“TKP Deneyimi Üzerine” Eleştiri ve Değerlendirmelere Yanıt- Ahmet Kardam

Birikim dergisinin benimle “TKP deneyimi” üzerine yaptığı söyleşiye ilişkin uzun değerlendirme ve eleştirilerin için teşekkür ederim. Ama öne sürdüğün görüşlerine katılmıyorum, yanlış buluyorum. Bunun nedeni, eleştirdiğin “Türkiye’ye dönüş ve yasallaşma mücadelesi” sürecinin ömrünün sadece üç yıl üç ay olduğunu tümüyle unutup, kronolojik olarak hatalı (anakronik), dolayısıyla gerçeklerle ilgisi olmayan tespitlerde bulunuyor olmandır. Değerlendirme ve eleştirilerini senin sıralamana sadık kalarak ele almaya çalışacağım.

Diyorsun ki:

[Türkiye’ye dönüş, yani yasallaşma mücadelesinin] Komünizmin politik ve ideolojik yenilgisinin yaşandığı bir döneme denk gelmesi talihsizlikti. Sovyet yandaşı olmayan yeni Marksist solun haklılığı kanıtlanmıştı. Sol gruplar için TKP’nin legalleşmesi pek anlamlı gelmemesi doğaldır. (…) Komünizm değil anti komünizm ideolojik hegemonya sağlamıştı.

Nabi Yağcı ile Nihat Sargın Türkiye’ye 6 Kasım 1987 günü döndüler. “Komünizmin politik ve ideolojik yenilgisi”, “Sovyet yandaşı olmayan yeni Marksist solun haklılığı” ve benzeri tartışmalar ilk kez o tarihte dile getirilmiyordu. Bunlar geçmişleri çok eskilere dayanan konulardı. İki komünist liderin Türkiye Birleşik Komünist Partisi’ni Türkiye’de yasal olarak kurmak amacıyla gerçekleştirdikleri dönüş sırasında tüm dünya “Komünizmin politik ve ideolojik yenilgisine” değil Gorbaçov’un perestroyka ve glasnost politikalarına odaklanmıştı ve bu politikalar Sovyetler Birliği’nde bir canlanma başlatmıştı.

Tam da böyle bir uluslararası konjonktürde ve Türkiye’deki 12 Eylül rejiminden çıkışa ve demokratik haklar için mücadeleye katkı sağlamak amacıyla dönüş yapan iki TBKP liderinin “komünizmi yasallaştırma” hedeflerini “sol grupların anlamlı bulmayışlarının” senin tarafından doğal karşılanması gerçekten çok şaşırtıcı. Kaldı ki, TBKP’nin yasallaşma mücadelesini dış görünüş itibariyle “soğuk” karşılayan söz konusu sol grupların mensupları aslında bu süreci büyük bir ilgiyle izliyorlardı. Yasallaşma mücadelesinin 1990 başından Nisan 1991’e kadarki döneminde Bayrampaşa ve Adapazarı cezaevlerinde, Türkiye solunun hemen tamamının temsilcileriyle birlikteydim. Bu mücadeleyi nasıl nefeslerini tutarak izlediklerinin en yakın tanıklarından biriyim.

Diyorsun ki:

[Aynı tarihlerde] TKP saflarında bile liberalizme, kapitalizme ve pazar ekonomisine hayranlık hızlanarak artıyordu.

Katı merkezi planlamaya dayalı ekonomilerin yaşadıkları sorunları aşmaya yönelik arayışları “liberalizme, kapitalizme hayranlık” olarak adlandırmanı anlayabilmek zor. Sen yoksa hâlâ pazar ekonomisinin işlevselliğini kategorik olarak dışlayan o eski tip merkezi planlamayı mı savunuyorsun? Eğer savunmuyor ve daha esnek çözümler bulmak gerektiğini düşünüyorsan, bu seni “liberalizm ve kapitalizm hayranı” mı yapar?

Diyorsun ki:

[Türkiye’ye dönüş, yani yasallaşma mücadelesi sürecinde] Düşünce özgürlüğü ile TKP’ye özgürlük fiilen ayrışmıştı.

Tam tersine, o süreçte komünistlerin demokratik haklarını kazanmalarıyla 12 Eylül diktasına karşı verilen demokrasi mücadelesi birbiriyle birleşti. “Düşünce özgürlüğü” ile “TKP’ye özgürlük” tarihte hiçbir zaman bu kadar iç içe geçmemişti. Öyleydi, çünkü “TKP’nin özgürlüğü” tüm Türkiye’nin özgürlüğünün, 12 Eylül rejiminden çıkışın sembolü haline gelmişti. Bunun kanıtı, tamamı 24 cilt tutan o döneme ilişkin gazete kupürleridir. Bu ciltleri TÜSTAV kütüphanesine giderek inceleyebilirsin.

