Sinisa Malesevic’le Söyleyisi

95
bunu neyin yönlendirdiği konusunda sessiz kalıyor”
(2019: 3) demektedir. Tezinizin teleolojik olduğunu
düşünüyor musunuz? Ya da bu üç olguya yol açan
tarihsel unsurlar hakkında neler söylersiniz?
– Bu konudaki yazılarımın çoğunda, yaklaşımı
mın herhangi bir determinizm veya teleoloji biçi
minden uzak olduğunu vurguluyorum. Kullandı
ğım terim –gömülü/temellendirilmiş– dikkatimizi
milliyetçiliğin süreç odaklı ve oldukça olumsal
karakterine odaklamayı amaçlıyor. Bu, tarihsel
olarak dinamik ama aynı zamanda devam eden ve
kalıcı bir olgudur. Milliyetçiliğin işleyişinde kaçı
nılmaz olan hiçbir şey yoktur. Bu, insanlık tarihi
nin büyük bir bölümünde hiçbir etkisi olmayan ve
yalnızca yaklaşık son 250 yılda önemli bir toplum
sal güç haline gelen bir olgudur. Yani milliyetçilik,
sosyal ve politik manzaramıza hakim olduğu gi
bi, ortadan da kalkabilir. İnsanlık yakın gelecekte
çevresel felaketlerden sağ kurtulursa, torunlarımı
zın çok farklı bir dünyada, ulus-devlet modelinin
alternatif teritoryal örgütlenme biçimleriyle değiş
tirildiği bir dünyada yaşamaları kuvvetle muhte
meldir. Andreas Wimmer (2021), tam da bu konu
hakkında, gelecekte ulus-devletlerin yerini alabile
cek çeşitli yönetim biçimlerini tasavvur ettiği çok
yaratıcı bir makale yazdı. Ulus-devlet hegemonik
konumunu kaybettiğinde, milliyetçilik de muhte
melen azalacaktır. Yani benim yaklaşımımda de
terminist bir şey yok. Şiddetin kümülatif olarak
bürokratikleşmesi (yani zorlayıcı-örgütlü kapasi
telerin yükselişi) ve merkezkaç ideolojikleştirme
(yani ideolojik olarak topluma nüfuz etme) gibi
yapısal süreçlerin rolünü vurguluyorum ama aynı
zamanda failliğin hem seçkinler düzeyinde hem
de sıradan insanların günlük yaşamları bağlamın
da (yani mikro dayanışmaların kuşatmasının) ne
kadar merkezi olduğunun altını çiziyorum.
• Özkırımlı bir H-Net röportajında “İlk modern
ulusun ne zaman ortaya çıktığı sorusu (milliyetçili
ğin) duygusal çekiciliğini anlamamıza nasıl yardım
cı olur ki? Milliyetçiliğin önemsiz olduğunu söylemi
yorum; bu tartışmanın bize çağdaş milliyetçilik hak
kında hiçbir şey söylemediğini söylüyorum” (2015)
diyor. Milliyetçiliğin tarihsel kökenleri hakkındaki
tartışmaların ya da açıklamaların geride bırakılması
gerektiğini düşünüyor musunuz? Bu tartışma bugün
hâlâ bize katkıda bulunuyor mu? Bulunuyorsa nasıl?
Siniša Maleševi ́c

96
– Umut ve ben bu konuyu birkaç yıldır tartı
şıyoruz. Ne demek istediğini anlıyorum ama bu
konuda ona katılmıyorum. Çağdaş milliyetçiliğin
gücünü anlamak için tarihsel açıdan düşünmek
zorundayız. Siyasi meşruiyetin alternatif biçimle
rinin yerini nasıl aldığını anlamak için bu modern
inanç sisteminin kökenlerinin tarihsel olarak izi
ni sürmek gerekir. Bu bağlamda odak noktamız
kimin ilk (ulus) olduğu sorusu değil, ulus olma
halinin nasıl ve neden bu kadar güçlü bir insan
öznelliği haline geldiği sorusu olmalıdır. Ulus-
devletlerin ve milliyetçiliğin tüm dünyada nasıl or
taya çıktığını, geliştiğini ve çoğaldığını bilmeden,
bugün milliyetçiliğin gücünü anlamak son derece
zor olacaktır. Elbette bu, araştırmamıza yön ver
mesi gereken birçok sorudan yalnızca biri. Sorun
şu ki, Gellner, Anderson, Smith ve diğer bazıları
nın milliyetçilik klasikleri bu (tarihsel) başlangıç
konusuna yoğun bir şekilde odaklanmışken, mil
liyetçilikle ilgili diğer önemli sorulara belki daha
az dikkat etmiştir.
• Bir diğer önemli konu da sivil/teritoryal ve etnik
milliyetçilik arasındaki ayrımdır. Hans Kohn (1944)
bunu doğu ve batı milliyetçiliği çerçevesinde tanımla
mıştır. Bu ayrım günümüze kadar her yönüyle eleş
tirilmiş olmasına rağmen bugün neden hâlâ karşılık
bulmaktadır? Bu ayrımın, entelektüellerin itiraf et
meyi reddettikleri asli bir açıklama gücü var mı?
– Bu ayrımın, Brubaker ve Yack’in ufuk açıcı kat
kıları da dahil olmak üzere birçok bilim insanı ta
rafından eleştirildiği konusunda kesinlikle haklısı
nız. Bu eleştiriler tam yerine oturmaktadır – Kohn,
Plamenatz ve diğerleri Avrupa ve Kuzey Amerika
toplumlarının sivil (Birleşik Krallık, Fransa, ABD)
veya etnik (Almanya, Doğu Avrupa’nın çoğu vb.)
olarak kategorize edilebileceklerine dair inanç
larında yanılmaktadır. Son zamanlarda yapılan
araştırmaların çoğu, tüm milliyetçiliklerin bu iki
unsuru birden bünyesinde taşıdığını ve hiçbir top
lumun biri ya da diğerinden ibaret olmaya mah
kûm olmadığını açıkça gösteriyor. Artık Fransa,
Birleşik Krallık ve ABD’nin ırk, göçmen nüfusların
kültürel farklılıkları ve dini ayrımlar üzerine odak
lanan oldukça etno-milliyetçi bir söylemin haki
miyetine kolaylıkla girebildiğini görebiliyoruz.
Brexit İngiltere’sindeki ve Trump Amerika’sındaki
baskın milliyetçilik biçimleri, Kohn’un aklındaki
sivil söylemlerden uzaktır.
