YOLDAŞINI BULAMAYAN ŞAİR: İSMET ÖZEL-Cavlı Çulfaz

İsmet Özel’i 1961 yılı yaz aylarında Ankara’da matematik kursu veren bir dersanede tanıdım. O Gazi Lisesi son sınıftaydı, ben Kurtuluş Lisesi’nde. İkimiz de cebirden zayıf alıp bütünlemeye kalmıştık.

Ertesi yıl Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde buluştuk. İsmet sanırım dört yıl SBF’de okudu. O yıllarda Fikir Kulüpleri üyesi olan Alper Aktan, Ömür Sezgin, Hüseyin Ergün, Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Erhan Tezgör, Arslan Sonat, Kudret Emiroğlu, Kutlay Ebiri, Erdal Türkkan, Atilla Arsoy, Ayhan Başaran, Yurdakul Alpay, Ümit Hassan, Muharrem Kılıç, Fahir Işıksız, Salih Er, Hüsamettin Ünsal, Yılmaz Hasdemir ve İsmet Özel ile henüz yoldaş  olamasak bile yakın arkadaştık.

1964 yılında Mülkiye dergisinin aynı sayfasında ikimizin de birer şiiri yayımlandı. İsmet’in hangi şiiriydi, hatırlamıyorum. Kaçıp göçmekten çok sayıda ev değiştirdiğim için o dergi şimdi elimin altında değil.

İsmet, 1970’te Ataol Behramoğlu ile birlikte ‘Halkın Dostları’ dergisini çıkardı. 1974’te İslâmî dünya görüşünü benimsediğini açıkladı.

2003’te, “bir zamanlar İsmet Özel vardı” başlıklı yazısını yazdıktan sonra artık İslâmî kesimden “boşandığını” duyurdu.

 2013’te “Türkiye’nin bugün geldiği değil, getirildiği noktada şiirlerimi okuyabilecek Narodnik kalmadı. Dahası hemen herkes bir tür ruh yamukluğunu benimsedi. Artık şiir yazmayacağım” dedi.

İsmet’i hemen her şeye karşı çıkan dikbaşlılığına ve gizleyemediği itici kibrine karşın, önce bir şair sonra bir Marksist olduğu için severdim. Gerçi kişiliğinde başkalarına “kibir” gibi görüneni o “vakar” diye niteler. Ne yapalım, öyle olsun!

Nerdeyse altmış yıl sonra, dünya görüşlerimiz bugün birbirine aykırı da olsa, İsmet’in bir şair olarak Türk şiirinde çok önemli bir yeri olduğunu kim yadsıyabilir ki?

İsmet hep yer yer nihilizme varan bir isyan duygusu taşıdı içinde. Hangi suyun sakası, nerenin yerlisi olduğunu bilmek istedi. Bilebildi mi?

“Milli şefin treninin niçin beyaz?” olduğu kafasını kurcalayıp durdu. “Polistir babam cumhuriyetin bir kuludur” diye nitelediği babasına, “adımı niye İsmet koydun baba” diye acaba hiç sordu mu?

Otuz yaşına kadar devrimci bir şairdi. Sonra “İslâmcı”. Son döneminde ise aşırı “milliyetçi”.

1965’te Zonguldak Kozlu’da iki maden işçisinin öldüğü eylemlerde “Kan Kalesi” şiirini yazdı:

Saat 24 vardiyasının işçileri inmiyordur ocaklarına / Çünkü biz savaşmasak / Uzak Asya’dan çekik gözlerimiz / Küba’dan kıvırcık sakallarımızla savaşmasak / güm güm vurur mu kömürün kalbi Kozlu’da / Ke San’da ümüğüne basılır mıydı vahşetin.”

 Yine aynı yıl: “- ölürsek bir partizan gibi ölmeliydik – / yürüsem parçalanmış bir ceset tazeliğinde / yürüsem beynimde kıpkızıl bir serinlik / sonra denizler devirebilirim dudaklarımdan / sonra aşk, sonra dirlik: partizan.”

