21. Yüzyılın Sosyalist Demokrasisi (III)- Claudio Katz*-Çeviri

TEK PARTİ Mİ, ÇOĞULCULUK MU?

Çok partili veya tek partili sistemlerden hangisi daha üstün olduğu sorunu, sosyalist modelin bir başka önemli yönünü oluşturur. Eski “sosyalist kampı” yöneten piramidin çöküşü, post-kapitalist geçişte tek bir örgütün öncülüğü tezini itibarsızlaştırdı.

SSCB ve Doğu Avrupa örneğinde, bu tekelci güç uygulaması, bu partileri yöneten bürokrasiler kendilerini yeniden egemen sınıflara dönüştürmeye karar verdiğinde, kapitalizmin restorasyonunu kolaylaştırdı. Zaman ve stratejilerdeki birçok farklılıklara rağmen Çin’de tekrarlanıyor. Bazı ülkelerde, resmi çok partili sistem, merkezi güçten dijitalleştirilen hayalet örgütleri aracılığıyla bu deformasyonu arttırdılar. Sosyalist demokrasi, partilerin çeşitliliği, ifade özgürlüğü ve nüfusun farklı kesimlerinin etkin muhalefeti sosyalist demokrasiyi gerekli hale getirir.

Tek partililiğin bazı çarpıklıkları, Bolşevik deneyiminin suistimal edilerek genelleştirilmesinden kaynaklanmaktadır. İlk sosyalist devrim, bu başarının tekil oluşunu ve hatalarını unutan tekrarlara yol açtı. Tek partili bir sistem yaratma fikri, Lenin’in ilk projesinde asla yer almadı. Bu, iç savaşın, emperyalist saldırganlığın ve Avrupa’daki devrimin başarısızlığının bir sonucuydu. Sovyet iktidarını işgalci güçlere karşı savunmayı amaçlayan geçici bir önlem olmasına rağmen, herhangi bir sosyalist geçiş kuralı olarak teorize edildi. Zorunluluk, on yıllardır kutsallaştırılan bir dogmayı destekleyerek amaca dönüştürüldü.

Troçki bu hataların ilk kurbanı oldu. Bolşeviklerin ilan ettiği merkezi partiye yıllarca karşı çıktıktan sonra tutumunu değiştirdi ve bu liderliğe karşı çıkan tüm örgütlerin bastırılması gerektiğini ilan etti. Stalin’in gaddarlıkları daha sonra onu bir Sovyet demokrasisinde çok partili yönetimin gerekliliğine ikna etti. Ayrıca, post-kapitalist bir toplumda popüler sınıfların siyasi homojenliği ilkesi de sorgulanır oldu.

Çok partililik, ezen sınıflarla en sert çatışma dönemlerinde uygulanması çok karmaşık olmasına rağmen, sosyalist demokrasinin temel bir ilkesidir. Tarih, bu azınlıkların direnişinin ne kadar acımasız olduğunu gösteriyor. Bu, aynı zamanda, halk direnişinin başarısını ve devrimcilerin çoğunluğun desteğini sürdürme yeteneğine bağlılığını da gösteriyor. Diktatörlük rejimleriyle orta vadede bu destek korunamaz. Anti-kapitalist bir dönüşümün en büyük zorluğu, sosyalist demokrasiyi mükemmelleştirirken kapitalist komplolarla yüzleşmektir.

KONSEYLER SORUNU I

Sosyalist demokrasi sadece çok partililiği değil, aynı zamanda oy hakkını ve dolaylı temsili de gerektirir. Bu mekanizmalar kapitalizmle birlikte geliştirildi, ancak tarihsel görünümlerinin kısıtlayıcı koşullarında hayatta kalacaklar. Uygarlığın diğer evrensel başarıları gibi, bu araçlar da sosyalizm tarafından niteliksel olarak dönüştürülecektir.

Bu toparlanma, Stalinist tiranlığı ortadan kaldıran konseyci modeli teşvik etmek için Paris Komünü’nden ilham alan Rus devriminin liderleri tarafından dikkate alınmadı. Çeşitli sol akımların iddia ettiği bu deneyimin kısa sürmesi, değerlendirmesini oldukça zorlaştırmaktadır. Sosyalist demokrasi gibi, bu öneri de yalnızca, özgürleşmiş bir toplum inşa etme amacına uygunluğu temelinde analiz edilmesi gereken bir hipotez oluşturur.