Ayrıca Brubaker ve Yack’e, toplum çapındaki bu
tür genellemelerin pek yardımcı olmadığı iddiala
rına katılıyorum. Bununla birlikte, milliyetçiliğin
dışlayıcı ve kapsayıcı biçimleri arasında ayrım yap
mak için hâlâ bazı parametrelere ihtiyacımız var.
Milliyetçiliğin salt etnik veya yurttaşlık başlıkla
rında adlandırılmaları gerekmez, ancak içerme ve
dışlama kutbunda milliyetçiliğin yörüngelerini
belirlememize yardımcı olacak analitik kategoriler
tasarlamak gerekir. Milliyetçilik, toplumsal bağla
ma bağlı olarak bir kutuptan diğerine kayabilen
skalalı (salınımlı) bir olgudur.
• Az önce değindiğiniz yeni milliyetçiliği çevre
leyen süregelen tartışmaların da gösterdiği gibi, bir
kavramın ayırt edici özelliğini göstermek, günümüz
de karmaşık ve zorlayıcı bir mesele olabilmektedir.
Bu kavramlardan bir diğeri de, bazı yaklaşımlara
göre içinde bulunduğumuz çağı post-olgusal, hiper
realistik veya iktidarla ilintili yansıtan hakikat-son
rası (post-truth) kavramıdır. Buna mukabil, insanlık
tarihi boyunca toplumlar belirli normlar, değerler ve
semboller etrafında örgütlenmişler ve gerçekliği de
bu örgütlenmenin ideolojisi üzerinden hakikat son
rası anlatılarına benzer şekilde algılamışlardır. Öy
leyse, çağdaş dünyada hakikat-sonrası kavramının
özgüllüğünü nerede aramak gerekir? Gerçekten yeni
bir epistemik paradigmadan mı, yoksa her toplumda
her zaman var olan bir hakikat rejiminden mi bah
sediyoruz?
– Bence ‘hakikat sonrası’ fikri tamamen yeni bir
olgu değil. Bilimsel bilgi farklı sosyal, politik ve
dini hareketler tarafından her zaman saldırıya uğ
ramış ve meydan okunmuştur. ‘Alternatif bir bilgi’
ve ‘alternatif hakikat’ fikri, bazı rölativist filozoflar
ve antropologlar, sanatçılar ve ana akımın dışın
daki dini kuruluşlar arasında popüler olmuştur.
Alfred Rosenberg, Karl Maria Wiligut, Lanz von
Liebenfels ve Rudolf von Sebottendorf gibi Nazi
entelektüelleri de genellikle okült, sihir ve bilimi
birleştirdikleri alternatif hakikat düşüncelerine ön
ayak oldular. Örneğin Lanz von Liebenfels, teozo
oloji adı verilen belirsiz bir ‘disiplin’ yaratmak için

97
teoloji ve zoolojiyi birleştirdi. Mendel genetiğini
reddeden ve Lysenkoizm’in sözde bilimini destek
leyen Trofim Lysenko’dan açıkça gördüğümüz gi
bi, Stalin’in Sovyetler Birliği’nde de ideoloji, bilimi
gölgede bırakmıştı.
Bugün farklı olan, internet ve sosyal medya da
hil olmak üzere modern teknolojilerin popülist ve
bilim karşıtı grupların çevrimiçi olarak milyonlar
ca kişiye ulaşmasını sağlamasıdır. Özellikle sosyal
medya, önceki dönemlerde görüşlerini dile getir
me fırsatı bulamayan insanların küresel etkileşimi
için bir platform sağlamıştır. Buna ek olarak, algo
ritmalar artık daha fazla ilgi çektikleri ve dolayı
sıyla geliri arttırdıkları için daha radikal görüşleri
öne çıkarmaya programlandığından, bu durum
‘hakikat sonrası’ ve ‘alternatif hakikat’in tanıtımı
için eşsiz bir ortam sağlamaktadır.
• Günümüz toplumundaki dikkate değer bir diğer
eğilim, ana akım siyasete karşı artan bir muhalefet
ve elit karşıtlığının yükselişidir. Farklı örnekler üze
rinden ilerlersek, gelişmekte olan ülkelerdeki ulusal
çoğunluk milli kazanımların kaybedildiği şeklinde
bir algıya sahipken, Avrupalı orta sınıflar ise yöneti
ci elitlere karşı çıkışlarında rasyonel ve otoriter bü
rokrasi karşısında bireysel özgürlüğün savunusunu
söylemlerinin merkezine koyuyorlar. Eski rejim (an-
cien regime) kalıntılarının ‘faşist’ saldırılarına kar
şı koyduklarını iddia eden Oregon’daki ‘anti-faşist’
hareketleri de marjinal bir örnek olarak verebiliriz.
Güvensizlik ve belirsizlik psikolojisi, birbiriyle ilin
tisi olmayan sosyal gruplar arasında yaygın ve fakat
bu karşı duruşun temelleri üzerinde netlik elde etmek
de bu nedenle zor görünüyor. Egemen aktörlere ve
kurumlara yönelik bu yaygın karşıtlığı ve güvensiz
liği siz nasıl temellendiriyorsunuz?
– Elitizm karşıtlığı, tüm popülist hareketlerin
temel söylemidir. Bu tür hareketlerin çoğunun si
yasi, kültürel veya ekonomik seçkinler tarafından
yönetilmesi ama ahlaki açıdan üstün ve muhtaç
halkı, ahlaki olarak düşük (yani yozlaşmış, çıkarcı,
hain vb.) elitlere karşı pozisyona yerleştiren bir dil
kullanmaları paradoksaldır. Bu hareketlerin çoğu
nu siyasi yelpazenin sağında ve aşırı sağında göz
lemleyebiliriz, ancak aynı zamanda elitizm karşıt
lığına benzer bir söylem kullanan solcu popülistler
de mevcuttur. Popülizm tutarlı bir ideolojik proje
değildir; daha ziyade çok farklı ideolojik içeriklere
sahip fikirleri yaymaya yarayan bir strateji ve tek
nikten ibarettir. Artık çoğumuzun içinde yaşadığı
kitle toplumunda, tüm siyasi partiler ve toplumsal
hareketler bir tür popülist dile güveniyor. Bununla
birlikte, bazı siyasi aktörler diğerlerine göre çok
daha popülisttir ve ekonomik eşitsizliklerin art
masıyla popülizm de yükselişe geçmektedir. ABD,
İngiltere, Brezilya ve Hindistan gibi son otuz yılda
ekonomik eşitsizliklerin muazzam ölçüde arttığı
toplumlarda elit karşıtlığının daha fazla yaygınlaş
mış olması bir tesadüf değildir. Elitizm karşıtlığı,
akademisyenleri ve bilim insanlarını olduğu kadar
devlet kurumlarını da hedef alabilmektedir. Devlet
gücünün sürekli artan oranda bürokratikleşmesi,
halkın üniversiteler ve araştırma kurumları da da
hil olmak üzere devlet kurumlarına karşı güven
sizlik duymasına yol açmıştır.