Diyorsun ki:

[Türkiye’ye dönüşün] yasakların kalkmasıyla sistem karşıtı bir muhalefete dönüşmesi beklenemezdi.

“Sistem karşıtı muhalefet” derken “sistem” ile ne kastettiğin anlaşılmıyor. Eğer bununla “Türkiye’deki kapitalist sistemi” kastediyorsan, dönüş eyleminin ve yasallık mücadelesinin böyle bir amacı, beklentisi zaten hiç olmadı. Yok eğer, “sistem” derken kastın “12 Eylül rejimi” ise, dikta rejimine karşı demokratik bir muhalefetin yaratılması için bütün koşullar mevcuttu. Türkiye demokratik değişime gebeydi. Bizim başlattığımız “komünizmi yasallaştırma” mücadelesi böyle bir demokratik değişim dalgasının katalizörü olmuştu. Yasallığın kazanılmasıyla birlikte “sistem karşıtı bir muhalefet”in ortaya çıkma beklentisi tümüyle yerinde bir beklentiydi.

Diyorsun ki:

Ne yazık ki, yasağı delen eylem politik ve teorik kazanımlara dönüştürülüp parti bilinci inşa edilemedi.

“Politik ve teorik kazanımlar” ve “parti bilinci inşası” ile somut olarak neyi kastettiğini bilmiyorum. Dönüş eylemimizin amacı sadece “yasallık” ile sınırlı değildi, aynı zamanda hem Türkiye’deki Marksist hareketin “birliğini”, hem de “teorik-politik yenilenmesini” hedefliyorduk. TBKP tarihi yoğun bir karartma kampanyası sonucu “doğru sanılan çarpıtmalarla” doldurulmuş olduğu için bu konunun bazı ayrıntılarına girmek ihtiyacını hissediyorum.

Yasallığını vicdanen ve fiilen kazanarak Genel Merkezi’nin üzerine tabelasını asan TBKP, yasal Büyük Kongresi’ni 12 Ocak 1991 günü Ankara’da topladı. Bu kongre iki önemli karar aldı.

Bunlardan birincisi, “TBKP’nin Geleceği Üzerine Karar”dı. Bu kararda, TİP ve TKP’nin birleşmesiyle kurulan TBKP’nin Türkiye sol hareketinin tarihindeki ilk anlamlı birleşme olduğu belirtiliyor, ama TBKP’nin bununla yetinmeyip Marksistlerin daha geniş birliği için çaba gösterdiği, ilk günden beri oluşum sürecine kendisinin de katılmış olduğu Sosyalist Birlik Partisi’nin (SBP) artık programı, tüzüğü ve bileşenleriyle somut bir varlık haline geldiği, bu partinin aynı zamanda TBKP’nin partisi olduğu vurgulanıyor ve TBKP üyeleri SBP içinde yer almaya, bu partiyi geliştirip güçlendirmeye çağırılıyordu. Böylece TBKP kendi faaliyetlerine son veriyordu. Fakat komünizmi yasaklayan 141 ve 142. maddeler o tarihte hâlâ yürürlükteydi ve Anayasa Mahkemesi’nde de TBKP aleyhine kapatma davası açılmıştı. O nedenle kongre, 141 ve 142. maddeler kalkıncaya ve partiyi kapatma davası sonuçlanıncaya kadar, partiyi sadece hukuken yaşatmak üzere yasaların öngördüğü merkez organların varlıklarının sürdürülmesine karar veriyordu. Yani, Ocak 1991 tarihi itibariyle TBKP’nin örgütsel varlığı sona ermiş, parti faaliyetlerini düzenleyen karar organları kalmamış oluyordu. TBKP Büyük Kongresi’nin bu kararı aldığı tarihte Sovyetler Birliği ayakta, Komünist Partisi (SBKP) iktidarda ve Sosyalist Sistem hâlâ mevcuttu. “Çöküş”e daha bir yıl vardı.

