Gündemden Bir Demet/Mustafa Aydin

Buzkıran gemisi olarak Büyük Özgürlük Yürüyüşü

İktidarın beynini besleyen otobanvari ve hortum gibi şah damarına karşı, vücudun her yerine yayılmış patika ve kılcal damarvari direnişlerimiz var.

Elîxan Loran

Bu yazı, DBP ve DEM Parti milletvekillerinin öncülük ettiği, HDK, MEBYA-DER, TUHAD-FED, sivil toplum örgütleri ve halkın katıldığı “İmralı tecridinin kaldırılması ve Kürt sorununun çözümü” için 1-15 Şubat arasında yapılan Büyük Özgürlük Yürüyüşü’ne 10 maddede bakmayı amaçlamaktadır.

1) Kürtçede bir günü diğer günü tutmayan Şubat ayı için ‘Sibatoka dînik’ (Deli Şubat) derler. Bir gün kar, kış, kıyamet iken, başka bir gün yalancı bahar havasında geçmektedir. Peki, şubat ayında yollardaki buzu eritmek için serpilen tuzun bile buz tuttuğu Kars ve Van kışı mı ‘deli’, yoksa demokratik ve siyasi taleplerini haykırmak için şubat ayının başında yürüyüşünü buradan başlatan Özgürlük Yürüyüşçüleri mi ‘deli’? İktidarların ‘akıl’ veriyoruz, ‘akıl’landırıyoruz maskesiyle kurdukları ‘ıslah etme’ kurumlarına karşı, bütün putları yıkar gibi iktidarların torna tezgâhlarını yıkan İbrahimi hareketin ‘deli’ insanlarının iradelerine saygı duymak gerek.

2) İmralı’ya yönelik başlayan ağır tecrit bir zombi saldırısı gibi dalga dalga zindanlara, zindanlardan doğaya, doğadan topluma ve toplumdan kişiler üzerine direkt etki etmekte. Zindanlar üzerindeki tecrit ve baskıya dair bundan daha öte bir şey olamaz derken, her gün bir ‘işkence güncellemesiyle’ karşılaşıyoruz. Binlerce yıl pasaportsuz, vizesiz, kafa kağıdısız gezilen doğa, bugün iktidar yanlısı şirketler tarafından parsellenmiş, her bir maden şantiyesi birer mikro karakol olmuştur. Üstüne üstlük iktidarın maden katliamları için neredeyse ‘eğitim zayiatı’ diyecek duruma gelmesi başka bir konu. Kürdistan’da köyler, vadiler, tepeler, mera ve yaylalar yasaklanırken, Türkiye’nin batısında ise Kaz Dağları ve Akbelen örneklerinde olduğu, insanın doğaya erişiminin yasaklanması ve doğanın talan edilmesi var. Bu örneklerle doğanın tümden tecrit edilmesi ortaya çıkmaktadır. Çoluk çocuğun rızkını bile savaş bütçesine harcayan devlet, bilinçli bir şekilde yoksullaştırdığı halkı ekonomik olarak toplumsal alandan da tecrit etmiştir. Dışarıda yemek yemek, bir konsere veya sinemaya gitmek lüks bir eylem artık. Türkiye kamuoyu bunu çok iyi şekilde bilmelidir: Orada bir tecrit var uzakta, Kürt olmasak da, muhalif olmasak da, güncel haliyle DEM Partili, DBP’li, sol ve sosyalist olmasak da ‘o tecrit bize uğrayamaz’ diyemez. Sonuçta tecridin toplum ve ekonomi üzerine yarattığı etki, karnına tornavida yeme etkisiyle aynıdır.

3) İktidarın “Çözüm sürecini buzdolabına kaldırdık” açıklamasından sonra KHK’ler, kayyumlar, olağanüstü hal derken saldırıların dozu artarken, bu saldırılar toplumun dinamikleri ve demokratik siyaset üzerinde de bir buz tabakası oluşturmaya başlamıştı. Son 8-9 yıl göz önüne alındığında üç kişinin toplanıp bir açıklama yapmasının, üç kişinin üç saat boyunca kazmalarla buzu kırıp üç balık avlamasından daha meşakkatli bir durum olduğu görülüyor. Büyük Özgürlük Yürüyüşü ise Kars’tan ve Van’dan başlattığı yürüyüş ve güzergâhıyla arkasından gelen ve gelecek siyasi, kültürel ve toplumsal hak talepli deniz taşıtlarına yol açmak için kutuplarda ve soğuk bölgelerdeki buzkıran gemisi gibi, Kürdistan’da toplum üzerindeki buzları kırmıştır ve yeniden bir yol açmıştır.

