev Yayınları, 2011, s.7.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com