Kongre’nin aldığı ikinci karar “TBKP’nin Yenilenme Süreci Üzerine” başlığını taşıyordu. TKP ile TİP’in birleşip TBKP’nin kurulmasından sonraki yenilenme sürecinin kazanımları 12 madde halinde özetlendikten sonra, “yenilenme”nin tamamlanmış bir süreç olmadığı hatırlatılarak, sıralanan bu kazanımları bütün Türkiye sol hareketinin dikkatine sunuyordu. Kongreye sunulan tezlere ilişkin yürütülegelmiş tartışmalarda farklı yaklaşım ve görüşlerin ortaya çıkmış olması dikkate alınarak, tezler oylamaya sunulmuyor, tartışmaların sürmesinde ve yaygınlaştırılmasında yarar görülüyor, faaliyetlerine son verilecek olan TBKP üyelerinin bundan sonra da, diğer marksistlerle birlikte kendilerini, marksist teoriyi, parti anlayışlarını ve politikalarını yenileme çabalarını sürdürecekleri belirtiliyordu.

Dolayısıyla senin, komünizm üzerindeki yasağı delmeyi başarmış olan TBKP’nin bunu “politik ve teorik kazanımlara dönüştürmeyi başaramadığı” biçimindeki eleştirinin muhatabı, 14 Ocak 1991 tarihi itibariyle politik ve örgütsel faaliyetlerini sonlandırmış olan TBKP olamaz. O tarihten sonra söz konusu edilebilecek şey, tek tek TBKP üyelerinin ve Türkiye solunun bütün fertlerinin, ister bireysel olarak isterse üyesi oldukları parti ve örgütlerde, yenilenme konusunda neleri savunup neler yaptıklarıdır.

Ben, Birikim dergisinin sorularını yanıtlarken, bu konuda, TBKP’nin bağımsız varlığına son verip üyelerini Sosyalist Birlik Partisi’ne (SBP) katılmaya çağırırken sosyalist-komünist hareketin en geniş birliğinin sağlanabileceğini, Türkiye’de güçlü bir sol muhalefet odağının yaratılabileceğini düşünmüş olduğumuzu belirtmiş, ama bu umudumuzun gerçekleşmediğine, SBP’nin ile onun da bileşeni olduğu ÖDP’nin böyle bir siyasi muhalefet odağı yaratamadığına işaret etmiştim.

Sen ise, benim bu sözlerimden hareketle diyorsun ki:

Türkiye’ye dönüş yapan Nabi, Nihat, sen ve diğer tüm yoldaşlar kaybedilmiş bir savaşta, ağır yaralar almış, askerlerini kaybetmiş komutanlardınız. Politik savaşı her yönden tüm sol kaybetmişken bu grupların muhalefet odağı olmasını beklemek ciddi bir hataydı.

Türkiye’ye dönüş yapan parti yöneticilerini “komutan”, parti üyelerini de “asker”e benzetmenin yakışıksızlığını bir yana bırakırsak, burada da ciddi bir tarihleme hatası yapıyorsun. Dönüş sırasında TKP veya TBKP’nin kaybettiği bir savaş yoktu. Neden söz ettiğin anlaşılmıyor. Eğer Berlin duvarının yıkılmasını ve Sosyalist Sistem’in dağılmasını kastediyorsan, biz Türkiye’ye dönerken Berlin duvarı yıkılmamıştı ve yıkılacağına dair en ufak bir işaret de yoktu. Nihat Sargın ile Nabi Yağcı’nın tutukluluğu boyunca ve başlattıkları ölüm orucunu sırasında hem TBKP üyelerinin hem de demokrat kamuoyunun ve basının onlarla ve yasallaşma mücadelesiyle dayanışması o tarihe kadar herhalde benzeri hiç görülmemiş büyüklükte ve genişlikteydi. 1989 sonbaharında Berlin duvarının yıkılması can sıkıcıydı ama dayanışma hareketinin morali bundan hiç etkilenmemişti. Bunun kanıtını görmek istersen, sözünü ettiğim 24 ciltlik gazete kupürlerine bakabilirsin. Yukarıda değindiğim gibi, TBKP Büyük Kongresi’nin toplandığı Ocak 1991’de Sovyetler Birliği hâlâ ayaktaydı ve Sosyalist Sistem’in çökeceğine dair herhangi bir işaret yoktu. O çöküş bir yıl sonra, Aralık 1991’in sonunda başladı.

Kısacası, Nihat Sargın ve Nabi Yağcı TBKP’yi yasal olarak kurmak üzere Türkiye’ye dönerlerken, Türkiye 12 Eylül rejiminden çıkış yolu aramaktaydı ve üç yıllık yasallaşma mücadelesi boyunca Türkiye’nin Marksist solunun bir muhalefet odağı yaratabileceğine dair umutlu olmanın her türlü koşulu mevcuttu.

TBKP’nin “yenilenme” çalışmaları konusunda diyorsun ki:

Dönenlerin ve birlik için fedakârca çalışanların hemen hemen tamamı (…) çoğulcu politik bir ortamda yetişmediklerinden inkarın inkarını yapabilecek birikimleri de yoktu. Bu tür tekilci düşünce sistemlerinin akıbetleri her zaman aynı olmuştur; cam gibi kırılıp ufak parçalar halinde dağılmak.