• Günümüz toplumunda yaygın olan güvensiz
lik durumu, zaman zaman, ay aldatmacası (faked
moon landing) iddialarından düz dünyacılığa (flat-
earthism) kadar uzanan komplo teorilerinin ortaya
çıkmasını teşvik etti. COVID-19 salgını da, hem si
yasi solda hem de sağda önemli sayıda bireyin yay
gın bilimsel gerçeklere karşı çıkmasıyla, bu (komp
locu) fenomenin daha yakın tarihli bir örneğini bize
yaşattı. Bu itirazların altındaki ortak dinamiklere,
özellikle neoliberalizmin yarattığı güvensizlik ve
belirsizlik duygusuyla ilişkisine dair iddialara ne
dersiniz?
– Haklısınız, komplo teorileri genellikle büyük
kriz dönemlerinde yükselme eğilimindedir. Sosyal
psikologlar komplocu dünya görüşlerinin ardın
daki bireysel motivasyonları tespit etmiş ve komp
lo teorilerinin bireylerin anlaşılmaz ve sürekli de
ğişen bir sosyal çevreyi anlamalarına yardımcı ol
duğunu, onlara emniyet, güvenlik ve kontrol hissi
verdiğini ve başkalarının sahip olmadığı bilgilere
erişebildikleri iddiasıyla bireylerin kendileri hak
kında olumlu bir imaj geliştirmelerine olanak tanı
dığını tespit etmişlerdir. Ancak, COVID-19 salgını
sırasında olduğu gibi çok büyük insan gruplarının
neden komplocu düşünceye yatkın hale gelebildi
ğini anlamak için psikolojinin ötesine geçmek ge

98
rekiyor. Bu konuda, Almanya, İsveç, İngiltere, İr
landa ve Sırbistan’daki temsili nüfus örnekleri üze
rinde geniş çaplı bir araştırmayı içeren bir projeyi
koordine ediyorum. Özellikle komplo teorileri ile
milliyetçilik arasındaki ilişkinin ne olduğuyla ilgi
leniyoruz. Şimdiye kadar yaptığımız analizler, mil
liyetçi fikir ve pratiklerin birçok komplocu düşün
ce biçimiyle güçlü bir şekilde bağlantılı olduğunu
göstermektedir. Ayrıca dini ve siyasi yönelimlerin
de önemli bir rol oynadığını, kendilerini daha din
dar ve daha sağcı olarak tanımlayan katılımcıların
komplo teorilerine inanmaya diğerlerinden çok
daha yatkın olduğunu tespit ettik. Bununla birlik
te, araştırdığımız toplumlar arasında bazı önemli
farklılıklar bulunmaktadır. Sırbistan’da insanların
çoğunluğu komplo teorilerine inanırken, bu du
rum İsveç veya İngiltere’de çok daha azdır. Ne tür
bir milliyetçiliğin komplocu inançlarla bağlantılı
olduğu konusunda da farklılıklar vardır: İrlanda
ve Sırbistan’da milliyetçiliğin ilkçi (primordialist)
versiyonu komplocu inançlarla güçlü bir şekilde
bağlantılı iken, İngiltere ve İsveç’te devlet merkezli
milliyetçilikler hakimdir.
• COVID-19 salgınının yoğun yaşandığı dönem
lerde, salgına ve sokağa çıkma yasaklarına karşı üç
tür itiraz gözlemledim. Bunlardan ilki tıp karşıtlığı
ve mevcut siyasi elitlere güvensizliği ifade eden popü
list görüşleri içeriyordu. İkinci itiraz türü, pandemi
sırasında Agamben tarafından vurgulandığı üzere,
modern tıp paradigmasını sorguluyor ve istisna ha
lini eleştiriyordu. Üçüncü itiraz türü ise Avrupalı
orta sınıfların bireysel özgürlüklere vurgu yapan ve
kimi zaman salgının yarattığı yıkımın ciddiyetinin
altını oyan tepkileriydi. Bu bağlamda, ortaya çıkan
protesto türlerini ve bunları birbirine bağlayan ortak
noktalar olup olmadığını tespit etmek büyük önem
taşıyor. COVID-19 salgını ve sokağa çıkma yasak
larına yönelik itirazlara ilişkin gözlemlerinizi ve bu
itirazları besleyen temel faktörlere ilişkin tespitleri
nizi paylaşır mısınız?
– Evet, pandeminin bu üç tür itirazı yarattığı
konusunda haklısınız. Tüm bu itirazlar devletin
emsali görülmemiş gücüne verilen farklı farklı
tepkilerdi. Modern ulus-devletler yaklaşık son iki
yüz yıldır zorlayıcı-organizasyonel kapasitelerini
artırıyorlar ve devletlerin ne kadar güçlü oldukla
rını ancak büyük kriz dönemlerinde gözlemleyebi
liyoruz. Michael Mann’ın gösterdiği gibi, modern
öncesi hükümdarlar tebaalarından herhangi birini
ortadan kaldırmak ve hatta öldürmek için geniş
despotik güçlere sahip olsalar da, iradelerini geniş
topraklarda uygulayacak altyapı gücünden yok
sundu. Buna karşılık modern ulus-devletler, ka
rarlarını kontrolleri altındaki milyonlarca insana
hızlı bir şekilde uygulamak için muazzam altyapı
kapasitelerine sahiptir. Ulaşım, iletişim, teknoloji
ve diğer sektörlerin gelişmesiyle birlikte modern
devletler, modern öncesi öncüllerinden çok daha
güçlü organizasyonel makineler haline gelmiştir.
Bu bağlamda, hükümetlerin ne kadar hızlı ve fazla
direnç göstermeden sınırları kapatabildiği, seya
hatleri durdurabildiği, günlük hareketliliği sınır
layabildiği, ekonomi ve toplumun bazı sektörlerini
kapatabildiği ve günlük faaliyetleri denetleyebildi
ği gözlemlenebilir. Pandemi sadece modern dev
letlerin sahip olduğu fevkalade gücü ortaya çıkar
dı. Yani bahsettiğiniz itirazların hepsi devletin bu
muazzam gücüne verilen tepkilerdi. Bence bu ani
gelişmelere en az itiraz eden kesim orta sınıflardı.