Edip Cansever, “bu şiirde partizan kelimesi yerine haziran kelimesini koysan hiçbir şey değişmez” dedi.

“Çin mi kuvvetli, Amerika mı?” sorusunu 1979’da sordu. Haksızlığa uğrayanın yanında yer aldı.

Neye emek verdiğini anlamayan insanların adını ağızlarına almalarından oldum olası rahatsızlık duydu. Yirmi altı yıllık gazete yazarlığını çok parlak diye değerlendirdi. Ama meseleyi “hakikate yönelmek” hassasiyetiyle önüne koyunca, ortada tam bir fiyasko vardı. Demek ki girdiği yazı işinin altından kalkamamış bir Müslümandı. Gelgelelim, Türklüğüne de bir türlü müşteri bulamadı. Artık siyasete dair yazı yazmamaya karar verdi.

“Şeytana satacak kadar bende ondan yok dediği ruhu”na acaba çok mu haksızlık etti?

(Of not being a Jew) bir Yahudi olmama halinde bile nereden esti de “dört İncil’den Yuhanna’yı tercih etme” gereğini duydu?

Marksizmden İslâma doğru yol alırken niye bütün Yahudi peygamberlerinin önce Hristiyan, sonra da Müslüman olarak benzeş isimlere evrildiğini acaba hiç düşündü mü? Neden tek tanrılı bütün dinler çıkacak başka bir yer bulamadı da hepsi Kudüs dolayında peydah oldu? Peygamberlerin adları niye İbrani, Hristiyan ve Müslüman bütün dinlerde birbirinin benzeri diye acaba hiç aklından geçirdi mi? Niye İbrani Benyamin, önce Benjamin’e, sonra Bünyamin’e evrildi? Aharon, Aaron’a, o da Harun’a, Avraham, Abraham’a, oradan İbrahim’e… Adam oldu Âdem, Aleksandır oldu İskender, David Davud’a dönüştü? Gabriel Cebrail oldu. Yitzhak, önce Isaac, sonra İshak oluverdi. Jacob Yakup’a, Moşe Moses’e oradan da Musa’ya nasıl zıplayıverdi? Noah nasıl Nuh oldu? Eliyas İlyas’a, Solomon Süleyman’a, Zakariah Zekeriya’ya nasıl dönüştü? Kadınların günahı neydi ki Yücegök bütün peygamberleri erkekler arasından seçti? Yosif, önce Joseph sonra Yusuf oldu? Bu da Yahudi olmama halindeki İsmet’in yazmakta olduğu Bir Yusuf Masalı mıydı yoksa?

“12 Mart öncesinin şımartılmış bir şairi, Türkçesi cılız, bodur ve musikisiz. Fransızcayı ancak tefe’ül yolu ile sökmektedir. Sol, Nâzım’a rakip diye alkışladığı Eskişehir’in bu kabiliyetli delikanlısını çoktan unuttu. Sağ, hiçbir zaman benimsemedi. Bu sağır kubbelerde hoş bir seda bırakabilecek mi?” yorumunu yaptı Cemil Meriç. Fransızca gördüğü rüyalarını te’feül yolu ile, hayra yoracak kadar acaba sökebildi mi İsmet?

Cemal Süreya, “gerçek bir şair o” dedi. “Cellâdıma Gülümsüyorum kitabında kendi kişisel serüveninden çıkarak yoğun bir şiir yaratıyor. Dilin ustası… İsmet Özel’den solcular vazgeçemez, İsmet Özel’i sağcılar da tam sahiplenemez” diye eklemeyi de ihmal etmedi.

İsmet Özel, “herkesin kendi hâlince Bedrettin” olduğu bir iklime, yolu yanlışlıkla düşen yeni bir şeyh miydi? İslâma döndükten sonra bile kişiliğinde toplumcu bir dünya görüşü derin izler bıraktı diyebilir miyiz?

