MARX’IN AYAK İZİNDE

Dünyayı sarsan düşünürlerin başında geliyor Karl Marx. 5 Mayıs 1818’de Trier’de yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası gibi hukuk eğitimi aldı. Daha sonra Jena Üniversitesi’nde felsefe doktorası yaparken, Hegel’in felsefesini etraflıca inceledi ve üniversitenin felsefe kulübünde yoğun felsefi tartışmalara katildi. Önceleri Hegel’in felsefesine inansa da, daha sonra Hegel’i aşarak, kendi felsefesinin temellerini oluşturdu. 1843’de, 7 yıl nişanlı kaldığı Jenny von Westphalen ile evlendi.

1843’de hem radikal sol bir gazete olan German-French Annals’ın editörlerinden birisi olma görevi, hem de Fransız devrimini tüm boyutlarıyla incelemek için Fransa’ya gitti. Burada Fransız sosyalistleriyle, anarşizmin fikir babaları Proudhon ve Bakunin’le sosyalizmin ideolojisi üzerine tartışmalara girdi. 1845’de Fransa’dan sınır dışı edildi. 

1845 Temmuz ortalarında Engels ile beraber İngiltere’deki sosyalist “Chartist”lerin toplantısına katılmak için Londra’ya geldi. Engels, 1842-44 yılları arasında İngiltere’de kaldığı için, Chartislerin liderleriyle yakın ilişkiler kurmuştu. Marx’ın Brüksel’deyken ilişki geliştirdiği illegal örgütlenme “League of The Justice” Marx ve Engels’in katılımıyla 1847’de, “Communist League” olarak legale çıktı. Toplantıda, Marx ve Engels’e bir bildirge hazırlama görevi verildi ve 1848’de Komünist Manifesto yayınlandı.

Yukarıda, Marx ve Engels’in katılımıyla, “Komünistler Birliği’nin ikinci kongresinin Yapıldığı, “The Red Lion” “pub” aşağıdaysa günümüzde bir “pub” zincirinin işletimindeki Bina görülüyor.

1845’den itibaren Avrupa, muhalefetin hoşnutsuzluğuyla ayaktaydı. Marx, editörlüğünü yaptığı “Neue Rheinische Zeitung”un üzerindeki devlet baskısı artıp kapatılınca 1849’da tekrar Fransa’ya gitmek zorunda kaldı. Buradan tekrar sınırdaşı edilen Marx, Belçika, Almanya’ya gitse de barınamayacak ve ömrünün sonun kadar yaşayacağı Londra’ya, kapitalizmin kalbine taşınacaktı. Daha önce 1845 ve 1847’de Londra’ya bazı araştırmalar yapmak, İngiltere işçi örgütlenmelerine katılmak, “Communist League” toplantıları (Engels’le beraber Komünist Manfesto’yu burda yazacaktı. 1848) için geldiyse de bu gelişi, bir daha ayrılmamak üzere son gelişiydi…

191 Drury Lale’de yer alan The White Hart “pub”ı da özellikle Alman Emekçiler Birliği, League of The Justice/ Komünist League’in bir başka merkezi. Marx özellikle Ekonomi üzerine çalışmalarını 1847’de burada yürütüyordu.

İşte biz, Marx’ın Londra’daki ayak izlerini anlatmak istedik. Yolu Londra’ya düşen sosyalist, komünist düşünceye mensup veya gönül verenlerin en çok önemsedikleri ziyaretlerin başında, Highgate’deki Marx’ın mezarını ziyaret gelir.  Biz, Marx’ın Londra’da yaşadığı süre içinde kaldığı evler, politik düşüncelerini işçilerle paylaştığı toplantı mekanları, en önemli eserlerini yazdığı koşullar ve en önemlisi, o döneme ilişkin İngiltere ve Londra’nın ağır kapitalizm şartları ve Marx’ın kişisel olarak yaşadığı, başta geçim sıkıntısı ve diğer trajedilere değineceğiz.

Marx, 1849’da eşi Jenny ve 3 çocuğuyla Londra’ya ilk gelişlerinde Chelsea’de, 4 Anderson street’e yerleştiler. Haftalık kirası 6 sterlin olan bu evde, kiralarını ödeyemedikleri için ev sahibi, çevreden toplanan bir kaç yüz kişinin acıyan bakışları altında polis zoruyla evden atıldılar. 

Oradan, daha çok Alman göçmenlerin kaldığı ve ismi “The German Hotel” olan, 1 Leicester street’e yerleştiler. Haftalığı 5 sterline, iki oda için anlaşmışlardı. Marx kendisini üniversite hocası olarak tanıttığı için, ilk 3-4 hafta kirayı ödememelerine ses çıkarılmıyordu. 6. Haftanın sonunda, haftalığa dahil olan kahvaltılarının vermesi red edildiği gibi, borcunu hemen ödemesini veya odaları derhal boşaltmaları istendi. Çaresiz boşalttılar. 

 

Marx’ın 1 Leicester Street’te kaldığı “The German Hotel.

Yıllar sonra , 1990’ların başlarında, bu otel İtalyan bir aile

tarafından “Menzi’s Otel” olarak çalıştırılırken, kardeşim

kardeşim resepsiyonunda çalışıyordu. Tatile gittiğinde 4/5

hafta yerine ben çalışmıştım. Tabii Marx’ın kaldığı bir

mekan olduğunu bilmeden.

 

 

 

Marx, Jenny ve çocukları, yine aynı bölgede işçi mahallesi olan Soho’daki 64 Dean Street’e taşındılar. Jenny’nin tanımlamasına göre “hayatımda kaldığım en berbat yer” dediği eve. 1850 Mayıs-Aralık ayını orada geçirdiler. Marx bu evin Sahibesi için “yaşlı cadı” tanımını kullanıyordu. 

 

Evet, polis tutanaklarında Marx’ın yaşadığı ev ve koşulları böyle tanımlanıyordu. Bunda, sistemlerine başkaldıran, değiştirmek isteyen bir muhalifi aşağılamak söz konusu olsa da, Marx’ın yaşam koşullarının çok kötü olduğundan kuşku yok. Gerek orta sınıf aristokrat bir sınıftan gelen Marx, gerek oldukça zengin bir üst tabaka aileden gelen eşi Jenny (ailesi bir yahudi olan Marx ile evlenmesine kaşı çıkmış, ondan dolayı da hiç yardım etmiyorlardı) yaşadıkları bütün yoksulluğa, kötü koşullara idealleri için katlanıyorlardı. 

Aralık 1850’den 1856 yılına kadar kalacakları 28 Dean Street’e taşındılar. Burada 5. çocukları Jenny Frances 1851, Edward 1855’de doğacaktı. Oldukça sağlıksız, kirli olan binada birçok aile kalıyor, tuvalet alt katta ve ortak kullanılıyordu. Marx, eşi Jenny, ev işlerinde yardımcı olan aynı zamanda yoldaşları olan Helen Demuth ve 5 çocuğuyla iki odada kalıyorlardı. (Yazının ilerleyen bölümlerinde, Engels’in “İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” adlı kitabına atıfla bu bölge Soho, diğer tüm işçi mahalleleri gibi, yoksulların kaldığı, son derece sağlıksız bir mahalleydi. Marx ve ailesinin yaşadığı ev ve yaşam koşulları, takipteki polislerin kayıtlarına şöyle geçecekti. “Bir baba ve eş olarak bay Marx, tüm üzüntülü, can sıkıcı yaşantısına rağmen son derece nazik bir insan. Marx Londra’nın en ucuz, dolayısıyla en berbat bölgelerden birinin, en berbat evlerinde birinde yaşıyor. İki odada kalıyorlar. Caddeye bakan oda salon olarak da kullanılıyor. Bütün binada, bir tane bile düzgün sayılabilecek sandalye, koltuk benzeri bir şey yoktu. Odada bulunan eşyalar, ikinci el eşya satanların bile satmaya utanacağı türden eşyalardı. Marx’ın odasına girildiğinde tütün kokusu ve dumandan hiç bir şey seçilemiyordu. Gözleriniz alıştığında gördüğünüz objeler, manzara ürkütücüydü. Her şey toz kaplı ve kir içindeydi. Öyle ki bir yere oturmak cesaret gerektirecek bir davranış olurdu! Mesela sandalyenin bir ayağı kırık, üç ayaklıydı. Bir diğerinde çocuklar üşüşmüştü, her tarafı yemek artıkları içindeydi. Oturmak pantolonunuzu riske edebilirdi”

1850-1856 yılları arasında, Marx’ın 28 Dean Street’te yaşadığı ev. Marx ve Jenny’in bu evde 2 çocukları doğacak, fakat 3 çocuğunu da be evde kaybedeceklerdi

Evet, polis tutanaklarında Marx’ın yaşadığı ev ve koşulları böyle tanımlanıyordu. Bunda, sistemlerine başkaldıran, değiştirmek isteyen bir muhalifi aşağılamak söz konusu olsa da, Marx’ın yaşam koşullarının çok kötü olduğundan kuşku yok. Gerek orta sınıf aristokrat bir sınıftan gelen Marx, gerek oldukça zengin bir üst tabaka aileden gelen eşi Jenny (ailesi bir yahudi olan Marx ile evlenmesine kaşı çıkmış, ondan dolayı da hiç yardım etmiyorlardı) yaşadıkları bütün yoksulluğa, kötü koşullara idealleri için katlanıyorlardı. 