Şu halde, bizim öncelikle kendi önümüze ve Türkiye’nin Marksist ve sosyalist hareket ve partilerinin önüne “yenilenme” diye bir hedef koymamız yanlıştı, çünkü bizler “çoğulcu politik bir ortamda yetişmemiş” olduğumuz için böyle bir yenilenmeyi gerçekleştiremezdik. O zaman zaten, TİP’le birlikte TBKP’yi kurmamız da, “birlik, yasallık, yenilenme” hedefiyle TBKP’yi yasallaştırmak için Türkiye’ye dönüşümüz de, Türkiye’de her türlü demokrat muhalefeti ve tüm ilericileri tehdit eden “komünizm yasağı”nı kaldırmak için giriştiğimiz mücadele de daha baştan başarısızlığa mahkûmdu. Boşuna zahmet etmişiz, yurtdışında sürgünde yaşamaya devam edip, Berlin duvarının hem kendi üzerimize hem de tüm Türkiye solunun üzerine yıkılmasını beklememiz daha doğru olurmuş!

Bu mantığa karşı ne denebilir ki? Sadece şunu söylemekle yetineceğim: Sosyalist Birlik Partisi, TBKP kongresinin tartışılmasını önerdiği yenilenme “Tezler”ini hiçbir zaman gündemine almadı. Daha sonra kurulan ÖDP’nin ise böyle bir derdi hiç olmadı. Belki bunda, 1992’yle birlikte Sosyalist Sistem’in çökmesinin de rolü olmuştur. Öyle de olsa, sonuçta, Türkiye sol-sosyalist-komünist hareketi TBKP’nin girilmesini önerdiği “yenilenme” yoluna girmeyi, kendi geçmişiyle hesaplaşmayı, bir muhalefet odağı haline gelmeyi hiç denemedi. Türkiye sol-sosyalist hareketinin bugünkü dağınıklığının, parça-bölüklüğünün ve etkisizliğinin nedenleri hâlâ tartışılmayı bekliyor.

* * *

“Yenilenme”yle ilgili (Stalinizm, devrimci demokrasi, parti içi demokrasi gibi) diğer konulara ilişkin yazdıklarına değinmeyeceğim. Nedenini yukarıda açıkladığımı sanıyorum. TBKP “yenilenme” meselesini daha 1985’te gündemine almaya başlamıştı. Bunu sürekli tartıştı. 1986 Parti Konferansı sürecinin ana konusu “birlik” ve “yenilenme”ydi. Sanırım senin de teslim edeceğin gibi, “yenilenme” meselesi bir-iki yıllık bir tartışmayla karara bağlanıp kapatılacak bir mesele olamazdı. Nitekim, bu konu, yukarıda ayrıntılarını açıklamaya çalıştığım gibi, sadece TBKP örgütünün gündemi olmaktan çıkartılmış, tüm Türkiye solunun meselesi haline getirilmeye çalışılmıştı. O nedenle, “yenilenme” konusundaki tüm eleştirilerini kurum olarak varlığına son vermiş olan TBKP’ye, onun olmayan organlarına yöneltmenin hiçbir maddi temeli olamaz.

“Likidasyon” ve “Sönümlenme” Uydurması

Diyorsun ki:

[TKP’nin sönümlenmesinin] İyi bir bitiş olmadığını “Sönümlenmenin” genelde Sovyetlerin çökmesinden, Komünist veya Leninist deneyimin yenilgisinden kaynaklandığını açıkça söylemeliyiz. Bu da yetmez. Geçmişten doğru dersler çıkarmadığımızdan dolayı geleceğe ilişkin alternatif bir politika geliştirmediğimizi anlatabilmeliyiz. Geçmişimizi eleştirmekle kalmadık tümden ret ettik , birikimlerimizi hiçe sayarak “yeni Dünyaya” ayak uyduramazdık. Geçmişin inkarı tam bir inkara dönüştürdüğümüzden Marksizm yenilenemezdi, günün somut realitesinden geleceğe ışık tutmayı beceremedik. 90’lı yıllarda başlayan liberalizmin politik kültürel akıntısına kapıldık, post-modernizmin ideolojik hegemonyasına karşı duramadığımızı itiraf etmeliyiz. İdeolojik anlamda sıfırlandığımız yıllardı o yıllar. 90’lı yıllarda ayakta durabilseydik ülkede diktatörlük değil demokrasi olurdu.