Uzaktan çalışmaya nispeten kolaylıkla geçebildi
ler, evlerinde nispeten rahat bir yaşamları vardı ve
birçoğu pandemi sırasında önemli tasarruflar da
yaptı. Buna karşılık daha güvencesiz ve yoksul ke
simler ile hemşireler ya da yemek dağıtıcıları gibi
ön saflarda yer alan kesimler pandemi döneminde
çok zor bir yaşam sürdüler ve hastalığın tehlikele
rine çok daha fazla maruz kaldılar.
• Çağdaş toplumda, endüstriyel kapitalizm ve bur
juva etiği tarafından şekillendirilen yaşam biçimine
yönelik kimlik temelli ve postmodernist eleştiriler
giderek artmakta. Bireyin deklare ettiği kimliğin
tüm eski toplumsal kategorileri aştığı ve kamusal
yaşamın da bu öznelliğe uyacak şekilde yenilenme
si gerektiği iddiasının ortaya atıldığı transgender
kimliği etrafındaki tartışmalar buna uygun bir ör
nek. Post-yapısalcı ve kimlik temelli perspektiflerin
mevcut toplumsal yapılara yönelik eleştirilerinin,
yeni bir yapılandırma (configuration) sisteminin
ortaya çıkmasına yol açma potansiyeline ne ölçüde
sahip olduğunu düşünüyorsunuz?

99
– Bu değişimin ana kaynağının post-modernizm
ya da post-yapısalcılık olduğunu düşünmüyorum.
Foucault’yu ve diğer post-yapısalcıları ‘woke kül
tür’ün yükselişinden ve ‘kültür savaşları’nın yay
gınlaşmasından sorumlu tutan sağcı, merkezci ve
solcu yorumlar hakkında eleştirel yazılar yazdım
(Malešević 2023). Ben bu değişimi, özellikle ‘kül
tür savaşları’nın ortaya çıktığı ve şu anda tüm top
luma yayılmış, özellikle ABD’de gözle görülür olan
yapısal dönüşümlerin bir ürünü olarak görüyo
rum. Bu tür derin siyasi ve kültürel kutuplaşmalar,
ABD’de 1960’lardan beri meydana gelen derin ya
pısal değişikliklerin bir sonucudur: siyasi ve kül
türel seçkinler arasındaki mutabakatın bozulması,
toplumsal eşitsizliğin eşi benzeri görülmemiş öl
çüde artması ve orta sınıfların gerilemesi, devletin
gelir toplama kapasitesinin azalması, demokra
sinin gerilemesi, üretkenlik artışının altını oyan
finansal kapitalizmin sarsıcı şekilde genişlemesi,
zengin bireylerin kitle iletişim araçlarını tekelleri
ne alması, intihar oranlarında ve uyuşturucu kul
lanımında benzeri görülmemiş artış ve yaşam ka
litesinin düşmesi. Bunun doğrudan sonucu, hem
siyasi solun hem de siyasi sağın yapısal sorunlara
sadece kültürel çözümler sunduğu bu toplumun
daha fazla bireyselleşmesidir. Irk, etnik köken,
din, cinsellik gibi kültürel belirteçler toplumun
gerçek anlamda dönüşümünü sağlamak için de
ğil, seçimlerde seçmenleri harekete geçirmek için
kullanılmaktadır. Kültürel sol sadece farklılıkların
tanınmasına odaklanırken, kültürel sağ hayali bir
geçmişe dönüşü savunmaktadır. Her ikisi de ço
ğunlukla performatif siyasetle meşgul olmakta ve
radikal yapısal dönüşümlere ya çok az ilgi göster
mekte ya da hiç ilgi göstermemektedir.
• Kısmen bununla bağlantılı olarak şu soruyu
da sormama izin verin. Başta Edward Said olmak
üzere, 20. yüzyılda sömürgecilik karşıtı edebiyattan
sonra, sosyal bilimleri ve metodolojiyi dekolonize
etme söylemleri öne çıktı. Benzer söylemler bazen
iptal kültürüne (cancel culture) ve politik doğrucu
luğa dönüşerek bilimsel pratikleri ve kamusal düzen
lemeleri etkileyebilmektedir. Siz çoklu modernlikler
yaklaşımına cevaben, ahlaki açıdan yanlış olan ile
bilimsel bir çalışmanın açıklayıcılığını/geçerliliğini
birbirinden ayırmak gerektiğine işaret etmiştiniz
(2014: 201). Ancak, kamusal alanı, bilimi ve tarihi
sömürgesizleştirme iddialarında bulunanlar, (bilim
sel) açıklayıcılığı/geçerliliği tartışmasız bir gerçek
lik olarak konumlamamaktadır. Hal böyle olunca,
sosyal bilimlerin bu itirazlar karşısında muhkem bir
konuma sahip olduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa
kaçınılmaz olarak sosyal bilim felsefesinde ‘yanlış
ları iptal etme’ yoluyla bir dönüşüm mü yaşanacak?
– Sosyal bilimlerin çoğunun üzerine inşa edildi
ği emperyal mirası haklı olarak eleştirdikleri için,
postkolonyal akademinin bazı kollarına her zaman
sempati duymuşumdur. Aimé Césaire ve Edward
Said gibi akademisyenler, emperyal projelerin ve
oryantalist söylemlerin akademi de dahil olmak
üzere toplumsal yaşamın pek çok alanına nasıl
nüfuz ettiğini anlamamıza yardımcı olan özgün
düşünürlerdi. George Steinmetz ve Julian Go gibi
bazı çağdaş tarihsel sosyologlar da emperyal gücün
Siniša Maleševi ́c

100
eğitim sistemlerinden mahkemelere ve polislik uy
gulamalarına kadar pek çok çağdaş kurumumuzu
nasıl şekillendirdiğini ikna edici bir şekilde gös
teren mükemmel ampirik araştırmalar yapmıştır.