4) Böyle bir durumun olması beni asla engelleyemez anlamında, Kürtçede “Ma ji qulingan re xem e, Xabûr çem e” denilir. Sokak dilinde “Senin yaptığın atar, benim hayatıma renk katar” anlamına da çıksa, motamot çevirisi aslında şöyle: “Habur’un nehir olması, turnanın umurunda mı?” Turnaların 5-10 kilometre yüksekten ve Himalaya Dağları’nın üzerinden bile uçabileceği göz önüne alınırsa, bu kadar baskı, zor, saldırıların olmasının Özgürlük Yürüyüşü turnalarının da umurunda olmadığı aşikâr. Özgüveni kırılmış, sindirilmiş ve kafasında teslimiyeti kurmuş insana karşı; ortada iradesi ve siyasi taleplerinde net, kafasındaki karakolları yıkmış bir özgürlük kervanı ve dervişleri hakikati var.

5) Bir göl ne kadar büyük olursa olsun, ancak içindeki balıkların ve çevre yerlerden gelip balık tutmaya gelenlerin ihtiyacını karşılar. Ama bir nehir veya dere, bir gölün sahip olduğu suyun binde birine sahip olmasına rağmen akış içinde olduğu için, geçtiği bütün yerleşim yerleri, ova, tarla, vadilere hayat verebilir. Bir fikir veya hareketin gücü durağan halindeki hacminde değil, akış halinde olduğu hacmi kadardır. Bu haliyle göl binalardan çıkıp, nehir yürüyüşüne katılmak, güzergâhındaki bütün il, ilçe, mahalle ve köylere hayat vermeye eşdeğerdir. Mesele tekrardan Büyük Özgürlük Yürüyüşü’nün nehirsel etkisine geldi. Özgürlük Yürüyüşü geçtiği her yere temas etti, inanç ve umut verdi, var olanı tazeledi.

6) Nasıl ki yedek kulübesinde bekleyenler bir süre sonra potansiyel oyuncu olmaktan çıkıp pasif izleyici oluyorlarsa, yola çıkmayanlar da yoldan çıkarlar, yol olurlar, yoz olurlar ve hatta yok olurlar. Dostoyevski’nin “Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur” dediği noktada, toplumun bütün dinamiklerini kene gibi sömüren tecride karşı da herkes sorumludur. “Ben bu oyunu bozarım” diyen Özgürlük Yürüyüşçülerinin alana inmesi, zalimin zulmü ve dört şeritli otobanı varsa, sevenin de direnişi ve herkesin yürüyemediği bir metre genişliğindeki patikası vardır anlamına gelmektedir. İktidarın beynini besleyen otobanvari ve hortum gibi şah damarına karşı, vücudun her yerine yayılmış patika ve kılcal damarvari direnişlerimiz var. Faşizm koşullarında şah damarını tıkatmak biraz zaman alsa da -imkânsız değil, sadece biraz zaman alır- kurtarılmış alanlar olarak belirtebileceğimiz kılcal damarların tıkatılması, iktidarı kalp krizi veya beyin kanamasından götürebilir.

7) Kürt halkının mücadelesini kırmak isteyenlerin bilmediği bir şey vardı, kırılan cam daha da Keskinleşir.[1] Bu konuda sözü Büyük Özgürlük Yürüyüşü’ne katılan DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır’ın yaptığı haykırış ve çağrıya bırakmak gerek. Şunu da eklemek gerek, bu meşru ve net talepleri olan konuşmayı ve çağrıyı anlamak için de Kürtçe bilmek gerekmez. Nasıl ki Solfeggio Frekansları kalp, sevgi, saygı, üretkenlik, canlanma gibi çakraları açmak için kullanılıyorsa, bu çağrı ve haykırışın da direniş ve mücadele çakraları üzerinde olumlu bir etki yarattığı gayet açık.