Nedenini tam olarak kavrayamasa da, insanların olağan buldukları şeyleri olağan bulmamaktan doğan bir tedirginlik taşıdı mı içinde?

Derler ki, onu içerideki cemaatten çok, dışarıdaki bir Ece Ayhan anladı. “Kendinin bile ücrasında yaşayan biri için gidecek yer ne kadar uzak olabilir?” dese de bir uzaklık aradı çoğu kez.

Siyasî havanın çok yoğun olarak teneffüs edildiği Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, derslere devam etme imkânı bulamadı. İki yıl birinci sınıfı, iki yıl da ikinci sınıfı okumak zorunda kaldı. 1966’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden “belge” alarak ayrıldı. Ama olsun, Mülkiye mezunlarının çoğu hayatta onun yarattığı etkiyi yaratabilmiş miydi ki zaten?

Dikkat çekmek için maksadını aşan sipsivri sözler söylemekten çekinmedi. Örneğin, Ankara Garı’nın bombalandığı günlerde söylediği “Müslümanın ilk vazifesi terörist olmaktır” cümlesi gibi.

https://www.youtube.com/watch?v=QtMtnG0MQB4

Ama anlaşılan o ki, dinleyicileri de İsmet’in o sıradaki bu ruh haline uygun bir çevreydi ve onu coşkuyla alkışladılar.

“Her Müslümanın vazifesi terörist olmak” ise, kendisi de bir Müslüman olduğuna göre, İsmet Özel acaba eli silâhlı bir tedhişçi miydi? Öyle olmadığı aşikârdı ve İsmet, “evet, isyan” ile başladı ve hep başkaldırdı, neye başkaldırdığını pek kestiremese de…

Ruh halinde sık sık hızlı ve aşırı değişiklikler gözlendi. Yukarıdaki cümleyi de ruh halinin ıspazmoz nöbetine denk düşerken sarf etmişti herhalde.

Kendine duyduğu ölçüsüz hoşnutluk, narsisist hali şiir ve yazılarında açıkça gözüküyor, sonra aşırı mutsuz ve umutsuz, nihilist bir ruh haline çabucak geçebiliyordu. Nerdeyse her söylenene karşı çıkıyor, hiç ihtiyacı olmadığı halde niye ille de kendini yüksek sesle kanıtlamak istiyordu?

Denir ki, kibir ve egoları çok güçlü olan kişiler yaratıcılıkla bencillikleri arasındaki dengeyi pek tutturamazlar, hele dinleyici karşısına çıktıkları zaman.

Çok iyi hatırlıyorum, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde bir şiir matinesi olmuştu. İsmet Özel, konferans salonundaki ayaklı mikrofonun önünde Turgut Uyar’ın “Bir Barbar Kendin Tartar Bir Barbar Aşağlarda” başlıklı şiirini okuyordu. Şiirin orta yeri şöyleydi:

“Ey kimse yok!.. ey bir mavinin unutulmasından arta kalan!.. ey sen var mısın? ey olma!.. ah, yağmur başlayacak ah, yağmur başlayacak ah, yağmur başlayacak ah, yağmur başlayacak ah, yağmur başlayacak ah, yağmur başlayacak ah, yağmur başlayacak, gece olsa da sussam…”

 O sırada dinleyicilerin birinden münasebetsiz bir ses çıkıverdi: “Yağsın artık şu yağmur be birader” diye. İsmet kızıp bir tekmeyle mikrofonu devirdi ve “siz zaten ne anlarsınız şiirden” diyerek öfkeyle kürsüden indi, koşarak salondan çıktı.

Gençliğine olan özlemini hiç gizleyemedi. Sevgilim Hayat şiirinde “polisin sevmedigi genç adamlar sokaklarda patronları kudurtan gazeteler satarlardı”. Hangi gazetelerdi o gazeteler ve Amentü şiirindeki “ağzı bayat suyla çalkanmış çocuğa rahim olan parti broşürleri hangi partinin broşürleriydi?