Marx 28 Dean Street’te kalırken, yaşadığı bütün yoksulluklara, polis takipleri ve baskınlarına, yaşadığı sağlık sorunlarına, yitirdiği evlatlarının acısına karşın, British Museum’un kütüphanesine aralıksız gidiyor, çalışmalarını aksatmıyordu. Marx bu kütüphanede, o güne değin yazılmış düm ekonomi kitaplarını inceledi. İngitere’deki tüm gazete ve yayınlanan dergileri tarıyor, devletin yayınladığı istatistikleri, fabrikalara ilişkin müfettişlerin raporlarını inceleyip notlar tutuyordu. Marx bu çalışmaların sonucunda, Fransa’da sınıf Savaşları, 18.Brumaire of Louis Napoleon, Grundrisse, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı ve Kapital’i yazdı.

Queen Mary Üniversitesinde Düşünce Tarihi profesörü olan Gareth Stedman Jones, 2016’da Penguen yayınlarında çıkan Marx biyografisinde, Marx’ın bu döneme ilişkin kötü yaşam koşullarına karşın, dur durak bilmeyen çalışma temposunu anlatıyor. Marx bu dönemde, British Museum’un kütüphanesine yürüyerek, her gün düzenli olarak gidiyor, daha önce yayınlanmış tüm ekonomi kitaplarını, dönemin tüm gazetelerini, basılmış eski yayınları, devlet istatistiklerini inceliyor, notlar alıyordu. Jones kitabında, Marx’ın bu teorik çalışmalarını anlatırken, yaşadığı koşulların düşünce sistemi üzerindeki etkilerini de sorguluyor. Ayrıca Jones, Marx’ın biyografisinde işin magazin kısmına fazla girmese de, kimi özel yaşamına ilişkin bilgiler de veriyor. Bunların başında gelen, bilinen “hikaye” Marx’ın “hizmetçisi” ile olan ilişkisi gibi. Marx, yardımcıları Helene Demuth ile yaşadığı ilişkiden başı derde giriyor! Bu yasak ilişki ve hamilelikte, her zaman olduğu gibi yardımına Engels koşuyor ve “çocuk benim” deyip Marx’ı zor durumdan kurtarıyor. Marx’ın 1850-1856 dönemi ve sonrası da dahil, polis raporlarına da yansıyan berbat koşullarda esas geçim kaynağı arkadaşı Engels’in maddi yardımları olmakla beraber, The New York Tribun’a haftada iki makale yazıyor, makale başına 2 sterlin alıyordu. Parasızlıktan iki kez paltosunu satmak zorunda kaldı. Bütün bunlara karşın, Marx’ın kendinden de yoksul olanlara yardım ettiği de anlatılan bir gerçektir. Sadece yaşadıkları yoksulluk değil, Marx aynı zamanda büyük sağlık sorunları yaşıyordu. Karaciğer rahatsızlığı, çıbanlar, günlerce uykusuz kalmasına sebep olan ağrılı yaralar. Bunların üstüne, Ard arda gelen üç çocuğunun ölümü. Harry Edward Guy Marx (1850), Jenny Eveline Frances Marx (1852) ve Edgar Marx (1855).

Ailenin en zor koşullarında, Marx’ın en sıkıntılı zamanlarında çeşitli yaramazlıklarla onların yüzünü güldüren, herkesin neşe kaynağı Edgar’ın kaybı, Marx’ı derinden üzdü. Kefen alacak parası dahi yoktu. Paltosunu rehin bırakarak kefen bezi alabilmişti! Bir görgü tanığının anlatımlarına göre, Marx ayakta durabilecek durumda değildi. “Beni de gömün, beni de gömün” diye mezara kendisini atmaya çalışıyordu!

Tottenham Court Road’da, (Goodge Street Metro İstasyonun yanı) bulunan Whitfield Gardens’daki eski kilisenin bahçesi Marx’ın 3 çocuğunun gömüldüğü mezarlık. İkinci Dünya savaşında bombalanıp yıkılan kilisenin şimdi sadece bir duvarı bulunuyor ve Marx’ın çocuklarının mezar yeri bilinmiyor artık.

Bütün bu trajedilere rağmen Marx inatla çalışmalarını sürdürmeye devam etti. Bu dönemde Marx; Fransa’da Sınıf Savaşları, “ 18. Brumaire of Louise Napoleon”, “Grundrisse”, “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” ve Das Kapital’i yazdı. Sağlığında Kapital’in ilk cildi yayınlasa da, (tüm Avrupa’da 1000 adet, sadece Rusya’da 3000 adet satılmıştı), ikinci ve üçüncü ciltleri ölümünden sonra Engels, dördüncü cildi Kautsky tarafından yayınlanacaktı. 

1 Maitland Park Road, Belsize Park Road. Marx ve ailesi 1864’den 1875’e kadar bu evde kaldılar.
1875’den itibaren eski eve göre daha küçük ve mütevazı olan 41 Maitland Park Road’a taşındılar. Jenny 1881’de, Marx 1883’de bu evde yaşama veda ettiler.

1855’den sonra, Marx, eşi Jenny ve kızları Kentish Town’da 46 Grafton Road’a taşındılar. 1864’de eşi Jenny’nin eline mirastan dolayı yüklüce bir para geçti ve yine Kentish Town’da, daha geniş ve oldukça sağlıklı bir ev olan 1 Maitland Road’a yerleştiler. 

1875’de, bir kaç kapı ötede, daha küçük, daha mütevazi bir eve taşındılar. 1881’de Jenny, 15 ay sonra da 14 Mart 1883’de Marx yaşama veda etti.

Marx 14 Mart 1883’de, en yakın arkadaşı Engels, kızı Elaonar ve Laura Marx, Helene Demuth ve 15-20 kişilik bir toplulukla Highgate’deki mezarına gömüldü.

Engels yaptığı konuşmada: “Mart’ın 14’ü saat öğleden sonra üçe çeyrek kala, yaşayan en büyük düşünür, aramızdan ayrıldı. Sadece iki dakika için yalnız kalmıştı ve biz döndüğümüzde, koltuğunda huzur içinde uyuyor gördük. Ama sonsuza kadar bir uykuBelki sevmeyeni çokta ama, kişisel hiç bir düşmanı yoktu…Yazdıklarıyla, yaptıklarıyla sonsuza kadar yaşayacak bir miras bıraktı.

Gareth Stedman Simith, Fanatik bir Marxist değildir elbet. Marx’ın görüşlerine büyük bir saygı duysa da sorgulayan bir yaklaşım içindedir kitabında. Marx’ın yaşadığı koşulların, kişisel sıkıntılarının, yaşadığı acıların teorik yaklaşımlarının oluşumunda ne derece etkili olabileceğini sorguluyor ve düşündürtüyor. Yazının ilerleyen bölümlerinde daha ayrıntılı olarak değinileceği gibi, Marx’ın İngiltere’de yaşadığı ve kapitalizme ilişkin eleştirilerini yoğunlaştırdığı yıllar; kapitalizmin en vahşi, sömürünün en acımasız, yoksulluk ve yoksulluktan kaynaklı sağlık sorunlarının zirvede olduğu yıllardı. Engels’in, başta Londra ve Manchester olmak üzere, Bradford, Halifax, Leeds; İngiltere genelinde yaptığı araştırmaları topladığı “İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” çalışmasında tüm yaşam ve çalışma koşullarını gözler önüne seriyordu. 