Baskıcı bir rejimi devirmek için yaratılan halk örgütlerinin devlet yapılarına dönüştürülmesinin yarattığı zorluklar, Stalinist devirden önce kısa bir dönem içn görüldü. Bu sorunlar, Sovyetlerin Paris Komünü ile farklılığını da sulandıran Rus devriminin olağanüstü etkisinin gölgesinde kaldı. Bu örnek, prouhdoncu federalist komünal örgütlenme geleneğinden ilham aldı ve cumhuriyetçi genel oy hakkı ilkesini içeriyordu. Bunun yerine benzeri Sovyetler işçi sınıfının eliyle geliştirildi ve savaş boyunca askerlere ve köylülere yayıldı. Bu sistemin direği toprak değil, fabrikalar ve orduydu.

Lenin, devrimi başarıya götüren örgütlerden bir siyasi sistem geliştirmeye çalıştı. Bu yapıların işleyişini kurumsallaştırarak sosyalist geçişi sürdürmek mantıklı görünüyordu. Ancak bu proje, Sovyetleri komünist topluma dönüştürecek olan, devletin hızlandırılmış yok olma sürecini önceden varsayıyordu.

Bolşevik lider, bu baş döndürücü sosyalist geçişi doğrudan demokrasinin desteğiyle başarmayı umuyordu. Çoğulculuğu ve dolaylı temsili “zorba eğilimi” nedeniyle değil, bu evrimdeki coşkulu beklentisi nedeniyle dışladı. Onun bahsi, yeni doğmakta olan Sovyetler Birliği’nin karşı karşıya kaldığı geri kalmışlık, izolasyon ve yıkımla çarpıştı. Yaşananların ışığında, daha elverişli bir senaryoda, sınıf yapısının bu hızlandırılmış çözülmesinin de mümkün olmayacağı varsayılabilir.

Konseyler, genişletilmiş, karmaşık ve toplumda doğrudan demokrasiyi etkileyen tüm işleyiş zorluklarıyla karşı karşıya kalmıştı. Delegasyondan vazgeçen kanton planı, 21. yüzyılın hiçbir kentsel holdinginde pek uygulanabilir değildir.

Ancak buna ek olarak dolaylı temsilden kaçınmak da sakıncalıdır. Oy hakkının delegelerin piramit şemalarıyla değiştirilmesi, siyasi eylemi şeffaf hale getirmez, aksine bu yapının ara seviyelerinde merkezileşme, bürokrasi ve çıkar gruplarının önceliği yönünde güçlü eğilimler yaratır. Otantik demokrasinin gerçekleştirilmesi olarak Sovyetlerin idealleştirilmesi bu engelleri görmemezlikten gelir.

KONSEYLER SORUNU II

Marx, Engels veya Luxemburg’un, başka seçenekleri de düşündüklerini ve bu otoriteye başvurmanın sorunu kapatmadığını unutarak, konseyci planı varsaydıkları sık sık doğrulanır. Modelin 1917’de başarılı bir şekilde piyasaya sürüldüğü ve 1923’te çarpıtıldığı, bu efsanevi dönemden önce ve sonra uygulanan her şey önemsizmiş gibi iddia ediliyor. Vatandaşlığın tarihsel olarak ilerici unsurlarını (oy hakkı, siyasi haklar, temsiliyet, kanun önünde eşitlik, bağımsız adalet, kuvvetler ayrılığı) ne önerildiği netleştirilmeden sorgulamak çok verimli değildir.

Sorunla ciddi şekilde yüzleşen bazı analistler, işçi sınıfını küresel ölçekte yeniden şekillendiren fabrikanın yer değiştirmesinin bir sonucu olarak, teritoryal-komünal modelin gelecekte Sovyetlere üstün gelebileceğini tahmin ediyorlar. Son zamanlardaki bazı popüler ayaklanmalarda (Bolivya’daki El Alto gibi) bu eğilimi gözlemliyorlar.