8) Sayın Öcalan’ın “Hiç kimsenin adını bile söyleyemediği bir ülkenin yurtseverliğini biz yaptık ve hiç kimsenin kimliğini bile ağzına almak istemediği bir halkın gerçeğini ortaya çıkardık” diye bir sözü var. Çok az kimsenin haritada yerini bulduğu Hezo’da (Kozluk, Batman) Sayın Öcalan’ın “Yüreği ateş ve zafer tutkusuyla yananlar ancak bizimle yürüyebilirler”[2] sözünün, Özgürlük Yürüyüşü’nü karşılayan kitle tarafından pankart olarak açılması, tek tipleştirici resmi ideolojiye karşı müdahale ve mücadelenin ne kadar tarihi olduğunu göstermiyor mu?

9) Salvador Dali’nin yumurtayı kırıp dışarı çıkmaya çalışan insan temalı resmini hatırlayanlar vardır. Resim, “Yeni İnsanın Doğuşunu İzleyen Jeopolitik Çocuk” adıyla bilinmekte. Her ne kadar resim siyasi arena ve dünya dengelerinde Amerika’nın doğuşuna atıfta bulunuyorsa da içinde bulunduğu yumurta kabuğunu kırıp izole ve bağımlılığı reddedip, yaşama dâhil olma tutumu olarak görülmesi anlamlıdır. İbn Rüşd de “Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur, içten bir güçle kırılırsa yaşam başlar; zira sahih dönüşümler hep içten gelir” der. Bu çerçevede Büyük Özgürlük Yürüyüşü de kendi kabuğunu kırıp değişim ve dönüşümün gerçek bir adımı olarak da okunabilir.

10) Genellikle araç camlarında uygulanan bir yöntemdir. Yoldan seken küçük bir taş parçası aracın ön camına değdiğinde tırnağa bile takılmayan çok minik bir çatlak bırakır. O çatlak sulanan bir fidan gibi her gün kendi kendine büyür. Eğer çatlağın etrafına keskin bir aletle bir daire çizilirse, o çatlak çemberi kırıp geçemez. Siyasi ve demokratik hak temelli bütün talepler bugün iktidarın camında çatlaklar bırakmış olsa da iktidar baskı ve zor aygıtlarıyla o çatlağın etrafına çizdiği çemberle, çatlağı ablukada tutmaya çalışmaktadır. Tam da bu noktada Büyük Özgürlük Yürüyüşü’nün çemberi ve ablukayı kıran bir tutum sergilediğini görmek gerek.

Son söz olarak, “Adım Abdullah, Allah’ın kulu, ama kul olmayı tam yüreğime oturtmadım, kendime saygımı yitirmedim, tanrısal güçler ne kadar üzerime gelirlerse gelsinler, özgür insanı savunmanın erdem olduğuna inandım” denilen noktada tüm insanlığın duyarlı davranması gereken meselelerden birisi de özgür insanı savunmanın erdem olduğuna inanan Özgür İnsanı savunmak olmalı.

Dipnotlar:

[1] https://twitter.com/DBP_GenelMerkez/status/1753656445789167894/video/1

[2] https://twitter.com/MAturkce/status/1756290103540855035

(EL/VC)

https://bianet.org/yazi/buzkiran-gemisi-olarak-buyuk-ozgurluk-yuruyusu-292226

Bir Alman’ın Hikayesi: Birinci Dünya Savaşı’ndan İkinci Dünya Savaşı’na – Yakup Cemel

YAKUP CEMEL

25 OCAK 2024

Nazi Almanya’sı bir çocuk gözünden acaba nasıldı? Çocuklar daha fazla sorgular ve çevreyi algılama yetenekleri büyüklere göre farklıdır. Algılar açık olmasına rağmen aileden gelen dogmatik düşüncelerden sıyrılmak zor olabilir. Olaylara objektif bakmak yaşananları algılamak dönemin koşulları göz önüne alındığında mümkün olmayabilir. Sebastian Haffner, Yahudi olmayan birinin, bir Alman’ın bakış açısıyla Nazi Almanya’sını çocuk ve genç gözü ile bizlere aktarıyor. “Bir Alman’ın Hikâyesi: Hatırladıklarım (1914-1933)” isimli kitabında o dönemi kendi bakış açısıyla ele alıyor.