1712’de Thomas Newcomens’in atmesforik motorunun ticari anlamda sanayide kullanılmasıyla beraber başlayan ve 1800’lerin ilk çeyreğinde hızlanarak gelişen sanayi, köylerden şehirlere bir akım başlatmış, emek sömürüsünün en yoğunlaştığı dönem olduğu için korkunç bir sefalet dönemi yaratmıştı. Engels gözlem ve araştırmalarına dayalı olarak şunları yazacaktı:

Şimdi, toplumsal savaşımın, mülksüz sınıfı getirip oturttuğu konumunu, biraz daha ayrıntılı olarak inceleyelim. Toplumun yaptığı iş karşılığında emekçiye konut, giyim-kuşam, gıda olarak ne ödediğini, toplumun ayakta durmasına en çok katkıda bulunananlara ne tür bir geçim olacağı bahşettiğini görelim; ve ilk olarak konutu ele alalım.

Her büyük kentte, işçi sınıfının üst üste yığıldığı bir ya da daha çok kenar mahalle var. Doğrudur, yoksulluk çoğu zaman zenginlerin saraylarına yakın arka sokaklarda oturur; ama genelde, ona ayrı bir toprak parçası ayrılmıştır; orada o, mutlu sınıfların gözünde uzakta, yapabildiği ölçüde ayakta kalmaya çabalar durur. Bu kenar mahalleleri ise İngiltere’nin büyük kentlerinde birine oldukça denk biçimde düzenlenmiştir – kentin en kötü mahallerindeki en kötü evler; genelde uzun bir sıra üzerine dizilmiş, tek ya da iki katlı, kiminin konut olarak kullanılan bodrumu da bulunan, çoğunda kural-dışı yapılmış kulübelerde. Üç-dört oda bir mutfak olan bu evler, Londra’nın bazı kesimleri hariç, tüm İngiltere’de bir baştan öteki uca, işçi sınıfı evleridir. Sokaklarda genelde kaldırım yoktur, inişli-çıkışlı, pis, çöp ve hayvan pislikleriyle kaplıdır. Ayrıca kötü, karmakarışık yapılanma nedeniyle semtin hava akımı engellenmiştir. Ve buralarda, küçük bir alanda bir çok insan biradarada yaşadığı için, bu emekçi mahallelerinde nasıl bir yaşam olduğu kolayca tahmin edilebilir. Dahası, sokaklar iyi havalarda çamaşır kurutmak için kullanılır; evden eve ip gerilir ve ıslak çamaşırlar asılır.

Şimdi bu kenar mahallerin bazılarını sırasıyla inceleyelim. Önce Londra ve Londra’da St. Files’in en sonunda artık içinden bir çift geniş caddenin geçirileceği ünlü kenar mahallesi “rookery”. St. Files, kentin en yoğun nüfuslu kesiminin tam göbeğindedir; Londra’nın zevk düşkünleri dünyasının aylaklık ettiği geniş, ışıklı bulvarlarla çevrilidir. Regent caddesinin, Trafalgar alanının ve Strand’ın hemen yanı başındadır. Üç-dört katlı binaların çarpık bir yığınıdır; dar, eğri-büğrü, kirli sokakları vardır… Sokaklarda pazar kurulur, içi doğal olarak çürümüş ve kullanılmayacak kadar kötü meyve ve sebzelerle kümeler, kaldırımları daha da geçilmez hale getirir. Balıkçıların tablalalarından, bayat, iğrenç kokular yayılır… Evler bodrum katından tavanına kadar işgal edilmiştir, öyle ki normalde hiç bir insan onların içinde yaşamak istemez… Camı olan bir pencere yoktur; duvarları dökülmektedir, kırık kapılar birbirine çivi ile öylesine tutuşturulmuştur. Öyle ki, hırsızların çalacağı bir şey olmadığı için hırsızlık bu semtlerde pek olmaz. Buralar, işçilerin, fahişelerin, hırsızların barındığı yerleridir… Ama sadece bu mahalle değil, İngiltere’de işçilerin yaşadığı bütün bölgelerin ortak özelliğidir bu. Journal of The Statistical Sociaty’nin bir yazısına göre, 1840’da St. John ve St. Margaret kiliseleri mıntıkasında 5.294 konutta (eğer konut denilebilirse) kadın, erkek, çocuk, yaşlı, tıka basa 5366 işçi ailesi ve 26.838 kişi kalıyordu. Tower, White Chapel, Bethnal Green… Tüm işçi mahallelerinde durum böyle… İnsanların çaresizliğini, tükenmişliğini görmek istiyorsanız, herhangi bir kapıyı açıp içeri bakmanız yereli… Surrey’de soruşturma memuru bay Carter’in, her gün, sıradan bir ölüm olayıyla ilgili olarak, 14 Kasım 1843’de, 45 yaşındaki Ann Galway’in cesedi üzerinde yaptığı incelemeyle ilgili olarak gazetelere şu bilgileri veriyor: Kadın, eşi ve 19 yaşındaki oğluyla beraber, küçücük bir odada kalıyordu. Odada ne karyola vardı; tüyler kadının vücuduna öylesine yapışmıştı ki adli tabip, tüyleri ayıklamadan cesedi inceleyemedim. İncelediği zaman da açlıktan öldüğünü ve vücudunun fare ısırıklarıyla dolu olduğunu gördü…

15 Ocak 1844 Pazartesi günü iki erkek çocuk, açlıktan ölmek üzere oldukları için bir dükkandan yarı pişmiş dana bacağını çalıp hemen yedikleri için yargıç önüne çıkarıldılar. Yargıç sorunu biraz daha derinlemesine araştırma gereği duymuş ve polis memurundan şu ayrıntılı bilgileri almıştı: kocasının ölümünden sonra dokuz çocuğuna bakmakta güçlük çeker olmuştu. Kadın, Pool’s Place, Queker Course, Spitalfields’deki 2 nolu evde müthiş bir yoksulluk içinde yaşıyordu. Polis memuru eve gittiği zaman kadını çocuklarından artısıyla, küçük bir arka odada, sözün gerçek anlamıyla hepsi birbirine sokulmuş vaziyette bulmuştu. Odada oturulacak yeri olmayan eski iki hasır iskemle, iki bacağı kırık küçük bir masa, kırık bir bardak ve küçük bir tabaktan başka hiç bir şey yoktu. Ocakta ateşe benzer bir şey görünmüyordu. Bir köşede de, bir kadının önlüğünü dolduracak kadar eski-püskü kumaş parçacıkları vardı. Tüm ailenin yatağı buydu. Zavallı kadın, önceki yıl, yiyecek alabilmek için yatağını sattığını satmak zorunda kaldığını söyledi. Kısaca açlık ve çaresizlik içindeydiler… Dilimiz eylemimizen daha insancıl hale gelmediği için yazmaya elimizin varmadığı daha bir çok açlık, sefalet, her türden çirkef bir yaşantı…”

Engels’in polis kayıtlarından, gözlemlerinden anlattıkları bunlar ve buna benzer nice sefalet örnekleriyle doludur kitabı. Marx ve Engels’in yaşadığı kapitalizm koşullarını, belki Charles Dickens’in romanlarından sinemaya uyarlanan birçok filmde görmek mümkün. “Büyük Umutlar”, “Zor Zamanlar”, “Olivier Twist” gibi…

Daha somutlayarak belirtmek gerekirse, Marx’ın kapitalizm üzerine çalıştığı yıllarda, işçi sınıfı için çalışma şartları şöyleydi:

1- Yüksek işsizlik oranından dolayı çalışanın işine son verip yeni birini işe almak, patron için yasal, sonsuz bir özgürlüktü ve sınırsız bir keyfiliğe bağlıydı.

2- Ücretler son derece düşüktü, kadın ve çocuk işçilerin ücretleri normal ücretlerin yarısı kadardı.