Muş’ta askerliğini yaparken ve beyaz bir şiir için artık tüfeğimi doğrultuyorum” derken niye hep yüzü kirlenirdi kar yağarken?

1965 tarihli “Bir Devrimcinin Armonikası” şiirini “Hanoy’da bir uçaksavar” dizesiyle bitirince Mehmet Ali Aybar karşılık olarak Vietnam’ın başkenti Hanoy’dan İsmet Özel’e  bir kart yolladı. Kartın alıcı yerinde sadece “İsmet” ve adres olarak da “Türkiye İşçi Partisi” yazılıydı.

Aradan çok zaman geçti ve artık bunaldı, Ağustos 2003’te “Bir Zamanlar Bir İsmet Özel Vardı” başlıklı son yazısını “ben sizin durduğunuz yerden tedirgin oldum, başka yere gidiyorum” cümlesiyle bitirdi.

SBF’de Fikir Kulüpleri üyesi solcu öğrenciler olarak 10 Ekim 1965 tarihinde yapılan genel seçimlerde Türkiye İşçi Partisi’ni destekliyorduk. Ertesi gün Mülkiye’den Kızılay’a doğru yürüyorduk İsmet’le. Aralarında Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Çetin Altan ile SBF’nin efsane hocası Sadun Aren’in olduğu 15 milletvekilliği kazanmıştık. Ben kulladığımız oyun coşkusu içinde İsmet ile seçimdeki başarımızı paylaştığımı düşünürken, İsmet “oy vermenin anlamı var mı, zaten sandığa gitmedim ki” deyince onun o sivri mizacı ortaya çıkıvermişti.

Talât Aydemir’in darbe girişimine İsmet’in olumlu baktığını biliyorum. Siyasette soldan sağa bütün zikzaklarına karşın hiç değişmeyen yanı, müesses nizama, yani yerleşik düzene karşı oluşuydu. “Siz ne anlarsınız zaten şiirden” deyip mikrofonu tekmeleyerek kürsüden inen İsmet ile “şiirden anlayan Narodnik kalmadı” diyen İsmet aynı İsmet’ti. Sağa kaymıştı ama aralarında Lenin’in ağabeyi Aleksandır’ın olduğu ihtilâlci Rus Narodniklerine hâlâ imrendiği besbelliydi.

Sola duyduğu örtük sempatiyi 16 Mart 2002 tarihinde hocası TKP’li Sadun Aren’in 80. yaş gününe gelip güzel bir konuşma yapmasından da anlayabiliriz. İsmet, “Sadun Aren’den başka, karşısındakinin zaaflarından yararlanmayı düşünmeyen biriyle karşılaşmadım” dedi. Çünkü Sadun Aren’in konuşmaları da, iktisat kitapları da şiirin gizli dokusuyla örülüydü.

İsmet, bunca yıl sonra konuşma tarzıyla, işaret parmağını şakağına koyuşuyla hâlâ Sadun Aren’e öykünmeye çalışır.

Nâzım Hikmet ile yarışamayacağını bildiği, Ataol Behramoğlu ile de yolunu çabuk ayırdığı için hedefi galiba Sezai Karakoç’u geçmektir. Necip Fazıl’ın sağcı çevrelerdeki ününün hak edilmemiş olduğunu düşünür. Necip Fazıl’a içten içe kızdığı ve ondan daha iyi bir şair olduğunu bildiği için, hedefi Sezai Karakoç’u geçecek bir isim bırakmak olsa gerek.

İsmet’te şurası hemen dışa vurur: Gençliğinde Lenin’in ağabeyi Aleksandır gibi Narodnik bir tedhişçi olmayı herhalde arzulamış, ama bir türlü olamamıştır. Karşısında dinleyicileri, hele kalabalık bir kitleyi görünce hayalindeki Narodnik kıpırdanır, zihin zincirlerinden boşanır, “her Müslümanın ilk vazifesi bir terörist olmaktır” der. Bir başkası söylese savcılardan önce polis harekete geçip ters kelepçeyi arkadan iki bileğine geçiriverir. Ama yüksek katlarda da saygı duyulan bir şairdir, galiba ne dese yeridir.