Ancak bu olaylardan, sosyalist bir siyasi sistemin temel direkleri olarak konseylerin yaşayabilirliğine dair hiçbir gösterge ortaya çıkmaz. Tarih, yalnızca bu örgütlerin anti-kapitalist bir dönüş gerçekleştirme ihtiyacını doğruladı, ancak sosyalist bir toplum inşa etmedeki avantajlarına dair hiçbir işaret yok.

Bazı yazarlar, parlamenter biçimlerin kurulmasının, devrimci bir süreçte ortaya çıkan halk iktidarına kıyasla bir gerileme teşkil edeceğini düşünmektedir. Ancak bir halk ayaklanmasını tamamlamak için gereken siyasi yapıların yeni sistemi inşa etmek için gerekli olanların farklı olabileceğini unutuyorlar. Her iki işlev arasında ayrım yapmak önemlidir, çünkü sarsıcı aşamalar için hayati önem taşıyan bazı organizmalar, daha büyük kararlılık dönemlerinde yararlılıklarını kaybederler.

Her iki durumda da popüler kahramanlık çok farklıdır, çünkü kitlelerin güçlü bir şekilde hareket etme eğilimi değişir ve sovyetler, konseyler veya komünlerin asıl amacı değiştirilir. Bu dinamiği tanımak, sosyalizme herhangi bir yasal, barışçıl veya sosyal demokratik geçişi varsaymak anlamına gelmez. Bu anti-kapitalist sıçrama, bir devrimci kırılma yolu gerektirecektir. Ancak tartışma bu rota etrafında değil, sosyalist politik sistemin doğası etrafında dönüyor. Bunlar birbiriyle bağlantılı iki konudur, ancak özdeş değildirler ve şu anda güç stratejilerini tanımlamak, özlenen rejimin operasyonel projelerini netleştirmek kadar önemlidir.

Diğer yaklaşımlar, proletaryanın sosyalist bir dönüşümde öncü rolüne izin vermede Sovyet modelinin yeri doldurulamaz olduğuna işaret ediyor. Rus örneğinde konseylerin işçi sınıfını bir yere yerleştirdiğini vurguluyorlar. Ancak 1917’nin özel koşullarının, sosyalist stratejinin değişmez bir ilkesini yaratmadığını unutuyorlar. Bolşevik devrim, savaşla sarsılan ve yüzyıllarca süren otokrasi tarafından parçalanan geri bir emperyal ülkede, işçi sınıfının kararsız bir köylü kitlesine karşı hegemonyasını talep etti. Diğer devrimci süreçler, köylülerin daha aktif müdahaleleri (Çin), uzun süreli halk savaşları (Vietnam) veya anti-emperyalist direnişin merkez üssü (Küba) ile çok farklı biçimler aldı.

Bu çeşitlilik, anti-kapitalist dönüşüme giden birden fazla yol olduğunu ve bunun gelişiminde sömürülenlerin ezilenler kitlesi içinde stratejik bir rol işgal ettiğini doğrular. Ancak bu merkezilik, “devrime işçi sınıfının önderlik etmesinin ortaya koyduğu kısıtlayıcı sloganda özetlenmez. En büyük sorun, bu liderliği ilan etmek değil, onu proletaryanın aşırı temsili ve ezilenlerin geri kalanına tekabül eden siyasi haklardaki bir kesinti ile özdeşleştirmektir. Bu durumda, halk ittifakları ve sosyalizmin talep ettiği eşitlikçi ilkelerle bağdaşmaz.

TARİHSEL BİR SENTEZ

Sosyalist demokrasi, Marx ve Engels’in ortaya koyduğu kriterlerin tüm genişliği ile kapsar. Her iki teorisyen de doğrudan demokrasinin (Paris Komünü) bölgesel şemalarını ve evrensel oy hakkı (İngiltere) ve parlamenter eylem (Almanya) mücadelesinden kaynaklanan dolaylı temsil yöntemlerini dikkatle gözlemledi. Olayların gerçek gidişatı tarafından yönlendirildiler ve o tarihte mevcut olan toplumsal hareketlerle (Çartistler, Komünarlar, Sosyal Demokratlar) yakın temasta bulundular. Bu tutumlar, 21. yüzyılda hareket etme kriterlerine ışık tutuyor.