Bununla birlikte, her şeyi ‘dekolonize etme’ (sö
mürgesizleştirme) yönündeki son zamanlardaki
entelektüel modaya daha az sempati duymakta
yım. Bu bana, genellikle son birkaç yüzyılda üre
tilen tüm klasik bilimlere karşı düşmanlık sergile
yen Batı merkezli siyasi aktivistlerin bir hareketi
gibi görünüyor. Bu kişiler geçmişin veya bugünün
yeni veya incelikli analizlerini nadiren ortaya ko
yuyorlar ve okuduğum bazı yayınları da tarihsel
olarak bilgisiz, önemsiz, propagandacı ve tembel
görünüyor. Aktivizm ne kadar güçlü ve iyi örgüt
lenmiş olursa olsun, yine de iyi bir akademik ça
lışmanın yerini tutamaz. Bu aktivistlerden bazıları
bana 1970’lerin Maoist kültür devriminin öğrenci
liderlerini hatırlatıyor. Onlar da Batı’dan gelen her
şeye karşı benzer bir öfke sergiliyorlardı. Bu hare
ket iki anlamda paradoksaldır: 1) Hareketin daha
radikal kesimleri, Avrupalı akademisyenlerin Av
rupalı olmayan düşünürlerle değiştirilmesini sa
vunur, ancak Batı akademisinin dışında yer alan
gerçek akademisyenlerle nadiren ilişki kurarlar;
ve 2) sömürgecilik karşıtı (decolonial) paradigma,
birkaç isim vermek gerekirse Thomas Hobbes, Da
vid Hume veya Max Weber gibi klasik sosyal ve
politik düşünürlerden vazgeçmeyi amaçlamakta
dır. Ancak bu düşünürlerin entelektüel katkıları
olmasaydı, hâlâ tamamen (dogmatik) dini düşün
cenin hakimiyetinde olurduk ve sömürgecilik kar
şıtı düşünce de var olmazdı. Vivek Chibber’in de
haklı olarak işaret ettiği gibi, dekolonyal (sömür
gecilik karşıtı) hareket, kültürleri özcüleştirmek
te ve çoğu zaman oryantalist düşünceye meydan
okumak yerine onu pekiştirmektedir. Dekolonyal
düşüncenin bazı savunucuları, Herderci bir dil
kullanarak, birbirleriyle kıyaslanamaz kültürler
ve uluslar anlatısıyla milliyetçi söylemleri destek
leme eğilimindedir. Hindistan’da Modi’yi destekle
yen Hindu milliyetçisi entelektüellerin, katı Hindu
milliyetçiliğine kayışı meşrulaştırmak için sıklıkla
dekolonyal paradigmaya bel bağlamaları şaşırtıcı
değildir. Eğitim müfredatının dekolonizasyonu
(sömürgesizleştirilmesi) yerine, müfredatı dünya
nın dört bir yanından gelen mükemmel akademis
yenlerin değerli katkılarını içerecek şekilde geniş
letmemiz gerekmektedir.
• Milliyetçiliğin yanı sıra, savaş ve şiddet sosyo
lojisi üzerine de on yılı aşkın bir süredir araştırma
yapmaktasınız. Bu bağlamda öncelikle şiddetin mo
dern toplumdaki yeri hakkında genel bir soru sormak
istiyorum. Steven Pinker ve Yuval Noah Harari gibi
bazı önde gelen modernist düşünürler, Aydınlanma
değerlerine atfedilen olumlu gelişmelerle birlikte in
sanlığın sosyal ve politik açıdan daha az şiddet içeren
bir vasata ulaştığını iddia ediyorlar. Bununla birlik
te, siz ise şiddeti, sosyal boyutlarıyla ve insan öznel
liğinin kurucu bir unsuru olarak ele alıp, modern
zamanlardaki organizasyonel kapasite ve meşrulaş
tırıcı ideolojilerle bağlantılı olarak ortaya koyuyor
sunuz (Malešević, 2010). Dolayısıyla bu meselenin
iki boyutu var gibi görünüyor: şiddetin kurumlara
devredilmesi (dolayısıyla gündelik hayatta barışın/
huzurun sağlanması) ve bu görece barışçıllığa daya
lı oluşan yaygın iyimserlik hali. Bu durumda, diğer
görünmeyen dünyaların yıkımı devam ederken, gün
delik hayattaki toplumsal sükûnetten kaynaklanan
iyimserliği nasıl değerlendirmeliyiz? Bu iyimserlikte
Aydınlanma ideallerinin rolü nedir? Yoksa bu iyim
serlik hali, tarihsel aşamalara atfedilen (olumlu)
ilerlemeci bakışın başka bir örneği midir?
– Evet, Pinker’ın Aydınlanma ve şiddetin gidi
şatına ilişkin yorumlarını eleştiriyorum. 2017 ta
rihli The Rise of Organized Brutality: A Historical
Sociology of Violence (Türkçe çevirisi yakında FOL
Kitap’tan çıkacak) kitabımda organize şiddetin in
sanlık tarihi boyunca azalmadığını gösteriyorum.
Aksine, devletlerin ve diğer birimlerin zorlayıcı-
organizasyonel kapasiteleri sürekli olarak artar
ken, kitlesel ölçekte şiddet potansiyeli de yüksel
mektedir. Bu nedenle son üç yüzyılda daha önce
hiç olmadığı kadar çok savaş, devrim, soykırım
ve terörizm yaşanmıştır. Organize şiddet, devletin
ideolojik olarak topluma daha fazla nüfuz etmesi
ve birçok sosyal organizasyonun (devlet, özel şir
ketler, dinî kurumlar vb.) kişiler arası ilişkilerin
mikrokozmosunu kuşatma kabiliyeti nedeniyle de
genişlemiştir. Şiddetin uzun vadeli dinamiklerini
anlamak için Pinker ve diğerlerinin yaptığı gibi

101
sadece savaş alanındaki ölümlere odaklanılamaz.
Organize şiddet, uzun vadeli sonuçları olan karma
şık bir dizi faaliyeti içermektedir. Pinker’ın kitapla
rının popülaritesi, açıkça onun bize verdiği temel
mesajla bağlantılıdır: “her şey yolunda, mümkün
olan en iyi dünyada yaşıyoruz.” Bu pek çok in
sanın duymak ve inanmak istediği bir şey, ancak
ne yazık ki bu gezegenin çoğu sakini için gerçek
bu değil. (Pinker’ın) Aydınlanma mirasına ilişkin
okuması gülünç şekilde tek boyutludur. Aydınlan
ma üzerine çalışan hiçbir ciddi akademisyen, son
derece çelişkili bir olgunun idealize edilmiş, nere
deyse ütopik bir versiyonunu sunan Enlightenment
Now (2018) kitabını ciddiye almaz. Rasyonelliği,
bireysel özerkliği, barışı, hoşgörüyü ve diyaloğu
savunan Aydınlanma fikirlerinin eşi benzeri gö
rülmemiş bir şiddet ve uzun süreli savaşlar yoluyla
hayata geçirildiği gerçeğinden başlayabiliriz. Fran
sız Devrimi’nin ardından yaşanan ihtilal yanlısı sa
vaşlar ve Napolyon savaşları milyonlarca doğrudan
can kaybına yol açmış ve bu savaşların şiddet dolu
mirası 20. ve 21. yüzyılda yaşanan pek çok şiddetli
çatışmada da varlığını sürdürmüştür. Aydınlanma,
birçok alanda insanlığın ilerlemesini teşvik eden
ancak aynı zamanda muazzam ölçekte şiddet dal
gaları yaratan çok boyutlu bir projedir.