Yaratıcılık ve nevroz bilinçaltında yatan sorunları çözmek için ego tarafından kullanılan iki farklı yöntem olarak tanımlanır.

Ruh halindeki dalgalanmalar, gidip gelen çift kutuplu bir maraz mıdır, yoksa kendi suretine fazlasıyla âşık olmaktan mı kaynaklanır? Çocukluk döneminden kalma bir çeşit otizm ya da Aspergers sendromuna mı yormalı? Sigmund Freud, çılgınlık ile deha arasında henüz açığa çıkarılamayan bir bağ olduğuna işaret eder.

Zaman zaman boşuna konuşup boşuna yazdığını düşündü. “Refah Partisi beş büyük belediyeyi aldığı zaman o belediyelerde görev alan insanların ilk vazgeçtikleri şeyin düzen değiştirmek olduğunu görünce büyük bir hayret yaşadım. İşbaşına geldiklerinde ‘anlıyoruz ki düzen değiştirmek diye bir şey olamazmış’ demişlerdi. Dönen çarka ayak uydurmayı ve dolayısıyla helâl kazanç meselesini öne çıkarmamayı bundan 10-15 yıl önce kabullendiler ve ‘onlar yiyeceklerine ben yiyeyim’ politikasıyla hareket ettiler” diye sitem etti.

 “Bugün herhalde Ankara’da hâlâ korkunç bir trafik vardır ‘kim hangi makama gelecek?’ diye. Bütün bunlar yıllardan beri İslâmî havalar atan insanlardır.

Meselâ eğer bana 28 Şubat’ın birtakım insanları iktidardan uzaklaştırdığını söylüyorsanız, bunu İslâmî tavır bakımından hayırlı bir şey olarak anmamız lâzım.”

“Bu yaşımda hâlâ bir okuyucu, bir muhatap bulamadığımı, şarkıda olduğu gibi ‘içim sızlanarak’ düşünüyorum. Bir tek okuyucum olmadı benim. Yazdıklarımı çok seven, çok beğenen, çok doğru bulan, çok benimseyen insanlar olmuş olabilir. Fakat… Evet, yani bana yoldaş olmayı seçen birisiyle karşılaşmadım.”

Ona göre dost, karşısında yüksek sesle düşünebildiğin kimsedir. “Ama okuyucularımla o kadar açık konuşamıyorum. Yani bir tane bile çıkmadı. Hâlâ onların anlayış düzeyini kollamaya çalışıyorum” diye yakındı. Bu gidişle insanların bir süre sonra “başörtülü dansöz niçin kabul edilmiyor?” diye rahatsız olacaklarını düşündü.

Erkeklerden beklediğinden daha fazlasını kadınlardan bekledi. Bir Müslüman ailede kadının kocasına “eve getirdiğin para az olsun ama helâl olsun” demediği için içi içini yedi.

İsmet Özel’in siyasal görüşlerindeki soldan sağa sert dümen kırışlar, Marksizmden İslâmcılığa, İslâmcılıktan şoven milliyetçiliğe geçişinden geriye galiba anlamlı bir miras kalmayacak. Ama şair İsmet Özel hep hatırlanacaktır.

İsmet, hep yoldaşını aradı, bir türlü bulamadı. Güzel olan yolculuğun kendisiydi. Arayış sürüyor. Yolun açık olsun, sevgili İsmet…

 Üvercinka Dergisi – Sayı 75, Ocak 2021

About Mehmet Tas

Check Also

Köşelerden Bir Demet (190)-Cavlı Çulfaz

Üniversiteler kendine özgü /türü kendisiyle sınırlı kurumlardır. Bu kurumların kuşkusuz topluma karşı sorumluluğu vardır, ancak …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com