TKP’NİN YÜZÜNCÜ YILDÖNÜMÜ (23. YAZI)-LEİPZİG’DEN SONRA ROTTERDAM’DA YEDİ AY-Cavlı Çulfaz

1982 yılının ortasından 1984 yılı sonuna kadar Bizim Radyo’nun yöneticiliğini yaptım. Radyonun ana yorumlarını yazıp kendim okumaya başladım. Ayrıca akşam önemli haber çıkmışsa, stüdyoya gelip haberi yazarak yorumunu kendim okudum.

Solda genellikle “faşizm” sözcüğü karşıtına bir hakaret ya da küfürden başka bir anlama gelmez. Bütün öbür sol parti ve gruplar askeri rejimi “faşist diktatörlük” diye nitelerken TKP başlangıçta faşist diktatörlük terimini kullanmadı. Doğru da yaptı. Ancak askeri rejim tam seçimlere hazırlanırken sanırım öbür sol gruplarla işbirliğini kolaylaştırabilmek için biz de üç yıl gecikmeyle rejimi “faşist” diye nitelemeye başladık. Yürükoğlu ise yeni durumu, belki de bize inat, “faşizmin çözülmesi” diye adlandırıyordu.

Askeri rejimde faşizan öğeler vardı, ama bütün toplum yaşamına egemen olan totaliter bir tek parti rejimi söz konusu değildi. Seçime girmek için çırpıştırılan Turgut Sunalp’in Milliyetçi Demokrasi Partisi ise totaliterlik bir yana azınlıkta kalıp sonuncu parti durumuna düşmüştü.

1983’de elli yıl sonra TKP’nin 5. Kongresi yapıldı. Bu kongreye çağrılmadım bile.

1981 yılında Barış ve Sosyalizm Sorunları dergisinde TKP temsilcisiyken bazı merkez komitesi toplantılarının Prag’da yapıldığını Sovyet yoldaşlardan duyardım. “Geçen gün buradaydı sizin yoldaşlar” derlerdi. Merkez Komitesi’nin Prag’da toplanacağının Prag’daki parti temsilcisinden gizlenmesi hangi akla hizmetti, bilemiyorum. Bundan hiç içim burkulmadı desem yalan olur.

Kongre’den kısa bir süre sonra Kasım 1983’de Marat yoldaşı kaybettik. Kutlu yoldaş genel sekreter oldu.

Marat yoldaşı severdim. Sık sık odamıza gelir, örneğin hangi generalin hangi şirketin yönetim kurulunda yer aldığını, OYAK’ın yönetiminde kimlerin olduğunu sorardı. Akşam yemeğinden sonra eşi Mara ile kısa bir yürüyüş yapardı. Yazın hava elverişli ise Leipzig’deki gölde yüzerdi. Bu yürüyüşlerde ve yüzme seanslarında birkaç kez kendisine eşlik etmişimdir.

İÇİ BOŞ SUÇLAMALAR PARTİYE ZARAR VERİYORDU

Batı Almanya’da Aras Ören adında çevresinde saygı uyandırdığını duyduğum bir edebiyatçı vardı. Herhalde Almanya’da başı çeken yoldaşların tutumunu benimsemediği için radyoda ona karşı haksız ve saldırganca bir yayın yapılmıştı. Marat yoldaşa bu tür yazıların bize bir yarar sağlamadığını, geçmişte Aziz Nesin, Uğur Mumcu gibi toplumda saygın yeri olan kişilere karşı gözden düşürücü yayınların inandırıcılığımızı zedelediğini söyleyecek oldum. Vücudu bir arkaya, sonra bir öne doğru şöyle bir kaykıldı, yüksek sesle, “bilmiyorsun, benim ömrüm parti düşmanlarına karşı savaşla geçti” dedi. “Kim ki partiyle ilgili dedikodu yapar ve bunu yaymaya kalkışır, gözümü kırpmadan üstüne giderim” diye öfkeyle ekledi. Hiç tanımadığım Aras Ören’i saygın bir sanatçı olduğu için savunmam Marat yoldaş tarafından azarlanmama yol açtı.