3- işçilerin haklarını savunacak sendikalar ya hiç yok veya son derece sınırlı ve zayıftı.

4- Genel çalışma saatleri 12 ile 16 saat arası ve haftada 6 gündü. 

5- İş güvenliği kuralı yoktu, makinaların herhangi bir güvenlik tedbiri yoktu, bu önemsenmiyordu da. Bundan dolayı da ölüm ve sakatlanmalarla sonuçlanan kazalar sıradan olaylar gibiydi. 

6- Her türlü iş kazasının olmasının koşulları mevcuttu ve ölüm veya yaralanmalarda, işçinin tazminat vs. gibi hiç bir hakkı yoktu. Derhal yerine başka bir işçi alınıyordu

7- Tüm fabrikalar son derece sağlıksız, toz ve rutubet, nem içinde ve karanlıktı. 

8- Küçük çocuklar kömür ocaklarında, mum ışığı dahi olmadan, karanlıkta çalışıyorlardı. 

9- günde sadece 1 kez yemek molası veriliyordu. 

15-16 saat çalıştırılan işçiler, özellikle kadın ve çocuk işçiler için dayanılmaz boyuttaydı. Özellikle çocuklar yaygın olarak çalıştırıldıklarından dolayı, tezgahlar onların boylarına göre yapılıyordu. Halk arasında, “O zor şartlarda çalışmaktansa, fahişelik yapmak daha iyi” diye konuşuluyor, kimse de ayıplamıyordu bunu. 

Gerçekten Engels’in kitabını yazdığı dönemdeki koşullar, kitabında belirttiği yoksulluğun düzeyi, gayri insani yaşam koşulları, rahatlıkla insanları isyana götürecek “devrim koşullarına” işaret ediyordu… Onun içindir ki Engels kitabının 1885’deki İngilizce baskısına yazdığı ön sözde, 1845 ile 1885 yılları arasında yaşanan; tahıl yasasının değişmesinden, adım adım işçilere tanınan seçme hakkına…dünya imalat tekelini elinde bulunduran İngiltere’nin, bunun getirisinden ‘bir parmak kendi çalışanlarına vermesi’ neden , sömürgelerden elde ettiği büyük ganimeti, bir parça kendi çalışanlarına ‘koklatması’na… adım adım çocuk işçi yaşının yükseltilmesinden, çalışma saatlerinin düşürülmesine, bir çok olumlu gelişmeler yaşanmış ve Engels şunu yazma gereği duymuştu.

Aralarında gençlik heyecanımın bana söylettiği İngiltere’de toplumsal bir devrimin yakın olduğu kehaneti de dahil, geçerliliğini yitirmiş bir çok kehanetimi kitaptan çıkarıp atmadım

Engels değişen koşulları ayrıntılarıyla ele aldığı bir makalesini, 1885 İngilizce baskıya alarak, neden devrim şartlarının kalmadığını aktarıyordu. Tabii Marxizmin özünde olan dinamizm, değişen koşullar veya somut duruma göre objektif politikalar geliştirme, hedefler koymaya sadece burda rastlanmıyor. Marx ve Engels hiç bir zaman ekonomi ve toplum bilimini kalıplar içine alıp değişmez olgular olarak bakmadılar. Örneğin “Gothe ve Erdfurd programının eleştirisinde, “Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Bu da bir siyasal geçiş dönemine tekabül eder ki, burada devlet; proleteryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz” demesine karşın, başka bir yerde; “Almanya’nın yarı mutlakiyet niteliğinde sosyalizme geçişi düşünmek hayalciliktir. Halk temsilcilerinin bütün iktidarı ellerinde topladıkları ülkelerde, anayasa gereğince, ulusal çoğunluğun seni desteklemesi durumunda her şeyi yapabilirsin. MESELA FRANSA VE ABD GİBİ DEMOKRATİK CUMHURİYETLERDE ESKİ TOPLUMUN YENİ TOPLUMA BARIŞ YOLUYLA EVRİME UĞRAYABİLECEĞİ DÜŞÜNÜLEBİLİR” denmektedir. Yani Marx ve Engels, kapitalizmin henüz mutasyona uğrayıp işçiler ve toplum lehine ekonomik ve demokratik hak ve özgürlüklerin o denli gelişmediği koşullarda bile, ideallerine ulaşmanın alternatif yollarını göz ardı etmiyorlardı.

GÜNÜMÜZDE MARX GÜNCELLİĞİNİ KORUYOR MU?

Sovyetler Birliği, Çin ve bir dizi başka ülkede uygulama alanı bulan pratik, gerçekten Marxizm miydi? Uygulamalarına tanıklık ettiğimiz ve çöküp giden “sosyalizm” Marx’ı güncel olmaktan çıkardı ve kapitalizmin mutlak zaferi miydi? 

Marx kapitalizmi çözümlerden, sistemin kendi içindeki çelişkileri ve açmazlarından dolayı sürdürülemez olduğunu ve “mezarını kazdığını” söyledi. Marx kapitalizm hakkındaki teorilerinde, krizlerin, özellikle de finans krizinin nedenselliklerini açıkladı ve bunların kapitalizm yaşadığı sürece, bünyesinin ürettiği bir habis olarak yakasını bırakmayacağını söyledi. Marx’ın haklılığı ve geçerliliği 170 yıldır sürekli kendisini kanıtlayan bir gerçeklik olarak duruyor. 

1800’lerin ortalarında başta Almanya olmak üzere Tüm Avrupa’ya yayılan kriz ve yarattığı toplumsal başkaldırılar (1848 Avrupa’daki devrimci kabarma) Marx ve Engels’de devrim umudu yaratmıştı. Fakat bir başarı sağlanamadı. Bu, Marx’da, kapitalizmin kolay yıkılmayacağı gerçeğini görmesini sağladı ve “Kapitalizm varlığını sürdürmeye devam edecektir” dedi. Hatta hayatının sonlarına doğru Londra’da, işçilere, gençlere, sol aktivistlere, “Beklemeniz, sabretmeniz gerek. Sermayenin sizi yok etmememesi için, birliğinizi ve örgütlülüğünüzü sağlam tutmanız gerekiyor. Çünkü kapitalizm kısa bir sürede bir yere gitmeyecek” diyecektir. Kapitalizmin çabucak yıkılıp gitmeyeceğini görmüştü Marx. Ama kapitalizmin esnekliğini, kriz dönemlerinde dönüp, sosyalizmin kimi uygulamalarını dahi kendine monte etme becerisisini görebilmiş miydi bilemiyoruz? Fakat somut olan bir gerçek var ki o da; sömürünün gerçekleşme yöntemleri, sektörler arası rekabet, uyuşmazlık ve çekişmeler, 

kapitalizmin daralma ve genişleme potansiyelleri öz olarak, Marx’ın yazdığı gibi devam ediyor olsa da, kapitalizm 170 yıl öncesine göre bir çok mutasyondan geçti, farklılaştı. Engels’in ölümünden önce yazdığı ve “İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” kitabının İngilizce baskısının önsözünde eklediği makalesinde, kapitalizmin 35-40 yıllık değişimler konusundaki gözlemlerine değinmiştik. Fakat kapitalizmin en büyük mutasyonu, 1929 büyük buhranı ve ondan çıkış için uyguladığı Keynesyen politikalar. John Maynard Keynes, makroekonomik teorisinde, devletin müdahaleci ve düzenleyici sorumluluğuna vurgu yapıyor, kapitalizmin “Sosyal Adalet” konusunda görevlerini ihmal ettiğini belirtiyor ve ekliyordu. “Gerekiyorsa devlet, insanlara çukur kazdırıp tekrar doldurtarak, onların yaşamasını güvence altına alınmalıdır” Avrupa’daki “Sosyal Devlet” anlayışı da ondan sonra uygulama alanı buldu ve 1970’lere kadar geniş oranda uygulandı. Elbette bunda, 1813 Luddite isyanından, 200 yıla yaklaşan işçi sınıfın hak ve özgürlük mücadelesine, 1917 Ekim Devrimi’nin kapitalistlerde yarattığı büyük tedirginliklerin etkisini de göz ardı etmemek gerek. 