Lüksemburg ayrıca Sovyetler parlamentosu ikilemine ilişkin çeşitli pozisyonlarda bulundu. Konseyci bir yaklaşımı öne sürdü, ancak aynı zamanda sosyalistlerin elde ettiği demokratik kazanımların önemini vurguladı. Bu pozisyon, Bolşeviklerin 1917’de oluşturulan rejimi meşrulaştırmak için bir kurucu meclisin önceden kurulmasına yönelik eleştirisini açıklıyor. Aynı zamanda, bu başarı sırasında partilere ve kamu özgürlüklerine getirilen kısıtlamaları sorgulamasını da vurguladı.

Luxemburg, tutkulu bir devrim savunması yaparken, seçimlerin diskalifiye edilmesine ve terör kullanımına itiraz etti. Kitlelerin moralini bozan ve siyasal bilinçlerinin gelişmesini engelleyen bu içler acısı kaynağı, herhangi bir anti-kapitalist dönüşüme eşlik eden zorunlu şiddetten ayırdı. Ancak, sosyal demokrasinin karşı-devrimci hizalanmasını ve 1918 Alman devrimi sırasında yaratılan embriyonik konseyleri şiddetle bastırmasını da kınamaktan çekinmedi. Sovyet dogmatizmine bağlı olmadığı gibi reformist uzlaşmanın karşı kutbunda da yer almıyordu.

Luxemburg, çağdaş bir sosyalist demokrasi projesinin ihtiyaç duyduğu devrimci eylem ile halk egemenliğinin desteklenmesi arasında en iyi sentezi sağlar. Ancak Lenin’in de Ekim’den önce sosyalist bir rejim için farklı yollar savunduğunu unutmamak gerekir. Bu sonuçtan sonra, sosyal demokrasi demokrasi bayrağı altında devrime karşı sert saldırılar orgütledi.

Bu sert bağlamda Lenin, anayasalcılığa karşı ayrım gözetmeyen bir eleştiri sergilemiş ve bu sistemin içerdiği demokratik kazanımları en aza indirmiştir. Bu yön, her türlü parlamenter müdahaleyi reddeden solcuların “çocuk hastalığı” polemiği öne çıktı. Değişen koşullara uyum sağlamak, Troçki’nin tek partiden çok partili yönetime geçişinde de görülen Bolşevik liderlerin bir özelliğiydi.

Sosyalist demokrasi üzerine tartışmalar, konseycilik (devrimle bağlantılı) ve dolaylı temsil (sosyal demokrat teslimiyetle özdeşleşmiş) arasında birkaç on yıl boyunca kutuplaşmış halde kaldı. Bu çatışkı, 1970’lerin sonunda, çok farklı konumlardan bir sosyalist demokrasi projesi için yeni temeller sağlayan Miliband, Poulantzas veya Mandel gibi çeşitli Marksist teorisyenlerin dürtüsü altında aşılmaya başlandı. Bu projenin esasını oluşturan, temsili, katılımcı, çoğulcu ve çok partili karakterini vurguladılar. Bu öneri, neoliberalizmin yükselişi ve SSCB’nin çöküşü sırasında bu öneriye ilgi azaldı, ancak şu anda özellikle Latin Amerika’da etkisini yeniden kazanma eğiliminde.

………………………………………………………..

AKIL VE ZORLUKLAR

Sosyalist bir demokrasinin inşası, çeşitli çağdaş deneyimlerin kısmi yönlerini bütünleştirmek zorunda kalacaktır. Anayasacılığın unsurlarını, katılımcı demokrasinin taslaklarını, doğrudan demokrasiye yönelik girişimleri ve konseyciliğin zorluklarını özümseyecektir. Ancak kapitalizmin ortadan kaldırılmasına odaklanan bir projenin mimarlarının ezilenler olduğu gerçeğini asla gözden kaçırmamalı.