Daha önce Türkiye’de cızırtılar içinde radyoyu dinlerken Behice Boran’a, Hikmet Kıvılcımlı’ya, Mihri Belli’ye, Doğan Özgüden’e, Yalçın Cerit’e karşı ölçüsüz suçlamaların bize hiçbir yarar sağlamadığını biliyordum. Artık bu tür “oportünist, revizyonist, likidatör, dönek” gibi altı boş, kendini tatminden başka işe yaramayan suçlamalara son verilmesi gerektiğine inanıyordum.

Haydar Kutlu’nun parti genel sekreterliğine gelmesinden sonra temelsiz suçlamalar son buldu. Kutlu yoldaş, o zamana kadar bir köşeye itilmiş emektarları kazanmak için yoğun çaba harcadı. Onunla rahat bir diyalog içinde oldum.

Ancak 1983 yılındaki Beşinci Kongre pek önemli bir değişiklik getirmedi. 1985 yılına kadar değil yazı kurulu üyesi olmak, Atılım’da tek bir yazım bile çıkmadı. Sadece Bizim Radyo’da askeri rejimin baskılarına karşı çıkan, ABD üslerinin ve CİA’nın kışkırtıcı faaliyetlerinin içyüzünü açığa vuran yazılar yazabiliyordum.

SOVYET YAYINLARINA CANLILIK GELİYOR

Tâ ki 1985 yılında Mihail Gorbaçov Sovyetler Birliği’nde yönetimin başına gelinceye kadar. O zamana kadar Sovyet gazete ve dergileri genellikle bilineni durmadan tekrarlayan donuk yazılarla doluydu. Bu durum çabucak değişmeye, yayınlara zihin açıcı bir canlılık gelmeye başladı. Zihnin özsuyunu kurutan doğmatizme karşı eleştirel bir tutum alındı. Stalin döneminin kıyımları tartışılmaya başlandı. Lenin’in “partinin altın çocuğu” diye niteleyip düşüncelerine büyük önem verdiği, bir dönem Pravda’nın genel yayın yönetmeni olan Buharin kurşuna dizildikten yarım yüzyıl sonra aklandı.

Ancak 1985 yılından sonra yazılarım Atılım’a girmeye başladı. Bu arada asılları ne yazık ki şimdi elimde olmayan ve Atılım’a girmeyen iki yazımı özellikle belirtmeliyim.

Birisi, Şevket Süreyya Aydemir ile Vedat Nedim Tör’e “oportünist, revizyonist, dönek” şeklinde içi boş sıfatlarla çatmanın doğru olmadığı şeklindeydi. Bu iki tanınmış aydın Türkiye’nin sosyo-politik ve kültürel yaşamında TKP’den ayrıldıktan sonra da etkin ve olumlu rol oynamış kişilerdi. Şevket Süreyya Aydemir’i 1959-60 yılında Ankara Telgraf gazetesinde her hafta Sanat-Edebiyat sayfası çıkarırken tanımıştım. 62 yaşındaki Şevket Süreyya Aydemir o sırada Ankara Telgraf’ın başyazarıydı ve müthiş bir deneyimin imbiğinden süzülen sohbetlerine ara sıra kulak misafiri oluyordum.

Şevket Süreyya’nın 1959 yılında çıkan Suyu Arayan Adam adlı kitabı da yayın dünyasında büyük bir ses getirmişti. Tıpkı daha sonra 1968 yılında düşünce yaşamını sarsacak olan Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni kitabı gibi.

Sovyetler Birliği’nin kuruluş dönemini doğrudan içinden yaşamış ve merkezi planlama sisteminden esinlenmiş olan Şevket Süreyya Aydemir, devletçilik ve kamu kesiminin ülke ekonomisinin temel taşları olması gerektiğini savunuyordu.

Vedat Nedim Tör ise, 1985 yılında ölünceye kadar Türkiye’nin kültür ve sanat yaşamının gelişmesine önemli katkılar yapmıştı.