REEL SOSYALİZMİN ÇÖKÜŞÜ, TEKNOLOJİK GELİŞMELERİN ULAŞTIĞI BOYUT, ÜRETİMİN ROBOTLARA, YAPAY ZEKAYA KAYIYOR OLMASI, SINIF ÇELİŞKİLERİNİN DEĞİŞEN ÇEHRİ, MARXİZMİN SONU MU?

Evet teknolojide, üretim olanaklarında başdöndüren hızlı gelişmeler yaşanıyor dünyada. Emek ağırlıklı üretim, hızla yerini bilişim teknolojilerine bırakıyor, insanoğlunun iyi bir yaşam sürmesi için muazzam olanaklar doğuyor. Fakat bunlara karşın kapitalizmin yarattığı tahribatlar hâlâ devam ediyor. Onun içindir ki, Rosa Luxemburg’un 100 sene önceden attığı “Ya Sosyalizm, Ya Barbarlık” çığlığı hâlâ anlam ifade ediyor. Kabullenmek gerekiyor, kapitalizm, Marx ve Engels’in 170 sene önce gözlemleyip incelediği, üzerinde çalıştığı kapitalizm değil. Kapitalizm nereye gidiyor, ne tür değişimler yaşanıyor, isterseniz biraz buralara bakalım. Öncelikle, günümüze gelene kadar yaşanan süreçleri, kapitalizmin yaşadığı dönüm noktalarını, sıçrama yaptığı dönemleri özetleyelim.

İnsanlık tarihinde, yaklaşık 12 bin sene önceye uzanan, insanın avcılık ve yerleşik tarıma geçtiği; yoğun olarak kas ve fizik gücünü kullanarak yaşamını idame ettiği dönemi ve kapitalizme gelene kadarki serüvenlerini bir yana bırakırsak, kapitalizm ilk büyük sıçraması, buhar gücünün sanayide kullanılmasıyla oldu. 1712’de Thomas Newcomens’in atmosferik motoru ticari anlamda kullanılmasıyla beraber “Endüstri 1 0” olarak nitelenen süreç başlamış oldu. 1750’lerde başlayıp, ondan sonraki 150 yıla damga vuran bu süreçte, hem ekonomi, hem toplumsal olarak büyük değişimler yaşandı. Buharın elde edilmesi için işletilen kömür ocakları, kömür ocaklarına yakın kurulan kasabalar, şehirler; akın akın köylerden insanların buralara akması, farklı bir sosyal doku oluşturuyordu. Kapitalizmin en barbarca yöntemlerle insan emeğini sömürdüğü dönem, bu dönem olmuştur. İşte Marx bu dönemin son 50 yılını ve o koşullardaki kapitalizmi gözlemleyip inceledi. 

İkinci sanayi devrimi, 1900’lerin başında, buhar enerjisinin yerini elektrik enerjisinin almasıyla başladı. Henry Ford, hayvan kesimhanelerinde kullanılan raylı bant sisteminden ilham alarak, elektrikli raylı bant sistemiyle otomobil üretimine geçiş sağladı. “Endüstri 2 0” olarak nitelendirilecek bu aşamada, seri bant otomasyonuyla üretim hızlandırılıyor, emeğin üretkenliği arttırılıyordur. 

1960’ların ikinci yarısından itibaren, endüstride yeni bir sıçrama sağlayan bilgisayarın devreye girmesiyle oldu. 1970’lerden itibaren üretimde bilgisayarın kullanılması; bilgisayar kontrolündeki robotlar sayesinde, insanlardan çok daha hızla, daha az hata ve çok daha verimli üretim sağlanıyordu. Bu dönem, artık Endüstri 3 0 olarak değerlendiriliyordu. 1990’lara gelindiğinde, üretimde o güne kadar olmayan apayrı bir aşamaya geçiliyordu. Çok değil, 30-40 sene önce, bir otomobil, bir buzdolabı veya televizyon üretmek için, mühendisler, tasarımcılar masaya geçer, kağıt üstünde tasarımlar çizerlerdi. Bilgisayarın endüstride hakim olmasıyla beraber, tasarımcı mühendisler, hayal ettikleri her şeyi sanal olarak tasarlayabiliyor, istediği gibi oynayabiliyor, zaman kaybetmeden istediği değişiklikleri defalarca yapabiliyordu. 

Kavram olarak, 2012’de Almanya’daki (Frankfurt) teknoloji fuarında dile getirilen söylemle, artık günümüz teknolojisi Endüstri 4 0 olarak isimlendirilecekti. Bugünümüzü belirleyen üretim döngüsü şu şekilde gösteriliyor. 

1- Siber fiziksel sistemler

2- Vertical-horizantıl entegrasyon

3- robotlar, (dijital insanlar)

4- Eşyaların interneti

5- Büyük data analizleri.                                                                    

6- Verilerin saklanması (Cloud)

7- Üç boyutlu yazıcılar

8- Veri güvenliği

Şimdi, Endüstri 4. 0’a kısa değindikten sonra, buna ilişkin yaklaşımların ne olduğuna göz atalım.

Birikim dergisinde Tanıl Bora’nın, Boğaziçi üniversitesinde öğretim üyesi olan Prof. Kemal İnan ile yaptığı “Teknoloji, bilgi toplumu, kapitalizmin geleceği, işsizlik üzerine” adlı söyleşide özetle şunlar dile getiriliyor:

Türkiye gibi sanayilerinde teknolojinin önemli yer almadığı ülkelerde konunun tartışılması henüz yeni olsa da, sanayisi gelişkin ülkeler yeni koşullar ve doğuracağı sonuçları, 10 yıla yakın bir süredir ciddi olarak tartışıyor. Kitaplar, makaleler yazılıyor, konferanslar düzenleniyor, tv programlarına konu ediliyor. Global bir yönetim danışmanlığı şirketi olan Mc Kinsey’in Global’ın 2017 tarihli “A Future that Works: Automation, Employment and Productivity” başlıklı hazırladığı raporda, mekanik zekanın devreye girmesiyle yaratabileceği işsizliğin boyutlarının ortaya koyuyordu. Varılan ürkütücü sonuçlara göre, küresel düzeyde teknik olarak otomasyona girecek etkinliklerin toplamı 15.8 trilyon ABD dolarlık ücrete karşılık, 1.1 milyar tam zamanlı eşdeğer emekçiyi kapsıyor. Gerek ücret, gerek emekçi sayısı olarak bu miktarın yaklaşık yarısı Çin, Hindistan, ABD, Japonya ekonomilerinde yer alıyor. İşsizlik potansiyeli Avrupa’da da yüksek. AB içindeki beş büyük ekonomide, Almanya, İtalya, Fransa, İspanya ve Birleşik Kırallık’ta toplam 1.7 trilyon ABD doları ücrete tekabül eden, 54 milyon tam zamanlı eşdeğer emekçi otomasyon alanına giriyor. Bu alanlar, emek karşılığı pahalı olan, sağlık sektörü (tıp), finans, hukuk gibi alanlarda daha çabuk yaygınlaşıyor. 

Yine konuyla yakından ilgilenenlerin başında gelen, UC Berkeley’de iktisat profesörü olan (aynı zamanda, Clinton’un başkanlığı döneminde Çalışma Bakanlığı yapan) Robert Reich ve 2019 Ekonomi Nobel’i almış olan, New York Üniversitesi’nde ekonomi profesörü Paul Romer’in konuya yaklaşımlarına yer veriyor Kemal İnan röportajında. Reich daha 1992’de yazdığı “Work of Nations” adlı kitabında, gelişen teknoloji ve sonuçlarına ilişkin şunları yazıyordu.

“1920’lerde bir otomobilin maliyetinin %85’i sıradan işçi emeği ve yatırımcılara gidiyordu. 1990’lara gelindiğinde, bu iki grup, toplam maliyetin %60’ını alıyordu. Kalan miktar; tasarımcılara, desenatörlere, mühendislere, planlamacı, stratejist, finans uzmanı ve finans uzmanlarına gidiyordu. Bu gün ise, yarı iletken bir çipin maliyetinde hammadde ve enerji sahiplerinin payı %3’den fazla değil. Maskine ve tesisat sahiplerinin payı %5, sıradan iş gücünün payı %6 civarında. Maliyetin %85’den fazlası uzmanlaşmış tasarım ve mühendislik hizmetlerine ve bu hizmetlerim yer aldığı daha önceki keşif ve icatların patent ve telif haklarına gidiyor.

