KÜBA, OTORİTERLİKLE DEMOKRASİ ARASINDA (3)-M.Taş

Fidel gitti ama devrimin çökeceği kehanetleri de çöktü. 1959’da yeniden kurulan Küba hâlâ ayakta. Çünkü devrim ne yukarıdan geldi ne de dışarıdan dayatıldı, o yoksul emekçilerin eseriydi. Devrim, üç büyük başarıyla taçlandı: Küba ulusunu yeniden yarattı; siyahî nüfusun özgürlüğünü sağladı ve adada büyük bir uzlaşma gerçekleştirdi.

Küba’nın karşı yakasında, Florida kıyılarında ve Avrupa’da kürekleriyle bekleyen mezar kazıcılarının sinsi bekleyişleri altmış yıldır süregeliyor. Bunlar arasında kendilerine liberal demokrat diyen, gerçekte tam bir darbe tezgâhçısı kişilere özellikle dikkat etmek gerekir.

Küba, ağırlaşan ekonomik sorunlarla boğuşarak altmış iki yıldır ayakta kalmayı başardı. Devrimden sonra yapılan hataları düzeltmek ve ABD ablukasını kırmak amacıyla devreye sokulan reformlar yetersiz kalmasına rağmen, yakın zamana kadar halkın desteği azalmadı. Yöneticilerin sade yaşamı, emekçi halka gösterilen sevgi ve hoşgörü halkın büyük çoğunluğunda devrime olan güvenin azalmasını yavaşlattı.

Ancak devrim liderlerinin bazılarının ölmesi ve bazılarının yaşlanması, ekonomik sorunlar ve bürokrasinin hantal yükü yönetime verilen kitle desteğini daralttı. Devrimin ilk yıllarında temelleri atılan otoriter ama aynı zamanda ‘demokratik’ olan politik rejimin karmaşık yapısı sorunların çözümünde yetersiz kaldı.

Otoriter ve katılımcı demokratik rejim  önce doğrudan demokrasiyle başladı ve zamanla otoriter özellikler kazandı. Tabii ki, Fideli’in kişiliği bu iki zıt elementi birliştiriyordu. 1960’lı  yıllarda doğrudan demokrasiyi kendisi başlatmıştı. “Ben her zaman apaçık gerçekler ve adalet için savaşırım.” Fidel’in bu sözleri emekçi halkın arasında karşılık buldu. Gerçekleri, Küba halkına dobra dobra, ayrıntılı  anlatan Fidel doğrudan demokrasiyi meydanlarda uygulayarak evet ya da hayır oylamaları yaptırdı.

60’lı yıllarda bazı yabancıların da katıldığı büyük tartışmalı toplantılarda doğrudan demokrasi uygulanmıştı. Ancak rejime karşı kışkırtıcı girişimleri gözetlemek amacıyla kurulan Devrimi Savunma Komiteleri ve Küba’nın sürekli ABD’nin terörist saldırılarıyla karşı karşıya kalması doğrudan demokrasiyi korumak amacıyla bu otoriter örgütlenmelere gereksinim duyuldu. Bunlar, meşruiyetten dolayı değil, tam tersine Sosyalist yönetim güçlü bir çoğunluk desteğine sahip olduğu dönemlerde devrimi savunmak amacıyla devreye sokuldu. O yıllarda, Sovyetler Birliği’nden farklı olarak kitlelerin aktif katılımı çok yüksek düzeydeydi.

Devrimi savunma gereksinimi seçim sistemine de yansıtıldı. Küba Halk İktidarı’nın seçim sistemi siyasi anlamda çoğulcu kabul edilmez kendine özgü özellikler taşir. Oy verilen kişilerin Küba Komünist Partisi (KKP) üyesi olması şartı aranmaz, ancak Ulusal Meclis’e seçilenlerin çoğu parti üyesidir. Kurumlar etkin bir şekilde partinin yönergelerine göre çalışır. Bir muhalifin seçilmesi hemen hemen imkânsızdır. Ancak seçmen iki rakip aday arasından birini seçme hakkına sahiptir. Dolayısıyla temsil etme yeteneği olmayanlara karşı oy kullanılabilir, seçilebilmek için oyların %50’si gerekiyor. Sevilmeyen birinin seçilme olasılığı çok düşüktür.

Küba’nın politik rejimi, çoğu Kübalı tarafından çoğunluğun mantığına uygun olduğuna inanır veya en azından böyle bir algıya sahiptir. Rejimin pek çok otoriter özelliği var ama aynı zamanda radikal demokrasinin unsurları olarak görülebilecek unsurları da az değil.

Son yıllarda, milyonlarca insanın katıldığı halka açık anayasa tartışmaları ve danışma toplantıları yapıldı. Çoğu kez yapılan öneriler kabul edilse de politikalar büyük ölçüde aynı kaldı. İnsanların ne düşündüğünü bilmek ve bazen gizli oylama yoluyla bile olsa politikaları düzenleme konusunda bazı endişeler var. Buna rağmen “halk” muhalefeti veya politik sürgünler görünmüyor. Pek çok insan başını belaya sokmadan açıkça eleştirebiliyor, ancak örgütlü muhalefet hâlâ baskı altında. Temmuz protestolarından önce bile gözaltılar ve devlet kadrolarından dışlanmalar sürüyordu.

Küba’daki rejimin hiçbir zaman statik olmadığı doğrudur. Partinin kapıları 1990  yılında dindarlara  açıldı. Ülkeyi terk etmek isteyenler için seyahat yasakları 2013’te kaldırıldı. Fakat devletin bazı kurumları yine de bazı pasaport isteklerini geri çevirebiliyor. Kısacası, politikalar her zaman yeterince duyarlı uygulanmıyor.