İKİ YAZIM “KAFA KARIŞTIRIR” DİYE ATILIM’DA YAYIMLANMIYOR

Kadro hareketinin önde gelen yazarları, Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge, İsmail Hüsrev Tökin bir dönem TKP’nin de başlıca yöneticileri arasındaydılar. İsmail Hüsrev Tökin, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (THİF) yöneticisiydi. Parti adına delege olarak Vedat Nedim Tör ile birlikte Üçüncü Enternasyonal’in Dördüncü Kongresi’ne katılmıştı.

Komintern ile devrimci cumhuriyet arasında sıkışıp kalan bu değerli aydınlar, Kadro dergisinde yeni ve genç cumhuriyetin kamucu ekonomi temeline oturması yolunda yazılar yazdılar. Ne var ki bir yandan partimizin sekterce tutumu onları dışlarken, bir yandan da Celâl Bayar ile Recep Peker’in başını çektiği CHP sağ kanadının da saldırısına uğradılar.

Genç cumhuriyetin ilk önemli sosyo-politik düşünce dergisi olan Kadro, 1932 ile 1935 yılları arasında ancak 36 sayı çıkabildi. Celâl Bayar’ın başını çektiği kimi İttihatçı CHP seçkinleri, Cumhuriyet ideolojisini oluşturmaya çalışan Kadro düşünürlerinden rahatsız olmaya başladılar.

Zamanın henüz hiç kıvamını bulamamış ham siyaset kültürü, TKP ile CHP’nin görüşlerinin birbirine yaklaşması girişimlerine tahammül edemedi ve dergi ancak üç yıl yaşayabildi. Düşünsel canlılığı olan Kadro dergisi yerine 1933’de donuk ve Kemalist hamaset içerikli Ülkü dergisi çıkarılmaya başlandı.

Kadro dergisi kapatıldı. Ama Kadro yazarları İsmet İnönü’nün korumasıyla  devletteki görevlerinden hiç değilse uzaklaştırılmadılar.

Atılım’a girmeyen öteki yazımda ise komünistler ile sosyal demokratların, bir başka deyişle, Marksistler ile devrimci demokratların işbirliğinin önemi üzerinde durmuştum. Otuz beş yıl öncenin elimizdeki sınırlı kaynaklarından hareket ederek Mustafa Suphi’nin 1918-1919 yıllarındaki yazılarında “paşaların ve burjuvazinin kafasını ezmek”, “işçi-köylü şûrâlar cumhuriyeti kurmak” gibi sol sekter görüşler olduğunu belirtmiştim.

Ama bu görüşlerin 1 Eylül 1920’de yapılan Doğu Halkları Kurultayı’ndan ve özellikle 10 Eylül 1920’de TKP’nin kurulmasından sonra hemen olumlu bir raya girdiğine, ana gücün proletaryanın öncülüğü değil ulusal kurtuluş hareketine destek vermek olduğuna değinmiştim.

Mustafa Suphi’nin ömrünün son beş ayındaki yazılarında komünistlerle Kuvay-ı Milliyecilerin işbirliğini esas aldığını, Mustafa Suphi, Ethem Nejat ve 15’lerin ulusal kurtuluş hareketine katılmak amacıyla Anadolu’ya geldiğini, ancak dönemin tam bir kargaşa ortamında ve zamanın henüz hiç olgunlaşmamış siyasal kültürü içinde henüz yeterince aydınlanmayan nedenlerle ezildiğini, devrimci iki hareketin, komünistlerle Kuvay-ı Milliyecilerin arasının uzun yıllar ne yazık ki onulmaz şekilde bozulduğunu ifade etmiştim.

 KOMÜNİSTLERLE KEMALİSTLERİN BİRLİĞİ BİR ZORUNLULUKTU

Henüz daha Sovyetler Birliği bile olmayan Sovyet Rusya’yı ilk tanıyan ve onunla yakın işbirliği kuran Kemalistlerle TKP arasında bir çatışma değil bir eylem birliğinin o zamanın nesnel koşulları içinde kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu belirtmeye çalışmıştım.