• Şiddetle ilgili daha önceki çalışmalarınızda ko
nuyu öncelikle makro bir perspektiften incelerken,
son çalışmalarınızda mikro ve ampirik göstergelere,
özellikle de şiddet içeren durumlarda insanların de
neyimlerine odaklanıyorsunuz. Tarihsel analizleriniz
ve saha gözlemleriniz göz önüne alındığında, milli
yetçi ideolojilerin doğası gereği şiddet içerdiğini id
dia etmek mümkün müdür? Milliyetçi motivasyonlar
şiddetin tırmanmasına ne ölçüde katkıda bulunuyor?
– Şiddet üzerine önceki iki kitabım, The Soci
ology of War and Violence (2010) ve The Rise of
Organized Brutality (2017) çoğunlukla makro dü
zeyde analize odaklanmıştı. Savaşlar, devrimler,
soykırımlar ve terörizme odaklanarak organize
şiddetin uzun vadeli dinamiklerini açıklamaya
çalışıyordum. Yeni kitabım Why Humans Fight:
The Social Dynamics of the Close-Range Violence
(2022), insanları yüz yüze bağlamlarda savaşmaya
neyin motive ettiğini anlamak için mikro düzey
deki ortamı araştırıyor. Şiddetin mikro düzeydeki
dinamiklerini anlamada sosyolojinin çok önemli
olduğunu göstermeyi hedefliyorum. Mevcut çalış
maların çoğu, ekonomik kişisel çıkarlardan ideo
lojik fanatizme ve zorlayıcı baskıya kadar uzanan
bireysel şiddet motivasyonlarını vurgulamaktadır.
Buna karşılık ben yüz yüze şiddetin değişen sos
yal bağlamlar tarafından şekillendirilen kolektif
bir olgu olduğunu gösteriyorum. Kitapta, biyolo
ji ve psikolojiden ekonomiye, zorlamaya, politik
ve ideolojik motivasyonlara kadar pek çok farklı
faktörün rolünü araştırıyorum ve tüm bu faktörle
rin savaş/kavga deneyimine katkıda bulunmasına
rağmen hiçbirinin bu fenomeni tek başına açıkla
yamayacağını savunuyorum. Bunun yerine, kav
ganın kendine özgü bir niteliği olduğunu ve bu
şiddet deneyiminin kavgaya karışan insanları dö
nüştürebilecek kendi sosyal dinamiklerini yarat
tığını gösteriyorum. Bu kitap, hakim indirgemeci
görüşlerin kavganın yapısal karmaşıklığını ve sos
yalliğini yanlış anladığını göstermeyi amaçlamak
tadır. Kavga/çatışma deneyimi güçlü duygusal tep
kiler üretir, kişinin sosyal çevresine ve savaşa dahil
olan gruplara ilişkin bilgi ve anlayışını etkiler. Bu
bağlamda milliyetçilik nadiren şiddet için birincil
motivasyondur. Örneğin, askerler genellikle ülke
leri için isteyerek ölürken tasvir edilir. Bununla
birlikte, verileri ayrıntılı olarak analiz ettiğinizde
farklı bir resim elde edersiniz; çoğu insan en bü
yük fedakarlığı çok daha küçük gruplar –aileleri,
yakın arkadaşları, sevgilileri veya savaş arkadaşla
rı– için yapar. Milliyetçilik genellikle savaş alanla
rından önce ve sonra gelir, ancak sıradan savaşçı
ların çoğu ön saflarda vatansever bir dile içerler.
Milliyetçi söylemler devlet, ordu, gazi dernekleri
gibi toplumsal organizasyonlar tarafından üretil
meli ve sürdürülmelidir.
• Toplumlar şiddet uygulama hakkını nasıl teslim
ederler? İnsanlarda şiddet pratiğine karşı sempati
veya tiksinti uyanmasına yol açan algı farklılıkla
rını açıklayan nedir? Şiddete verilen tepkilerin fark
lılaşması olgusu, insan eyleminin koşulluluğuyla mı
yoksa sizin deyiminizle ilişkiselliğiyle mi ilgilidir?
– Şiddet her zaman bir ilişki olgusudur (ilişki
seldir). Büyük ölçüde birçok türün sahip olduğu

102
biyolojik ve psikolojik tepkilerden ibaret olan bi
reysel saldırganlık eylemleri ile insanların sosyal
bir özelliği olan şiddet arasında keskin bir ayrım
yapıyorum. Saldırganlık hayatta kalmak için veri
len evrimsel bir tepki iken, şiddet düzenli olarak
sosyal eylem, niyetlilik, dilsel koordinasyon, ritü
elizm ve insana özgü diğer birçok özelliğin varlığı
nı gerektiren sosyal bir olgudur. Popüler kültürde
insanlar kolaylıkla ve neredeyse otomatik olarak
şiddete başvuran varlıklar olarak sunulmaktadır.