Kitap Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonraki 20 yılı anlatıyor. 1914 Temmuz sonu Ağustos başı savaşın başlaması ile Haffner’in köydeki yaz tatili sona eriyor. Çocuk ruhuyla büyüklerin söylemlerini duydukça endişeyi ve korkuyu tüm bedeninde hissediyor ama hislerini tarif edemiyor. Hayatında ilk kez duyduğu, anlamını bilmediği “genel seferberlik” tamlamasını işitmesi ile babasının evden ayrılması aynı zamana denk geliyor. Bu ayrılış savaşa katılma ile aileyi zamansız bir belirsizliğe götürüyor. Belli olmayan bir gelecekteki hayallerde “dönüş” kelimesi ve “savaşın sonu” aynı cümlede kullanılıyor.

1914 yılında henüz daha 7 yaşındayken Birinci Dünya Savaşı başladığında ilkokul sıralarında olan Haffner; kelime haznesine “ültimatom, seferberlik, süvari yedek birlikleri” gibi savaş terimlerini ekleyerek o yaşta savaşı her yönüyle hatta nedenini bile kavrayarak bir savaş analisti kadar bilgiye sahip oluyor. Bu yaşlar için gerçekdışı bir kavram olan savaş çocuklar arasında oyun şeklini alıyor. Oyunun büyüleyici gücü bir müsabakadan puan almaya benziyor. Tutsak sayıları, kazanılan topraklar, fethedilmiş yerler, batırılmış gemiler çocuklar tarafında bir skor tablosuna kazanılan puanlar olarak ekleniyor. Burada ortaya çıkan durum bireysel bir davranışın kitlesel bir harekete dönüşüyor olması. Kitlelerin ruhu ile çocuk ruhu tepkilerinin birbirine benzerlik göstermesi… Fikirlerin kitleleri harekete geçirebilmesi için önce bir çocuğun kavrama kabiliyeti sınırına kadar basitleşmiş olması gerekiyor. Böylece bu fikirler on yıllarca beyinlerde kazınmış olarak kalabiliyor. Bu kuşak çocuklar İkinci Dünya Savaşı’nın asıl savunucuları ve 20 sene sonrasının ölümcül savaşçıları halini alıyorlar. Nazizm, okul çocuklarında bu savaş oyunları ile filizleniyor. Çocuklar barışın ne olduğuna dair fikir sahibi olmuyor ancak nihai zaferin ne olduğunu gayet iyi biliyorlar. Bombalar patlıyor, saldırılar oluyor, yaralananlar hatta ölenler oluyor ama bunlar görünmez bir uzaklıkta sadece gazete haberlerinde ve insanların kendi aralarındaki sohbetlerinde kalıyor. Savaş sona ermesine rağmen halen devam ettiğine dair bir algı oluşuyor. Savaş bitti mi, yoksa devam mı ediyor, aradaki fark belirsiz bir hal alıyor. Seferberlik hali ortadan kalksa da sefalet hali ortadan kalkmıyor. Yaşamak, hayatta kalmak için uzun kuyruklara girmek gerekiyor. Savaş bittikten sonra sosyal hayatta değişen bir şey olmuyor; hatta durum daha da kötüye gidiyor. Savaşın bitmesi savaşın başlangıcı oluyor.

Bu süreci iki rakibin karşı karşıya geldiği bir düello olarak gören Haffner; bu düellonun taraflarını da büyük güçlü acımasız bir devlet karşısında kim olduğu belli olmayan güçsüz bir vatandaş olarak tanımlıyor. Düelloyu belli kurallar içerisinde iki tarafın eşit şartlarda savaşması olarak tanımlarsak; güçlü taraf her seferinde arkadan vurarak kural ihlali yapıyor. Devlet her türlü imkânı kullanıp; insanların arkadaş çevresini değiştirmesine, fikirlerinden vazgeçmesine, boş vakitlerinde nefret ettiği aktiviteler yapmasına hatta alıştığından farklı şekilde selamlaşmasına kadar hayatlara müdahale ediyor. Barışı ve özgürlüğü savunmaya çalışan iyi niyetli insanların bireysel çabaları toplumun genelinde etkisiz kalıyor, savaş karşıtı olanların örgütlenmesine imkân tanımıyor.