“Böyle bir yazı yoldaşların kafasını karıştırır” denildi ve iki yazım da Atılım’a girmedi. Ancak Sovyetlerde Gorbaçov’un başa gelmesiyle ülkenin düşünce yaşamı geri dönülmez şekilde canlanmıştı. Ne var ki içinde yaşadığım ve çok sevdiğim Demokratik Almanya’nın yöneticileri bu görüşlere karşı çıkmaya başlamışlardı. Öyle ki, Sovyet Sputnik dergisi Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde toplatılmıştı.

TKP ile Alman Sosyalist Birlik Partisi arasındaki bağları yürüten Werner yoldaş Leipzig’deki kollektifimizde yaptığı bir konuşmada Gorbaçov yönetimini eleştirmiş, ben de söz alıp “biz Türkiye’de devrimci kitapların yasaklanmasına, toplatılmasına karşı çıkarken, sizin Sovyet yayınlarını toplatmanız doğru oluyor mu?” diye sormuştum.

Kutlu yoldaşın tutuklanmasından sonra TKP yönetimi, hem Sovyet hem de Demokratik Alman yayınları arasında ikircimli bir tutum almış, yayınlarda her iki tarafı da darıltmayacak şekilde tarafların görüşlerine yer verilmişti. Oysa artık eski dar kalıplar içindeki donuk, basmakalıp ve sekter anlayışın süremeyeceğini, esen rüzgâra  göre hareket etmenin yanlış olduğunu çok önceden kavramış olmamız gerekirdi.

MEĞER GERÇEK ADIMI TAKMA AD SANANLAR VARMIŞ

1986, 1987 ve 1988 yılları boyunca, Bizim Radyo’nun hafta sonu yorumlarını yazdım. Ayrıca yeni çıkmaya başlayan Yeni Açılım dergisinde kendi adımla yazılar yazmaya başladım. Hâlâ bazı yoldaşlar takma adla yazılar yazmaya devam ederken, beni tanımayan çoğu kişinin gerçek adımı da takma ad sandığını sonradan öğrendim.

1977 Konferansı’nda partinin yönetim organları belirlenmiş, kimileri Marat yoldaşla tanıştığı gün Politik Büro üyesi olup partinin fiilen başına geçerken, 1970 yılından 1988 yılına kadar on altı yıl boyunca parti yöneticisi olmam bana önerilmedi. Bunun için özel bir çaba harcamak da benim aklımın köşesinden geçmedi. Üzerime düşen görev neyse onu yapmaya çalıştım.

İlk kez TKP’nin TİP ile birlikte Türkiye Birleşik Komünist Partisi’ni resmen oluşturacağı kongreye bir karşı oy dışında bütün kollektifin oyuyla Leipzig delegesi olarak seçilmiştim. Ve Moskova’da yapılacak kongreye birleşik partinin TKP’den Politik Büro adayı olarak önerileceğim bana söylenmişti.

Bu kongrenin partinin legale çıkış kongresi olması öngörülüyordu. Yeni koşullara uygun bir program taslağı hazırlanmıştı. Ama tüzük taslağı hâlâ eski anlayışa göreydi. Ve legale çıkış kongresi Türkiye’de değil de her ne hikmetse yine eski usûllere göre Moskova’da yapılacaktı. Taşıma suyla değirmenin dönmeyeceği, perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Yazılarıma devam edecektim, ama Leipzig delegesi olarak seçilir seçilmez Moskova’da yapılacak kongreye katılmak istemediğimi belirttim.

KINAMA CEZASI ALIYORUM

Yönetici yoldaşlar birleşme kongresine katılmak istemememi partinin kollektif iradesini hiçe saydığım gerekçesiyle eleştirdiler ve bana bir kınama cezası verdiler.

Eşim Yıldız özellikle bir an önce Türkiye’ye dönmemizi istiyordu. Zaten birkaç yoldaş da Leipzig’den ayrılıp Batı Almanya’ya geçmişti. Ocak 1989’da parti yönetiminin öngördüğü üzere Leipzig’den ayrılıp İngiltere’de birkaç konferans verdikten sonra Türkiye’ye dönmemiz kararlaştırıldı. Zaten birkaç ay sonra radyolar tümüyle kapatılıp Leipzig’deki bütün yoldaşlar düzenli bir şekilde önce Batı Avrupa’ya, oradan da Türkiye’ye geçeceklerdi.