Komünist partisine katılım da farklı işliyor. Ayrıcalığın partiye girmesini, yani kariyerizmi önleyebilmek amacıyla üyeler tarafından partiye aday gösterilme koşulu uygulanıyor. Eskiden parti üyeleri daha rahat yaşarken, bugün çoğunun fazla ayrıcalığı yok ve üye olmanın kişisel dezavantajları bile olabiliyor.

Küba’nın yaşadığı önemli sorunlardan biri de uzun zamandır devam etmekte olan kuşaklar arası çatışmalardır. Devrim koşullarında doğan üçüncü kuşak, devrim yıllarında doğmadıklarından devrimci kazanımları eğitim, medya, aile ve sosyal örgütler aracılığıyla dolaylı olarak sahipleniyor. Pek çok gencin siyasete ilgisi az olduğundan olduğundan vesayeti reddetmesi ve kıt kaynaklardan kaynaklanan sınırlamaları eleştirmesi doğaldır. Kültürel ve mânevi ihtiyaçları farklı olduğu gibi değer yargıları büyüklerine göre farklıdır. Gençler dünyaya açılmak, değişik ülke ve halklar doğrudan tanımak, yaşam deneyimlerini diğer gençlerle karşılaştırmak gibi bastırılamaz arzular taşıyor.

Gençler, başarılmış devrimci kazanımları tehlikeye atmadan seyahat etmeyi, iletişim kurmayı, başka dünyalara ve görüşlere, başka kitaplara ve sanat eserlerine, başka gerçekliklere ve diğer modellere erişmeyi istiyor ve bu taleplerine izin veren bir topluma doğru yöneliyorlar. Arzuları otoriter bürokratik yasaklarla engellenmemeli. Kapitalizmin tüketim cazibesini politik odak noktası yapan soldaki bazı akımlar, insani hakları çiğneyerek istekleri göz ardı ediyor.

Gençlerin çoğu egemenlik ve ülke savunmasında seferber olmaya hazır olduklarını defalarca kanıtladılar. Doğal olarak devrime karşı olan azınlıktaki gençlik uygulanan politikaları eleştiriyor, Avrupa’da veya herhangi bir ülkede olduğu sistem karşıtı muhalefet yapıyorlar. ABD propagandasıyla, Küba gençliğini devrimi sona erdirmek için kolektif eylemlere yönlendiriyorlar. İlerici-devrimci gençlik ise ücretsiz eğitim ve sağlık hizmeti sunan rejim içinden yeni fırsatlar yaratmanın uğraşı içindedir.

Gençler arasında protestocuların sayısının ve eleştiri dozlarının artmasını etkileyen faktörden biri Küba rejiminin liberal demokrasiyle karşılaştırılmasıdır. Küba’nın siyasi rejiminin Avrupa’nın liberal temsili demokrasisiyle karşılaştırılması pek gerçekçi değil. Gerçek şu ki, liberal demokrasiler pek çok ülkede halk kitlelerinden kopuyor, medya, iktidar ve paranın gücüyle sınıfsal çıkarları korumaya zorlanıyor. Tek partili sistemler de iyi örnek oluşturmuyor. Katar, Kuzey Kore, Suudi Arabistan vs. gibi rejimler Küba’nınkiyle mukayese bile edilemez. Küba çok daha açık bir toplum ve daha hoşgörülü kurumlarla yönetiliyor.

Şeffaklık ve hoşgörü sosyal ve kültürel güvencelerle sürdürülebilir kılınıyor. Sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, kültür, spor, tatil ve çeşitli fırsatlar her doğan çocuğun doğal hakkıdır. Devlet, toplumsal adalete olan güçlü arzusundan dolayı 1994’teki kriz sürecinde bile, bu hakların kaybedilmemesine özen gösterdi. Milyonlarca insanın hastalıktan kırıldığı Latin Amerika bu olağanüstü bir durum.

Gericiler Fidel’i, ‘Stalinist’ veya ‘muhafazakar’ olarak geniş çapta eleştirmişti. Ancak gerçekte, Küba’nın daha popüler ve katılımcı karakterinin yeniden teyidi olan glasnost ve perestroika’ya karşı güçlü bir tavır sergilemesi birçok gözlemciyi şaşırttı. Dolayısıyla Küba liberal bir açılıma ihtiyaç duymadı.

1994’te başlayan ‘yeniden yapılanma’ dönemi devrimin köklerine dönüş sürecini başlattı ve bu da 1989’da Berlin Duvarı ve Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının yol açtığı eşi görülmemiş krizde Küba’nın hayatta kalmasına önemli ölçüde katkıda bulundu. Doğu blokunun ortadan kalkmasının Küba üzerindeki etkisi gerçekten de felaket oldu: Üç yıl içinde ülke dış ticaretinin yüzde 85’ini kaybetti ve GSMH’si yüzde 35 düştü.

Küba otoriter ve doğrudan demokratik rejimine meşruiyet kazandıran ve onu kapitalist küreselleşmeye karşı bir alternatif yapan sosyal adalete bağlılığıdır. Küba devrimi bitmedi ve o da değişmeye devam edecek, ancak hakim görüşün aksine, değişimin liberal çoğulculuk ve “piyasa ekonomisi” yönünde olmayacağı açıktır. Katılımcı demokrasi ve sosyalizmin derinleşmesine doğru ilerleyeceğini söyleyebiliriz.

About Mehmet Tas

Check Also

KAUTSKY HAKLI MIYDI?-Çeviri-Eric Blank

Karl Kautsky’nin demokratik sosyalizm vizyonu, çoğu solcunun kabul etmek istediğinden daha radikal ve daha ilgi …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com