Bütün bunlar bize şunu gösteriyor. Ekonominin klasik faktörü olan emek ve sermaye, (makine, enerji, hammadde) yukardaki alıntıda da görüldüğü gibi, toplam maliyetin %15’ini dahi bulmuyor. Kalan %85’lik kısmı, daha düne kadar fazla hesaba katılmayan, tasarım, yazılım, nitelikli emeğe gidiyor. Yine Reich, 2012’de çalıştığı üniversitenin mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada, öğrencilerin aldığı parşömenlerin (diploma) her şey demek olmadığını, “Bir zamanlar bilgi emeği, yani üniversite mezunlarına has olan emek olarak adlandırılan yazılım gibi işler, Hindistan ve Doğu Asya üniversite mezunlarında ve internet üzerinden daha ucuz maliyetlerle gerçekleştirildiğini” belirterek, işsizlik tehlikesinin boyutlarını öğrencilerine kavratmaya çalışıyordu. 

Ve 2018 Ekonomi Nobel’ almasında başlıca pay sahibi olan Poul Romer’in “Endogenous Tecnological Change” (içten büyüyen teknolojik değişim) kitabındaki görüşlerine bakalım. İktisatçılar teknoloji faktörünü, genellikle dışardan verilmiş bir teknoloji faktörüne; üretim ve büyüme modellerinde, dıştan verilmiş bir teknoloji katsayısına bağlarlar. Romer, teknolojinin ekonominin içinde yaratılan bir kavram olduğunu anlatır ve bunu üretimde 3 birimli bir model olarak görür. Bunlardan ilki AR-GE birimi. Bunların işi sadece kullanılabilinir yeni bilgi üreten bir araştırma birimidir. İkinci birim tasarım birimi ki, bu birimin görevi AR-GE’den aldıkları sonuçları alıp, bu bilgileri kullanarak yeni bir ürün tasarımını sentezliyor. Ve son aşamada, üretimi gerçekleştiren birim. Romer’in yaklaşımında iki temel kavram, fazla mal üretmek için fazladan bilgi gerekmediği olgusu ve önemli bir misyon yüklediği üretim deneyimi. 

Kemal İnan düşüncelerini şöyle özetleyip, somutlaştırıyor: “Özetlersek, bilgi toplumu adını verdiğimiz toplumda üretim maliyetleri kullanılan hammadde ile rutin emekten çok tasarım, yani bilginin maliyetiyle belirleniyor. Bunun nedeni çoğaltma teknolojilerinin emek gerektiren yönlerinin makine ile idame edilmesi ve toprak, enerji, hammadde gibi girdi paylarının tasarımda yer alan bilgi maliyetlerinin oldukça altında kalmasında kaynaklanıyor. Tabii burada bilgiyi bir kereye mahsus üretilen statik bir kavram değil, her an değişen ve gelişen bir nitelik olarak görmek gerekiyor” 

Kemal İnan, eşitlik adına emeğin niteliğinin göz aradı edilmesi durumunda, toplumdaki yaratıcılığın ve üretkenliğin zedeleneceğini, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü de buna bağlayarak röportajını sonlandırıyor. Gerçekten öyle mi?

MARXİST GELENEKTEN GELENLER YAŞANAN DEĞİŞİMLERİ NASIL YORUMLUYOR

Poul Mason, Marx’ın 200. Doğum yıldönümünde BBC için yaptığı programda, teknolojik gelişmeler, yapay zeka teknolojileri, enerji üretimi ve maliyetlerinin düşüşü ve emek verimliliğinin artmasından dolayı daha ucuz üretim…gelişmelerin seyri nasıl olursa olsun, kapitalizmin özünde büyük değişiklik olmadığını söylüyor ve ekliyordu: “Gelişen teknolojinin emeği büyük oranda üretimin dışına çıkarması ve dolayısıyla Marx’ın komünizm hayalinin gerçekleşmeyeceğine ilişkin iddialar, Marx daha 1848’de cevap veriyordu: “Eğer işçiler üretim süreçlerinden tamamen dışlanırsa, üretimi makine süreçleri gerçekleştirir ve işçiler bunu sadece izler hale gelirse, bu bilginin toplumsallaştığı bir evreye ulaşıldığını gösterir. Depolanan ortak bilgi birikimi özel mülkiyetle, kapitalizmle uzun süre yan yana yürüyemez. “

Bundan dolayı, Poul Mason “işçilerin ana arzusu olan hizmet ve kaynak bolluğu üzerinde yükselecek komünal, paylaşımcı bir toplum, bugün her zaman olduğundan daha yakın” diyor.

Mason, Endüstrinin 4. Aşamasında, üretim maliyetlerinin düşüşü, daha kaliteli, daha işlevsel, daha hızlı üretim olanaklarıyla insanların ihtiyaçlarının karşılanmasının mümkün olduğunu; teknolojinin yarattığı olanaklarla da, klasik emeğe duyulan ihtiyacın azalmasından, insanların uzun saatler çalışmasına gerek kalmadığından, kendilerine daha fazla zaman ayırabileceklerine işaret ediyor. 

Poul Mason, öz yönetim, öz kontrol, demokratik tartışma ve örgütlenme alanlarının genişlemesinin günümüz toplumsal adalet mücadelesinin yapı taşlarından olduğunu belirterek, Marx’tan bir alıntı veriyor. Marx şöyle diyordu. “Zenginler, elitler işine geldiği kadar demokrasi isteyebilir, bunun için savaşabilirler. Fakat hem demokrasi, hem sosyal adalet için aynı anda mücadele etmezler. Bunun için de demokrasi tek başına tatmin edici değildir”

Mason’un Marx’a ilişkin işaret ettiği önemli bir husus da özgürlük sorunudur. 1844 Paris el yazmalarında, Marx’ın insan doğasının hatlarını çizdiğini, insanların kendi kendilerini özgür kılmak istediklerine vurgu yaparak şunu yazdığını söylüyor. “Komünizmin nihayi hedefi bireysel özgürlüktür” Poul Mason, reel sosyalizm uygulamalarının bunu göz aradı ettiğini hatta bilerek sakladığını söylüyor.

Poul Mason, 23 Ekim 2019’da The Guardian gazetesinde yer alan bir makalesinde ise, Manchester’ın 60 yıl öncesinden günümüze yaşadığı değişimler ve 60 yıl sonra nereye gidebileceğine ilişkin geçmişle gelecek arasında bir yolculuk yapıyor. Mason makalesinde, “Şöyle düşünün ki, 1960’da Manchester’da doğan bir çocuk şöyle bir ortama doğuyordu. Şehirdeki iş gücünün %40’ı kifiyesiz emek ile makinelerde üretim yapılıyordu. Bir çok hizmet, devlet tarafından sağlanıyordu. 60 yıl sonra başka bir çocuk doğdu aynı şehirde. Şimdi çalışan nüfusun %10’u endüstriyel üretimde ve bunların yarısı da bilimsel çalışmalar, bilgisayarla yapılan işler. Sermayenin özü fazla değişmemiş olsa da, biçimi büyük farklılıklar gösteriyor ve daha çok finansal bir özellik taşıyor. Yaklaşık 250 yıllık sanayi kapitalizmi son 60 yılda büyük değişimler yaşadı. Teknoloji, küreselleşme ve insani gelişme bu değişimin motor gücü oldu. Bu değişimlerin sosyal boyutunu şöyle gösterebiliriz. Kentin 1960’larda yetiştirdiği bir bilim insanı, eşcinsel olduğu için horlanıp aşağılanırken, bu gün 50 sterlinlik banknotların üzerinde resmî var, ve şehrin önemli bir semti onun adıyla anılıyor. 1960’larda, iş saatlerinde genellikle kentin sokakları tenha ilken, günümüzde, birahaneler, cafeteryalar, bulvarlar insan kalabalıklarıyla dolu. Birçoğu elindeki akılı telefonlarla ya konuşuyorlar veya danışmanlık hizmeti sunuyorlar. 1.760.000 nüfuslu kentte çalışma çağındaki nüfusun %24’ü finans ve profesyonel sektörlerde, %20’si sağlık, eğitim ve sosyal hizmetlerde. Sadece %10’u imalat sanayiinde. Peki şimdi, 60 yıl sonra neler olabileceğini sorgulayalım. Öyle görünüyor ki, önümüzdeki 60 yıl içinde üretim tamamen değilse bile büyük oranda otomatikleşmiş olacak. Bir çok tesisteki üretim, küçük bir gözetimle mümkün olacak. İşgücünüm %95’i insandan insana hizmet anlamında istihdam bulacak. Zira şimdiden, ticari bankacılık, vadeli piyasalar gibi birçok finansal süreç otomatik hale geldi. Birçok insan, iki ya da üç gün çalışıyor olacak ve eğlence için kendisine zaman ayırma çok daha mümkün olacak. 