Sıtkı yoldaşın önerisi üzerine eşim Yıldız ve yedi yaşındaki oğlumla birlikte Berlin’den trenle Harwich limanı üzerinden önce İngiltere’ye gitmemiz kararlaştırıldı. İngiltere’de birkaç konferans verdikten sonra durumu değerlendirip oradan Türkiye’ye dönmemiz öngörülüyordu.

1 Şubat 1989 tarihinde Batı Berlin’den bindiğimiz trenle Rotterdam’a geçtik. Oradan vapurla Harwich’e vardık. Elimizde bir tek valiz ve cebimizde 100 dolar vardı. Harwich gümrüğündeki İngiliz görevli Britanya’ya ne için geldiğimizi sordu. “Turist olarak yaklaşık iki hafta kalacağız ve ben iki konferans vereceğim” dedim. Kapıdaki görevli “hele biraz durun bakalım” dedi ve dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle “duvarın öbür tarafında akrabalarınız var mı” diye sordu.

Duvar sözcüğüyle besbelli ki henüz yıkılmamış olan Berlin duvarını kastediyordu. Eşimi ve oğlumu Harwich’deki bir pub’ın üzerindeki misafirhaneye (gözetim yerine) yerleştirdiler ve beni ise gözaltına aldılar. O sırada İngiltere’deki yoldaşlar yardıma geldiler. “İngiltere’ye normal yollardan girmene izin verilmezse siyasi iltica isteminde bulun” dediler. O yıllarda siyasi yanı olmayan çoğu kişi iltica başvurusuyla Britanya’ya girebilirken benim istemim nedense kabul edilmedi. Ertesi gün bir sivil polis eşliğinde ailece hepimizi vapura bindirip gerisin geri, palas pandıras geldiğimiz limana, Rotterdam’a gönderdiler.

ROTTERDAM’DA YEDİ AY

1989 yılı eylül ayı ortasına kadar yedi ay Rotterdam’da Salvation Army’ye ait bir odada kaldık. Yedi ay aradan sonra İngiltere’ye iltica talebimiz kabul edildi. Ancak bu arada Yeni Açılım’da yazmış olduğum yazıların üçünde Devlet Güvenlik Mahkemesi savcıları, Nusret Demiral ile Ülkü Coşkun komünizm ve Kürtçülük propagandası yaptığım gerekçesiyle her biri yedişer buçuk yıldan toplam yirmi iki buçuk yıl hapis cezası istemiyle dâvalar açmışlardı.

Birkaç ay sonra Londra başkonsolosluğundan pasaportumu yenileme talebinde bulundum. Hakkımda açılmış dâvalar olduğu için pasaportumu yenileyemeyeceklerini, ancak yurda dönüş için on beş gün geçerli bir seyahat belgesi verebileceklerini, dönünce de “mâkul bir süre uygun bir yerde misafir edilmemin muhtemel olduğunu” belirttiler. Aynı günlerde Berlin Duvarı yıkıldı. Hakkımda açılan dâvaların düşmesi ise 2000 yılını buldu ve ancak o yıl ülkeme dönebildim.

Kendi deneyimim üzerinden TKP’nin Yüzüncü Yıldönümü yazıları burada sona eriyor. Marksistlerin devrimci demokratlarla birlikte emperyalizme ve gericiliğe karşı ortak savaşımı ise ta başından beri süregeliyor.

31 Aralık 2020

Cavlı Çulfaz

About admin

Check Also

FRIEDRICH ENGELS 200 YAŞINDA-kartallar yüksek uçar- Bir Artı Bir

28 Kasım Friedrich Engels’in 200. doğum yıldönümü. Peki, “General”i nasıl biliriz? Şimdiye dek hakkında okuduklarımızı, …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com