Korku Kültürü

Bu noktada biraz da otorite, güç, şiddet, iktidar ve korkudan bahsetmek gerekir. Korku, biyolojik olarak bir canlının hayatta kalmasını sağlayan önemli bir duygu. Ancak sosyal açıdan korku, insanlık tarihi boyunca bir insanın diğer bir insan ya da bir grubun diğer bir grup üzerinde baskı kurma aracı da olmuştur. Korku; kültürel olarak toplum ve kurumlarda özgür düşüncenin, yaratıcılığın en büyük engeli haline geliyor. Korku kültürünü besleyen mekanizmalar dogmatik ve otoriter yapıyla birlikte, katı bir disiplini ön plana çıkarıyor. Korkuyu asıl besleyen ise şiddet öğesi. Güçlü olan şiddet uyguluyor. Otoriteyi şiddet ve güç ile elinde tutuyor. Totaliter iktidar her şeye, hayatın her köşesine dokunarak korku imparatorluğu kurup insanları sistemin kölesi yapması, Nazilerin herkesin kapısına dayandığı güne kadar sistematik bir şekilde devam ediyor. Bu korku imparatorluğu Haffner’e asıl adı olan Raimund Pretzel’i değiştirmesine sebep oluyor. Almanya’daki ilişkilerini korumak ve bir bakıma gizlenmek için Sebastian Haffner ismini seçiyor. Klasik müzik sevgisi ve Alman kültürüne olan bağlılığı ile Johann Sebastian Bach’tan Sebastian’ı ilk ismi; Mozart’ın Haffner Senfonisi’nden Haffner’i de ikinci ismi olarak değiştirip hayatına devam ediyor.

Almanya’daki milliyetçilik ile ilgili şu sözleri ise çok çarpıcı: “Milliyetçilik, yani bir milletin kendisine ayna tutup tapınması, muhakkak ki dünyanın her köşesinde tehlikeli bir hastalıktır. Nasıl kendini beğenmişlik ve egoizm bir insanı çirkinleştirirse o da bir milletin çizgilerini bozar, çirkinleştirir. Ama bu hastalık dünyanın hiçbir yerinde Almanya’da olduğu kadar habis ve tahripkâr bir karaktere sahip değildir.”

Almanya’nın Nazi rejimini günümüz ile karşılaştırmak çok doğru olmasa da benzerlikler açısından genel olarak faşizmi, ırkçılığı, milliyetçiliği ve iktidarların baskıcı tutumu ile kıyaslayabiliriz. İnsanların tepkisizliği ve konfor alanı klişesinden çıkmak istememeleri iktidarın ekmeğine yağ sürüyor. Devam eden savaşlar, nükleer tehditler, göçmenler, iklim krizi, doğal afetler, gıda krizi gibi sorunlar gündemdeyken; iktidarların bunları görmezden gelip halkların üzerinde bir korku imparatorluğu yaratması iktidarı elinde tutma çabası insanlığı değil de bir grup kapitalisti ve kendince dava(?) arkadaşlarını kurtarma çabasından ibaret. Dünyayı yok edecek bu zihniyet ufak bir topluluğu kurtarmayı amaçlasa da gemi batınca yüzme bilenlerin de boğulacağı aşikâr.

Kaynaklar

S. Haffner, Bir Alman’ın Hikâyesi Hatırladıklarım (1914-1933), Çeviren Hulki Demirel,  İletişim Yayınları, 7. Baskı İstanbul, 2020.

A. Eren, Korku Kültürü, Değerler Kültürü ve Şiddet, Aile ve Toplum, Yıl: 7, Cilt: 2, Sayı: 9, Ocak-Mart 2005.

https://www.avlaremoz.com/2024/01/25/bir-almanin-hikayesi-birinci-dunya-savasindan-ikinci-dunya-savasina-yakup-cemel/

 

PARRHESİAPAR 08.02.2024

Harutyunyan 1860’ta, Harput’un güneyindeki Tılgadin (Huylu, bugünkü resmî adı Kuyulu) köyünde doğmuş, genellikle gazete yazıları, gezi notları, oyunları ve kısa öyküleriyle tanınmıştır. Tılgadıntsi, gezi yazılarında Ermenilere ait mülklerin ve manastırların durumunu eleştirel bir bakış açısıyla aktarmakla yetinmez, günlük hayatın koşullarıyla ilgili detayları, felaketin gelişini, âdeta kehanette bulunur şekilde, etnografik bir incelikle sunar.