Ancak Randall Collins gibi mikro-sosyologların da
güzel bir şekilde gösterdiği gibi (2022, 2008), in
sanların çoğu şiddet konusunda son derece bece
riksizdir. Collins’in teorisinde odak noktası, çoğu
şiddet içeren karşılaşmada ortaya çıkan korku ve
gerilimdir. İnsanlar, hatta askerler, polis memur
ları ve çete üyeleri gibi profesyonel şekilde şiddetle
içli dışlı olanlar bile, genellikle korkudan paralize
olurlar ve şiddet içeren ortamlarda iyi işlev göste
remezler. Dolayısıyla her türlü etkili ve uzun süreli
şiddet, toplumsal organizasyonların ve ideolojik
meşrulaştırma araçlarının varlığını gerektirir. İn
san, doğası gereği şiddete eğilimli değildir. Bunun
yerine bizler, diğer insanlar için savaşmaya, öldür
meye ve ölmeye zorlanabilen ve ikna edilebilen
son derece uysal yaratıklarız. Modernitede yalnız
ca ulus-devletler meşru şiddet kullanımı tekeline
sahiptir ve milyonlarca insanı savaşmaya hem zor
layabilir hem de ikna edebilirler. Bu tekel etkilidir
çünkü zorlayıcı organizasyonel kapasite ile ideolo
jik gerekçelendirmeyi başarılı bir şekilde birleşti
rir. Modern öncesi imparatorluklarda, yöneticiler
genellikle sıradan köylü nüfusu savaşlar için sefer
ber edemezlerdi ve yine yöneticiler kendilerini de
devirmek için kullanılabileceği için halka/köylüye
teslim edilecek silahlar konusunda güvenmezler
di. Bu nedenle, yalnızca aristokrasiye güvenmek
zorunda kalmışlardı. Bunun aksine modern ulus-
devlette nüfusun çoğunluğu tamamen millileşti
rilmiştir ve savaş zamanlarında herkes seferber
edilebilir. Bu bağlamda ideoloji, şiddetin meşru
laştırılmasında merkezî bir öneme sahiptir. Savaş
zamanlarında şiddetin nasıl uygulanabileceğine
dair parametrelerimiz hızla değişir ve düşmanın
insanlıktan çıkarılması (dehumanization) yoluyla,
sivillere karşı bile ayrım gözetmeden şiddet kul
lanımını gerekçelendirmek mümkün olur. Bunu,
sivillere yönelik vahşetin sürekli olarak yaşandığı
Rusya-Ukrayna savaşında görebiliriz.
• Liberal toplumlarda tarihte yaşanan şiddet ey
lemleri ve katliamlarla yüzleşme eğilimi vardır. Bu
nunla birlikte, bu yüzleşme çağrısı bazen dezavan
tajlı gruplar için adaleti sağlamaya yönelik gerçek
bir arzudan ziyade, günceldeki bir siyasi hesaplaşma
tarafından motive edilebilmektedir. Bu siyasi moti
vasyonlar göz önüne alındığında, tarihi, şiddet hak
kında değerli dersler çıkarmak için bir araç olarak
kullanmak zorlaşmaktadır. Tarihe başvurmak hangi
durumlarda şiddetle ilgili dersler çıkarmaya yardım
cı olur ve hangi koşullar altında uygun görülebilir?
– Şiddetin tarihsel mirası önemlidir ve farklı
toplumsal hareketler ve devlet yetkilileri tarafın
dan sürekli olarak yeniden yorumlanmakta ve
kullanılmaktadır. Hırvat romancı Viktor Ivančić
bunu güzel bir söz dizimiyle formüle etmiştir: “Hiç
kimse geçmişin nasıl bir geleceğe sahip olacağını
güvenilir bir şekilde bilemez.” Geçmişimizi sürek
li olarak yeniden düşünür ve yeniden çerçeveleriz
ve bu durum özellikle şiddet için geçerlidir. Tüm
ideolojik projeler geçmişte yaşanan şiddet olayla
rını kendi şimdiki zaman ve gelecek vizyonlarını
aktarmak için kullanır. Geçmiş olayların anılması
milliyetçilik için hayati önem taşır ve önceki dö
nemlerin zaferlerine ve mağduriyetlerine atıfta
bulunmayan bir milliyetçi hareket tasavvur etmek
bile imkânsızdır. Merhum Anthony D. Smith, şe
hit askerlere adanan anıtlar ve ritüellerdeki toplu
anmanın rolüne bakarak bu fenomeni kapsamlı bir
şekilde analiz etmişti. Bu bağlamda ulus, Edmund
Burke’ün deyimiyle ölüler, yaşayanlar ve henüz
doğmamış olanların oluşturduğu bir topluluktur.
Ölmüş ataların fedakarlıkları, ulus olmanın ahlaki
parametrelerini belirler. Milliyetçi dünya görüşün
de geçmişteki şiddet eylemleri bize belirli ahlaki
yükümlülükler yükler. Atalarımız bugün sahip
olduklarımız için en büyük fedakarlığı yaptıkla
rından, ulusu gelecek nesil için korumak bizim
sorumluluğumuzdur.
Daha yakın zamanlarda, geçmişi çağdaş ahlaki
kriterleri kullanarak yargılama yönünde belirgin
bir eğilim mevcuttur. Bu ideolojik hareket, bazı

103
bireylerin kendilerini öncekilerden ahlaki açıdan
üstün hissetmelerini sağlamaktadır, ancak sizin
de haklı olarak belirttiğiniz gibi, bu nadiren de
zavantajlı gruplar için adalet sağlama yönündeki
gerçek bir arzudan kaynaklanmaktadır. Bu daha
çok ‘kültür savaşlarının’ yoğunlaştırdığı bir siyasi
seferberlik biçimidir.
• Akademik alanda milliyetçilik ve savaş gibi ol
dukça geniş ve kompleks konularda kapsamlı araş
tırmalar yürütüyorsunuz. Araştırmalarınız aynı za
manda eski Yugoslavya ve bölgede Bosnalı bir Sırp
olarak yaşadığınız 1990’ların başında ortaya çıkan
çatışmalar için de önemli bağıntılar içeriyor. Bu ki
şisel deneyiminiz akademik ilgi alanlarınızı nasıl
etkiledi? Akademik argümanlarınızla ilgili olarak
eski Yugoslavya yurttaşlarından herhangi bir olum
suz geri bildirimle karşılaştınız mı?
– Bölgede yaşadığım dönemde kendimi Yugos
lav olarak tanımlıyordum. Bosna Hersek’te, Ban
ja Luka’da doğdum ancak 1987’de ABD’ye (New
Bern, North Carolina) gittiğimde memleketimden
büyük ölçüde ayrıldım ve 1988’de liseyi burada
değişim öğrencisi olarak tamamladım. Daha sonra
bir yıl boyunca Yugoslav ordusunda görev yap
mam gerekti. Bu, tüm genç erkekler için zorunlu
olan bir askerlik hizmetiydi ve 1988’den 1989’a
kadar Belgrad’da bulundum. 1989’dan 1994’e ka
dar Hırvatistan’ın Zagreb kentinde yaşadım ve bu
rada sosyoloji alanında lisans eğitimimi tamamla
dım ve ayrıca bir yıl boyunca Uluslararası İlişkiler
Enstitüsü’nde çalıştım. Tüm bunlar savaş sırasında
oluyordu ve herkes için oldukça zor bir dönemdi.