Tüm sağlık hizmetleri, eğitim, şehir içi ulaşım ücretsiz olacak. Ve en önemlisi 2080 yılına gelindiğinde, sıfır net karbon hedefine ulaşılmış olacak. Bütün bunlar mümkün mü. Gelişen teknolojilerin seyri buna işaret ediyor, gerçekleşmesi için hayal etmeden ulaşmak mümkün değildir. 

AARON BASTANI ise Eylül 2019’da yayınlan “Fully Automated Luxery Communism” kitabında, J.M. Keynes ve Peter Drucker’i de komünist düşünceye eklemlendirerek, “Geçtiğim yüzyılda, Marx’ın başını çektiği bir kaç komünizm düşüncesi olsa da, bunların haklılığı veya haksızlığı bir yana”, gelinen teknolojik gelişim seviyesinde komünizmin geleceğini sorguluyor. Bastani, insanlığın temel üç toplum düzeninden, esas olarak kapitalizmin büyük bir sıçrama kaydettiğini belirterek “Fakat son yüzyılda gelişen sanayinin olanaklarıyla üretimde artışlar, bolluk yaratsa da, bu insanların refahına o denli adil yansıtılamadı. Bu Marx’ın haklı çıktığı bir noktaydı. Keynes, teknolojik gelişmenin üretimde yaratacağı bolluk ve emek verimliliğinin artmasının refaha yol açacağını; Dreaker de, enformasyona bağlı gelişen teknolojik gelişmelerin yaratacağı değerlerin insanların yaşamında sıçrama yaratacak şekilde ileri götüreceğini söylüyordu, ki ikisi de haklı çıkmadılar” diyor.

Aarron Bastani, Tam Otomasyonlu Lüx Komünizm’de; Endüstri 4 0’ın, emek üretkenliği ve verimliliği, yapay zeka teknolojileri, özellikle Marx’ın üzerinde çok durduğu, ‘işçilerin üretimde harcadıkları zamanla, kendilerine ayırdıkları boş zaman’ arasındaki dengenin, komünist bir toplumu olanaklı hale getirdiğine işaret ederek, bunun Marxizm için yeni bir olgu olmadığını belirtiyor. Marx’ın “Grundrisse” kitabında, kapitalizm koşullarında teknolojik gelişmeleri incelediğini, fakat ne yazık ki bu kitabın uzun yıllar gözlerden uzak tutulduğunu söylüyor. Grunrisse’de Marx’ın, “Sermaye, işçinin sermaye için harcadığı zamanı daha verimli kılmak için makineleri kullanır. Böylelikle belirli bir nesnenin üretimi için gerekli olan emek asgariye indirilmiş olur. Kapitalizmin çelişkisi odur ki, istemeden de olsa, sömürü aracı olan emeği mümkün olduğunca en aza indirmeye çalışır” Marx’ın bundan daha açık olamayacağını ifade eden Bastani, kapitalizmin çelişkili yaşamsal sürecinde, teknolojiyi geliştirmek zorunda olduğunu, emeği üretimin dışına iterken, bunun kurtuluşunu değil, ölümünü yaklaştırdığını söylüyor. Marx’ın bir hayalperest olduğuna ilişkin çeşitli eleştirilere karşı, Marx’ın bütün ömrünü “Başka bir dünyanın mümkün olduğuna” kanıtlamaya çalıştığını söyleyen Bastani, 1987’de U.S. Academy of Sciences’in yayınladığı “Teknoloji ve işsizlik” adlı raporda, nerdeyse kelimesi kelimesine Marx’ın, kapitalizm koşullarında gelişecek teknolojik gelişmelerin nelere yol açacağına ilişkin öngörüsünü tekrarlıyordu. Marx şunu söylüyordu: “Tarihsel olarak, öngörülecek yakın bir gelecekte, birim başına düşen iş gücünde düşüşler kaçınılmaz olacaktır. Yeni teknolojilerin yaratacağı bu süreç, genel anlamda, iş veriminin fayda endeksini yukarı taşıyacaktır.”

Nick Dyer-Witheford, Atle Mikkola Kjosen ve James Stainhoff’un 2015 yılında yayınlanan;  Otomotaik- Sanal Güç: Yapay Zeka ve Kapitalizmin Geleceği adlı çalışma üzerine,  Bruce Robinson  6 Ekim 2019’da geniş bir değerlendirme yazısı kaleme aldı. Bruce Robinson, yapay zeka, enformasyon teknolojileri üzerinde uzun yıllar çalışmış Marxist bir öğretim üyesi. 

Robinson söz konusu kitaba ilişkin, “Inhomen Pover, günümüzde yapay zekanın genişleme sürecini, genel anlamda ekonomi ve kapitalizmin geleceğini sorgulayan önemli bir yapıt” diyor. Nick Dyer-Witheford, Atle Mikkola Kjosen ve James Steinhoff’un, yapay zekanın, kapitalizmin yerini alacak  bir büyük değişim yaratıp yaratmayacağını sorguladıklarını; makinelerin, iş gücünün ve yeni ikame yapay zekanın, Marxistler için yeni tartışma olanakları yarattığını belirtiyor. Marxizmin emek sömrüsü-artık değer üzerine inşa edilmiş bir teori üzerinden kapitalizmi sorguladığını; oysa günümüzde gelişen teknoloji ve yapay zekanın üretim sürecine dahil edilmesiyle, bunun marxizmi tehdit edip etmediğini, marxizmin günümüze ne kadar cevap verebileceğinin sorgulandığını belirtiyor yorumunda, Buna karşın, kitabın kapitalizm için de güzel bir gelecek çizmediğini belirten Robinson, “Üç yazar, kapitalizmin insan olmadan, insan emeği olmadan varlığını sürdürmeyeceği için, kapitalizmin geleceğinin de büyük tehlike altında” diye açıklıyor.

Robinson, kapitalizmden kurtulmak için yapay zekanın hızlandırılması gereğine inanan “acilcilerin”, bu yaklaşımlarıyla bir ütopya yaratmaya çalıştıklarını belirterek; “Teknolojideki bunca gelişmeye karşın, kapitalizm henüz tam anlamıyla yapay zeka üretimine geçiş için o denli istekli değil. Fakat piyasa, rekabet koşulları, onların isteyip istemediklerine bakmaksızın, bunu istiyor ve bu zorunluluk bir tsunami gibi yavaş yavaş klasik emeğin üretimdeki varlığını sonlandıracak şekilde hızla yaygınlaşacak. Günümüzde kapitalizm henüz buna o kadar hazır değil, belki de hiç bir zaman olamayacak!

Robinson yazısının sonunda iyimser bir tablo çiziyor. “Günü geldikçe, üretim araçları içinde yapay zeka teknolojisi, kapitalizm üzerinde büyük etki yaratacaktır” diyerek, “Gün gelecek ki, kapitalizmin  dayandığı yapay zeka çalışanları, kapitalin sözünü dinlemeyecek ve kapitalizmin inisiyatifinin dışına çıkan bir güce gelebilirler. Adil, yaşanılabilir eşitlikçi bir dünya isteği olan bu yapay zeka “emekçileri”, dünyayı Marx’ın hayaline götürebilirler” temennisiyle bitiriyor yazısını. 