TAMAR GÜRCİYAN

Krikor Beledian’ın geçenlerde okuduğum “İmgeden Kayba: Harput Yazarları ve Taşra Edebiyatı” başlıklı makalesi (‘Tarihi Kentler ve Ermeniler: Harput’, ed. R. G. Hovannisian, çev. Z. Kılıç, Aras Yay., 2017) beni Tılgadıntsi’yle (Hovhannes Harutyunyan) ve onun gezi yazılarıyla tanıştırdı. Harutyunyan 1860’ta, Harput’un güneyindeki Tılgadin (Huylu, bugünkü resmî adı Kuyulu) köyünde doğmuş, genellikle gazete yazıları, gezi notları, oyunları ve kısa öyküleriyle tanınmıştır. Beledian, Tılgadintsi’nin Hayrenik ve Arevelk gazetelerinde yayımlanan gezi yazılarının edebî bir karakter taşıdığını söyler. Tılgadıntsi, bu yazılarda Ermenilere ait mülklerin ve manastırların durumunu eleştirel bir bakış açısıyla aktarmakla yetinmez, günlük hayatın koşullarıyla ilgili detayları da, Beledian’ın tarif ettiği gibi felaketin gelişini, âdeta kehanette bulunur şekilde, etnografik bir incelikle sunar. Zira bu gezi yazıları da felaketten önce başlayan göçlerin, boşalan köylerin ve yaşanan kayba verilen bir tepki niteliğindedir.

Bu yazıda Tılgadıntsi’nin 1890, 1892 ve 1893 tarihli “Datma vankı” [Tadem Manastırı], “Palu” ve “Cambu dbavorutyunner” [Yol İzlenimleri] başlıklı üç gezi yazısından hareket edeceğim. Söz konusu yazılar Harput çevresindeki köyler, manastırlar ve Palu şehri hakkında bilgiler içerir. Önce coğrafya ve peyzaj bizi hikâyenin içine davet eder. Palu iki dağ arasına kapanmıştır ve çatı gibi dar bir ufuk çizgisine sahiptir. Binalar birbirinin çatısına basa basa aşağı, Aradzani (Murat Nehri) kıyısına inerler. Aradzani, şehrin batısından, aşağı kısımlarını yıkayarak akar. Yazar böyle bir girizgâhın ardından Palu’nun hane sayısından mimarisine, ekonomik faaliyetlerinden yönetimsel sorunlarına, mevcut durumu gözlemleyerek ve kategorize ederek günlük hayatın kaydını tutar. Bu aktarım formatı, ülkesini terk eden Ermenilerin Ermeni mirasıyla ilgili tanıklıklarını konu alan önemli bir külliyat olan ‘Huşamadyan’ kitaplarının formatını âdeta önceler. Bu kitaplar kayıp olanı, metinler, fotoğraflar ve haritalarla yeniden inşa ederken, Tılgadıntsi mevcut olanı tasvir eder.

Tılgadıntsi’den, Palu çeşmesinin önündeki su kavgalarını, susuzluğu, üzerinde insan boyunu aşan devedikenlerinin yetiştiği, işlenmemiş verimli toprakları, köylünün gözünün daha ‘kolay’ bir yaşantı peşinde olup ‘bantukht’ [göçmen işçi] olma isteğini, bu nedenle köylerin giderek boşalmasını, Murat Nehri’nin aldığı sayısız canları, köylerdeki öğretmen azlığını ve yönetim sıkıntısını, manastırların bakımsızlığını ve daha birçok konuyu, âdeta topraktan ve sudan doğurttuğu, yerel bir Ermeniceyle dinleriz.

https://www.agos.com.tr/tr/yazi/29796/tilgadintsinin-gezi-yazilari-uzerine

About Mustafa Aydın

Check Also

DOĞRUDAN DEMOKRASİ NEDİR? – Alişan Özdemir

Demokrasi sistemi, birincil olarak toplumun ve toplumun etkinliklerinin yönetimi alanında monarşi ve oligarşi sistemlerine karşı …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com