Kitlelerin eylemine güvenmek, seçkinci olmayan bir siyasal sistem yaratmanın koşuludur. Bu müdahale düz bir çizgi izlemez ve çoklu deformasyonlar (bölünmeler, acı, depolitizasyon) içerir, ancak öz-yönetim denemesinin tek yoludur. Her zaman şaşırtıcı ve düzensiz şekiller alan bu baskının etkilerinden kurtulmasa, sosyalist proje su yüzüne çıkmaz.

Bu program kapitalizm koşullarında gerçekleştirilemez, ancak bu sistemin aşılmasıyla otomatik olarak tamamlanamaz. Ne geçmişin gömülmesinden ne de boşluktan büyülü bir dünya yaratmanın romantik beklentisinden ortaya çıkabilir. Yeni rejim, yenilikleri deneyimlerle birleştirmek zorunda kalacak ve doğrudan ve dolaylı demokrasinin farklı mekanizmalarını birbirine bağlayacak.

Geleceğin sosyalist demokrasisinin çelişkili ve gerilim dolu bir sistem olacağını kabul etmek de önemlidir. Geçmişte hayal edilen insani ilerlemenin uyumlu son istasyonunu gerçekleştirmeyecektir. Büyük değişiklik, bu çakışmaların yokluğunda değil, işlerliğinde doğrulanacaktır.

Halk katılımının kendisi tartışmalı bir konudur. Bu mevcudiyet, sosyal eşitsizliklerin azaltılması, yaşam standardının iyileştirilmesi ve topluluk işleri için daha fazla zamanın varlığı ile niteliksel olarak artacaktır. Ancak liderlerin baskısı dışında her zaman gönüllü dürtüleri ifade eden kalıcı katılımı sağlamak kolay olmayacaktır.

Cumhuriyet geleneğinde, yurttaşlık ideali (askeri kahramanlık, gönüllü çalışma, yurttaş bağlılığı) ile kişisel gelişim arasında bir çatışmanın varlığı kabul edilmektedir. Sosyalist evrende, bu aynı gerilim, militan eylemi özel hayata çekilmeyle karşı karşıya getirir.

Bu ikilem karmaşık çağdaş bireyselliği ifade eder ve bizi katılım ve yetkilendirme mekanizmalarını aynı anda tasarlamaya zorlar. Siyasi süreçleri etkilemek – eyleme geçmeme hakkıyla birlikte – sosyalist demokrasinin bir özelliği olmalıdır. Bu kural, eşitlik ilkeleri etrafında oluşturulan yeni uzlaşıya dayanacaktır. Aydınlanma’nın miras bıraktığı insan mükemmelliği idealine ulaşmaya çalışmak yerine, toplumsallaşmış bir bireycilik, yani son derece farklılaşmış konuların geliştirilmesi, ancak ortak bir işbirliği, eşitlik ve dayanışma projesiyle ilişkilendirilmesi desteklenecektir.

Tam demokrasi, sosyalizmde mümkündür ve herhangi bir ön yargı veya çekince olmaksızın talep edilmelidir. Yeni toplumun inşası artık maddi kaynakların sınırlamalarıyla karşı karşıya değildir. Mevcut engel, eşitliğe müsamaha göstermeyen sömürü, rekabet ve menfaat sisteminin geçerliliğidir. Sosyalist demokrasi bu sisteme karşı bir seçenektir ve onun Latin Amerika’daki mevcut tartışması, zamanımızın en verimli ve heyecan verici tartışmalarını yoğunlaştırmaktadır.

BİTTİ

Claudio Katz, 1954’te, Buenos Aires, Arjantin’de doğdu, Buenos Aires Üniversitesi’nde araştırma profesörüdür. Ekonomi, siyaset ve Latin Amerika toplumu üzerine çok sayıda kitap ve makalenin yazarıdır. Neoliberalizm, yeni-kalkınmacılık ve sosyalizm uzmanlık alanlarıdır.

About Mehmet Tas

Check Also

AŞIRI SAĞIN YÜKSELİŞİNDEN DERS ALALIM-Çeviri

Avrupa’da aşırı sağ ilerlemeye devam ediyor. Türkiye ve Latin Amerika ülkelerinin bir çoğunda toplumsal tabanını …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com