Birikim dergisinin sorularına verdiğim yanıtlarda, TKP’nin “likidasyonu”, “sönümlenmesi” “yıkılışı” gibi kavramların gerçekleri ifade etmeyen uydurma nitelemeler olduğunu kanıtlarıyla gösterebildiğimi sanıyorum. Sen, buna rağmen ve benim kanıtlarımı çürütme konusunda hiçbir zahmete girmeden, şimdi bir kez daha “sönümlenmeden” söz ediyorsun. “Geçmişi tümüyle reddettiğimizi, o nedenle yeni dünyaya ayak uyduramadığımızı”, “90’lı yıllarda başlayan liberalizmin politik kültürel akıntısına kapıldığımızı” söylüyorsun.

Hep “biz” diye bir özne kullanıyorsun. Bu “biz”in TKP olduğu anlaşılıyor. 1990’lı yıllarda artık var olmayan TKP veya TBKP nasıl oluyor da senin saydığın bütün bu felâketlerin nedeni olabiliyor, üstelik bütün bunlar “Sovyetlerin [1991 sonundaki] çökmesinden kaynaklanıyor”. Senin keşfettiğin bütün bu felaketlerin nedeni olduğumuzu “açıkça itiraf etmemiz gerektiğini” söylüyorsun. Bana da, bütün bunları nasıl olup da söyleyebildiğine şaşmak kalıyor.

Belki gereksiz ve biraz da gülünç olacak ama, beni çok basit birkaç gerçeği hatırlatmaya zorluyorsun. Sana kalırsa, “biz” dediğin TKP veya TBKP bütün bu felaketlere, Nihat Sargın ile Nabi Yağcı’nın Türkiye dönüşleriyle birlikte neden olmaya başladı. Üstelik bu durum “Sovyetlerin çökmesinin” sonucu olduğuna göre, “çöküş” 1991’in sonunda değil, 1987 sonbaharında ya da en geç 1988’de başlamış olmalı. Oysa Türkiye’ye dönen iki lidere işkence yapıldığının anlaşılması üzerine bütün dünyadan yükselen protesto sesleri arasında, senin çöktüğünü söylediğin Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Türkiye Hükümeti’ni eleştiren açıklaması da vardı. Ayrıca, Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin komünist partisinin Birinci Sekreteri Erich Honecker 1988 yılında gıyaplarında TBKP’nin Genel Başkanlığına ve Genel Sekreterliğine seçilen cezaevindeki Nihat Sargın ve Nabi Yağcı’ya kutlama mesajı gönderiyordu– yani Berlin Duvarı da daha çökmemişti.

Sovyetler Birliği’nin ve Sosyalist Sistem’in çökmesinden bütün ülkelerin komünist-sosyalist-marksist parti ve hareketleri derinden etkilendi. Hatta “Çöken Duvarlar”dan sosyal demokrat partiler bile paylarını aldılar. O nedenle, Sovyetler Birliği’nin çökmesinin Türkiye’deki marksist solun bugünkü zayıflığında ve dağınıklığında önemli payı olduğu elbette söylenebilir. Ama bunun faturasını o tarihte artık var olmayan TKP’ye veya TBKP’ye kesmeye kalkışmak gerçekten gülünç oluyor. Yukarıdaki örnekleri vermemin nedeni de, hem TKP’nin/TBKP’nin “sönümlendiği” veya “likide edildiği” iddiasının kendisinin hem de bunun” Sovyetlerin çökmesinden kaynaklandığı” biçimindeki “teorinin” gülünçlüğünü gösterebilmekti. Hiçbir kanıtı olmayan ve zaten hiçbir zaman da kanıtlanamayan bu iddialar bugüne kadar hep TKP’nin TİP’le birleşmesine, bu birleşmenin ürünü olan TBKP’nin kararlılıkla sürdürdüğü “birlik, yasallık ve yenilenme” politikasına kara çalmak, tarihi karartmak için öne sürüldü. Aynı iddiaları şimdi bir de senin kaleminden okumak üzücü oluyor.

About admin

Check Also

SORULARA VERDİĞİ CEVAPLAR- Naci Sümeli

Benim dusüncem ARTIK DÜNYA BAŞKA BİR DÜNYA OLACAK  görüşü hamhayaldir.Eskiden olduğu gibi gene örgütlenebilen, mücadele …

One comment

  1. O dönemi iyi anlamak için polemikten uzak yazamayı tercih ediyorum. 1985-1991 yıllarında parti yönetiminin izlediği politikaları farklı başlıklar altında değişik makalalerde değerlendirip eleştireceğim. Umarım o dönemi yaşayanlar da düşüncelerini paylaşırlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com