1994-1996 arasında Prag’daki Orta Avrupa Üni
versitesi’nde Ernest Gellner ile çalıştım. Başlangıç
ta yüksek lisans projemin danışmanıydı ve ardın
dan birkaç ay boyunca doktora danışmanım oldu.
Ancak 1995’in sonunda vefat ettiği için başka bir
danışman ve başka bir üniversite aramak zorunda
kaldım. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki altı farklı
üniversiteden tam burs aldım, ancak ailevi neden
lerden dolayı İrlanda’da karar kıldım. Bu yüzden
Siniša Maleševi ́c

104
KAYNAKÇA
1996’dan beri İrlanda’da yaşıyorum ve artık yetiş
kin olan çocuklarım da orada doğdu.
Yugoslavya’nın dağılması hayatımı ve aynı
zamanda araştırma ilgi alanlarımı şekillendirdi.
Milliyetçilik ve şiddet konularına ilgi duymaya
başladım çünkü doğduğum ülkeye ve özellikle
de uzun yıllardır yakından tanıdığım insanlara ne
olduğunu anlayamıyordum. Arkadaşlarımın ve
komşularımın nasıl olup da birdenbire milliyetçi
imgelemlere ve pratiklere bu kadar kapıldıkları
nı ve neden bazılarının 1990’lardaki savaşlarda
savaşmaya hevesli olduklarını anlamaya çalışı
yordum. Ailem Bosnalı Sırp kökenli olmasına
rağmen hepimiz Slobodan Milošević, Radovan
Karadžić ve 1990’lardaki Sırp milliyetçiliği, etnik
temizlik ve soykırım dehşetine şiddetle karşıydık.
Sonuç olarak hepimiz memleketimizi terk ettik.
Milliyetçilik ve şiddete ilişkin yorumlarımın böl
gede pek popüler olmadığını söyleyebilirim. Böl
geden bazı akademisyenler çalışmalarımı beğenip
kullansa da, siyasi ana akım için durum kesinlik
le böyle.
• Dünya çapında hüküm süren politika, giderek
tutucu, popülist, anti-demokratik ve reaksiyoner bir
hal almakta olup, bu durum Aydınlanma’nın iyimser
ruhundan uzaklaşıldığını göstermektedir. Bu eğilim,
neo-liberal ekonomik sistemin etkileriyle daha da
şiddetlenmekte ve birçok insanı güvencesiz ve belirsiz
konumlarda bırakmaktadır. Dahası, yönetici sınıf
lar ekolojik meseleler konusunda rahatsız edici bir
ilgisizlik sergilemekte ve bu da ürkütücü bir gidişatı
haber vermektedir. Bu küresel zorluklar göz önüne
alındığında, gelecek için vizyonunuz nedir?
– İyimser olmak zor. Dünyamız korkunç bir
durumda ve gelecek beklentileri pek de iyi görün
müyor. Bu gezegende hepimizin hayatını etkileye
cek bir çevre felaketi kaçınılmaz görünüyor, zira
yaklaşmakta olan bu felaketi önlemek için çok
az şey yapıldı. Siyasi manzara da kötüleşti; hem
dizginsiz kapitalizm hem de otoriterlik her yerde
yükselişte. Milliyetçilik de çok daha sağa kaymış,
birçok devletin yasalarına daha dışlayıcı politika
lar girmiştir. Radikal toplumsal değişime odakla
nan dünya çapında büyük toplumsal hareketler
yok. Pek çok entelektüel ya çok pasif hale geldi ya
da Pinker gibi sadece statükoyu yüceltmekte. Bu
gidişat bana Gramsci’nin fikrinin ters yüz edilmesi
gibi görünüyor – aklın kötümserliği ve iradenin
iyimserliği yerine şimdi aklın iyimserliğini ve ira
denin kötümserliğini sunan entelektüellerle karşı
karşıyayız. Umarım gelecek nesiller bizden çok
daha cesur ve gözü pek olurlar. Başka bir seçenek
olmayacağı için öyle olmak zorunda kalacaklar.
Collins, R. (2008), Violence: A Micro Sociological Theory, Prince
ton: Princeton University Press.
Collins, R. (2022), Explosive Conflict: The Time Dynamics of Vio
lence, Londra: Routledge.
Fox, J.E. (2019), “Just How Rooted is Grounded Nationalism”,
Irish Journal of Sociology, cilt 27, s. 3.
https://networks.h-net.org/node/3911/pages/68650/h-nationa
lism-interview-umut-%C3%B6zkirimli
Hutchinson, J. (2019), “Grounded Nationalism”, Ethnic and Ra
cial Studies, Book Review.
Kohn, H. (1944), The Idea of Nationalism: A Study in its Origins
and Background, New York: Macmillan.
Malešević, S. (2006), Identity as Ideology: Understanding Ethnicity
and Nationalism, New York: Palgrave.
Malešević, S. (2010), The Sociology of War and Violence, Cam
bridge University Press.
Malešević, S. (2013), Nation-States and Nationalisms: Organizati
on, Ideology and Solidarity, Cambridge: Polity Press.
Malešević, S. (2014), “Against Orthodoxy: Studies in Nationa
lism, Journal of Multilingual and Multicultural Development”,
Review of the Book, ed. T. Harrison ve S. Drakulic, sayı 35, s. 2.
Malešević, S. (2017), The Rise of Organized Brutality: A Historical
Sociology of Violence, Cambridge: Cambridge University Press.
Malešević, S. (2019a), Grounded Nationalism, Cambridge Univer
sity Press.
Malešević, S. (2019b), “The Social Dynamics of Grounded-ness:
Response to Fox, Riga and Ryan”, Irish Journal of Sociology,
cilt 27, s. 3.
Malešević, S. (2022), Why Humans Fight: The Social Dynamics of
Close-Range Violence, Cambridge: Cambridge University Press.
Malešević, S. (2023), “Are we all Foucauldians now? ‘Culture
Wars’ and the Poststructuralist legacy”, Critical Review, cilt
34, sayı 3-4, s. 404-424.
Wimmer, A. (2021), “Worlds without nation-states. Five

About Mustafa Aydın

Check Also

UKRAYNA-RUSYA BARIŞ MEKTUBU-çeviri

Şili Devlet Başkanı Sayın Gabriel Boric Font’a hitaben yazılmış mektup Sayın Gabriel Boric Font, Şili …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com