Kapitalizmin 250 yıllık serüvenine kısaca özetledik. Marx ve Engels’in teorisini geliştirdiği, kapitalizmin en ilkel, en vahşi sömürü mekanizmasını çalıştırdığı yıllara tanıklıklarını ve o koşullar için “devrim beklentilerini”, bunun için “komünist enternasyonal” örgütleme çabalarına değindik. Komünist enternasyonal için bildirge olan “Komünist Manifesto”da Marx ve Engels, o günün şartlarına uygun olarak “Fakat burjuvazi sadece kendi ölümünü getirecek olan silahları hazırlamakla kalmadı; o silahları kullanacak insanları da yarattı – modern işçiler, proleterlerler.

Burjuvazinin, yani sermayenin gelişmesi ölçüsünde, proletarya da gelişir; modern işçi sınıfıdır bu. Ancak iş bulabildiği müddetçe yaşar ve ancak emeğiyle sermayeyi çoğalttığı müddetçe iş bulabilir. Kendilerini parça parça satması gereken bu işçiler, bütün diğer ticari emtialar gibi “mal’dırlar”, bu nedenle bütün mallar gibi rekabetin bütün iniş çıkışlarına, piyasanın bütün dalgalanmalarına tâbidirler” diyorlardı. Bunları 171 yıl öncesinde, kapitalizmin o günkü şartları için söylüyorlardı. Engels’in 1885’de, değişen şartlardan dolayı (yani manifesto yazıldıktan 37 yıl sonra), “devrim kehanetini” terk ettiğini bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Evet kapitalizm hâlâ barbarlığını devam ettiriyor. Kapitalizmin günümüz ideologlarından Mark Fişher, “Dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay” dese de, hâlâ Marx’ın işaret ettiği gibi, krizlerle boğuşuyor. 2008’de başlayan ve derinleşerek devam etmekte olan kriz, dünyayı hâlâ, düşük kalkınma, düşük üretim ve düşük ücretler sarmalında krizin derinliklerine çekiyor. Geçmişte kapitalizm, krizlerini büyük çaplı dünya savaşlarıyla atlatmaya çalışırdı ve bu milyonlarca insanın yaşamına ve sakat kalmasına sebep olacak iki dünya savaşına neden oldu. Günümüzde, bölgesel savaşlar, ticari savaşlar şeklinde devam ediyor. Ve ayrıca bu krizin sonucu olarak, ülkelerde tırmanan milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, radikal sağın tırmanışı, dünyayı karanlık bir iklime sürüklüyor. ABD’de Trump, Brezilya, Türkiye, Rusya, Macaristan, Hindistan gibi ülkelerde faşizan iktidarlar hüküm sürüyor ve Latin Amerika’da gelişip iktidarda olumlu işler yapmak isteyen yönetimler yanlışa zorlanıyor veya karşı devrimle iktidardan uzaklaştırılıyor. Elbet de buna karşı gelişen anti faşist, demokrasi mücadelesinin dinamiklerini de göz ardı etmemek gerek.

Kapitalizm var olduğu sürece inişli çıkışlı seyirle devam edecek bu krizler ve çelişkilere bakarak klasik anlamda “devrim” beklemek, Marxizmin dinamik ruhunu kavramamak, geçmişte debelenip durmaktır. Veya devrimin anlamını genişletip, çeşitlendirmek gerekiyor. 

 Zira kabul etmek gerekir ki, kapitalizm bire bir, Marx’ın gözlemleyip tanımını yaptığı kapitalizm değil artık. Geçmişte esamesi olmayan, sermayesi “Endüstri 4 0”ın yarattığı olanaklar olan yeni bir kapitalist sınıf doğuyor. Devasa hantal yapılarından dolayı gelişen sürece ayak uydurmakta zorlanan kapitalizmin 100-150 yıllık dev endüstri kuruluşları ya iflas edip kapanıyor veya gerilerken; küçük bir yazılımla piyasa değeri inanılmaz boyutlara ulaşan yeni şirketler doğuyor. Amazon internet üzerinden dünyanın en büyük perakende tüccarı oluyor. ÜBER, dünya taxi ulaşımında devleşip piyasa değeri 150 yıllık Ford’a veya General Motors’a yaklaşıyor. Facebook’un piyasa değeri dünyanın 6. Sırasına yerleşiyor. Microsoft, Apple çoktan daha üst sıralardaki yerlerini aldılar. Sınıflar da, sınıf çelişkileri de, değişen koşullara uygun olarak başkalaşıyor. Endüstri 4 0 konseptinde biraz geniş olarak değinildiği gibi, gittikçe “niteliksiz” emek, yerini uzmanlaşmış, nitelikli emeğe bırakıyor. Bu yoğun olarak büyük işsizlik tehlikesine işaret etse de, kapitalizm savunucuları tarafından, “Kapitalizm her dönem kendine bir çıkış bulmuştur. Endüstri 2 0 olarak nitelendirilen otomasyona geçiş döneminde de bu sorun yaşanmış ama açılan yeni iş kolları işsizliği idare edilir hale getirmiştir. 1929 büyük krizinden sonra bile, kapitalizm çıkmayı başarabilmiştir” diye savunma yapabiliyorlar. Evet Marx kapitalizmin kısa sürede gidici olmadığını görmüştü, kapitalizm esneme kabiliyetiyle girdiği çukurlardan çıkıp, kendini devam ettirebiliyor. Ama burda sorulması gereken temel soru, kapitalizmin girdiği her girdaptan çıkarken, ne kadar kapitalizm olarak kaldığı sorusudur. 

Günümüzde gelinen aşamada da, bilişim teknolojisi sayesinde Marx dönemindeki yoğunluklu emek yağması kısmi olarak, mutasyonlarla adım adım kapitalizmi yumuşattı ama, bu sefer kapitalizm gözünü başka yağmalara dikti. İklim değişiklikleri, küresel ısınmaya sebep olan karbon salınımı, tüm insanlığı ve yaşamı tehdit eder hale getirdi. Dolayısıyla günümüz mücadelelerinde, “sağ oportünizm”, “sol revizyonist” …proleter devrim partisi, vs gibi geçen yüzyılın kavramlarıyla günümüz sorunlarına cevaplar üretmek mümkün görünmüyor. Günümüz sorunlarının yarattığı çelişkiler ve karşıtlıklar doğrultusunda yeni örgütlenmeler, yeni mücadele yöntemlerinin bulunması gerekiyor. Bu anlamda da “devrim” ve “sosyalizm” bir yakadan bir yakaya atlamak gibi, oldu bitti ile olacak bir şey gibi görünmüyor. Bunun bir süreç ve mücadele ürünü olduğu, kapitalizm koşullarında, ekonomik, demokratik, çevre ve doğayla barışık, her türlü adil eşitliğe dayalı “devrimsel” kazanımlarla; yani ekonomik, demokratik, ekolojik kazanımların biriktirilip savunulmasıyla, “komünizmin biriktirilerek”, Marx’ın hayallerine ulaşılacak gibi görünüyor. Bunun içindir ki; sağlık, eğitim, sağlıklı beslenme ve barınma gibi genel demokrasi mücadelesi, çevre ve iklim mücadelesi, kadın sorunu mücadelesi, bölgesel dengesizliklerle mücadele gibi toplumun çok geniş kesimlerini ilgilendirilen sorunlar etrafında, geniş bir direniş ve mücadele hattı oluşturulmalı ve buna göre geniş tabanlı demokratik örgütlenmelere gidilmelidir. Marx’ın altını çizdiği gibi, “Komünizmin hedefi, bireyin özgürlüğüdür” yaklaşımını akıldan çıkarmadan, özgürlükten, her ne gerekçeyle olursa olsun taviz vermeden. 

Hasan Boz

Kasım 2019

About Hasan Boz

Check Also

KÜBA DEVRİMİNİN EKONOMİK DÜĞÜMÜ VE ÇÖZÜM İÇİN BAZI DÜŞÜNCELER(4-II)-M. Taş

FİYATLARIN BELİRLENMESİ Küba ekonomisinin karşılaştığı sorunlardan biri, fiyatlar ve karmaşık fiyat belirleme yöntemleridir. Fiyatlandırma için …

2 comments

  1. Uzun ama tekrar tekrar okunması gereken bir makale, akıcı ve güncel bilgilerle doludur.

  2. Buyuk bir keyifle okudum.. Marxin eserlerini okumak ve tanitmak bir devrimcinin en öncelikli sorumlulugudur… Tesekkurler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com