TKP Deneyimi Üzerine-Ahmet Kardam ile-Birikim

Tanıl Bora: Önce hissiyat ve şahsiyat, izninizle! Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kuruluşunun 100. yıldönümünde, bu partiye verdiğiniz zamanı, onun sana etkilerini ve “sona erişini” hatırlarken, nasıl hatırlıyorsunuz?

Bu sorunuzu TKP ile olan ilişkimi anlatarak yanıtlamaya çalışayım.

Solun 12 Mart 1971 askeri darbesi karşısındaki yenilgisinden ben de, çeşitli çevrelerden çok sayıda insan gibi, şu sonucu çıkarmıştım: Sadece legal mücadeleyle sonuç alınamaz; ayrıca dünya komünist hareketiyle birlikte hareket etmek de gereklidir. Çıkardığım bu sonuca uygun olarak Türkiye Komünist Partisi’ne katılmaya karar verdim. Üyeliğim 1976 sonu veya 1977 başında gerçekleşti.

1978-79 kışında, Moskova’da, Marksizm-Leninizm Enstitüsü’ne bağlı Toplumsal Tarih Enstitüsü’nün altı aylık eğitim programına katıldım. 1980’de, Türkiye çapında yasal olarak yayımlanan yayın organlarının sorumluluğunu üstlendim.

12 Eylül 1980 askeri darbesinden bir süre sonra, polis tarafından aranmaya başlanınca, yasadışı yollardan gittiğim Batı Berlin’e yerleştim.

1983 ve 1984’te partinin Avrupa’da legal olarak çıkan Türkiye Postası gazetesinin yayın yönetmenliğini yaptım.

TKP’nin 1985’te yurtdışında toplanan 5. Kongresi’nde delegeydim. Bu kongrenin ertesinde, partinin Batı Berlin örgütünün sekreterliğini üstlendim.

1986’da Merkez Komitesi üyesi oldum, partinin Batı Avrupa Komitesi üyeliğinde bulundum. TKP’nin Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile birleşme amacıyla başlattığı çalışmaları ikirciksiz destekledim.

1987 Ekim’inde TİP Genel Başkanı Behice Boran ile TKP Genel Sekteri Nabi Yağcı’nın (Haydar Kutlu) Brüksel’de iki partinin Türkiye Birleşik Komünist Partisi olarak birleşmeye karar verip, birlikte geliştirdikleri programı açıkladıkları basın toplantısının hemen ertesinde Behice Boran yaşamını yitirdi. Cenazesi Türkiye’ye gönderilip, 12 Eylül koşulları devam ettiği halde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde cenaze merasimi düzenlenmesi ve İstanbul’daki cenaze töreninin büyük bir protesto gösterisine dönüşmesi üzerine, TİP Genel Sekreteri Nihat Sargın ile TKP Genel Sekreteri Nabi Yağcı’nın, Türkiye Birleşik Komünist Partisi’ni yasal olarak kurmak üzere Türkiye’ye gitmelerine karar verildi. Bu kararı da ikirciksiz destekledim. Bu dönüş 1987 Kasım’ında gerçekleşti. Ankara havaalanında derhal gözaltına alındılar, ağır işkence gördükten sonra tutuklanıp Ulucanlar (Ankara) Cezaevi’ne kondular.

1988’de TİP ve TKP yurtdışında, ayrı ayrı düzenledikleri kongrelerde, varlıklarına son vererek Türkiye Birleşik Komünist Partisi olarak birleşmeye karar verdiler. TKP’nin bu sonuncu kongresinin (6’ncı Kongre) delegesiydim ve bu kararı destekledim. Bunun hemen ertesinde, gene yurtdışında, Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin kuruluş kongresi düzenlendi. Delegesi olduğum bu kongre tarafından birleşik partinin Merkez Komitesi üyeliğine seçildim.

İki genel sekreterin Türkiye’ye dönüşleriyle başlamış olan yasallaşma mücadelesine destek olmak üzere Türkiye’ye gönüllü olarak gidecek Merkez Komitesi üyeleri arasında yer aldım. 1989 Eylül’ünde dört Merkez Komitesi üyesi olarak Türkiye’ye döndük. Derhal gözaltına alınıp tutuklandık ve Nihat Sargın ile Nabi Yağcı’nın kaldıkları 10. koğuşa konduk. TKP’nin “Konya Konferansı” belgelerini yayımladığım için daha önceden kesinleşmiş 7,5 yıllık hapis cezam olduğu için, 1991 Nisan’ında Ceza Yasası’nın 141 ve 142. Maddeleri kaldırılıncaya kadar, bir buçuk yıl cezaevinde kaldım.

Ne mahkeme Nihat Sargın ile Nabi Yağcı’yı tahliye ediyor, ne de hükümet Ceza Yasası’nın düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü kısıtlayan maddelerini kaldırmaya yanaşıyordu. İki genel sekreter cezaevindeki “ölüm oruçları”nı bu nedenle başlattılar. Hükümet bir ay sonra gönderdiği mesajla, bir sonraki duruşmada tahliye edilecekleri sözünü vererek ölüm orucunun durdurulmasını istedi. Nihat Sargın ile Nabi Yağcı’nın tahliyeleri böyle gerçekleşti. Ceza Yasası’ın 141. ve 142. maddeleri hâlâ yürürlükte olduğu halde İçişleri Bakanlığı’na başvurularak Türkiye Birleşik Komünist Partisi resmen kuruldu. Kongresi de Ocak 1991’de Ankara’da yasal olarak toplandı. İktidar Partisi de dahil, bütün siyasi partilerin temsilcileri konuk sıfatıyla kongre salonundaydılar. 1997 Kasım’ında iki genel sekreterin dönüşüyle başlattığımız yasallaşma mücadelesi başarıya ulaşmış, komünist partisi ve komünizm propagandası üzerindeki 70 yıllık yasağı fiilen işlemez hale getirmiştik.

Kongre, TKP-TİP birliğini daha da genişletmek amacıyla, üyelerini, kuruluş çalışmaları kendi katkısıyla da sürmekte olan Sosyalist Birlik Partisi’ne katılmaya çağırarak kendi örgütsel varlığına son vermeye delegelerin ezici çoğunluğunun onayıyla karar verdi. Sadece, kendisi aleyhine Anayasa Mahkemesi’nde açılmış olan kapatma davası sonuçlanıncaya kadar görevi partinin tüzel kişiliğini temsil etmekle sınırlı geçici bir Genel Yönetim Kurulu seçti. Bu kurulun seçimine katılan 226 delegenin yüzde 89’u beni bu kurula seçerken hâlâ cezaevinde tutuluyor olmamı protesto ediyor, dayanışmasını dile getiriyordu.

Komünist Partisine 15 yıllık üyeliğimin her anını özlemle anıyorum. Özellikle 1985 sonrasındaki, Türkiye komünist ve sosyalist hareketinin birliğini sağlamanın ilk adımı olarak Türkiye İşçi Partisi ile birleşme çalışmaları… İki partinin birleşerek kurdukları Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin “Barış ve Demokratik Yenilenme Programı”… TİP ve TKP genel sekreterlerin 141., 142. Ve 163. maddelerin kaldırılması ve komünist partisinin yasal olarak kurulmasını sağlamak üzere Türkiye’ye dönerek başlattıkları yasallaşma mücadelesi.. Dünyada yaşanmakta olan yumuşama ortamına ve halkın 12 Eylül rejiminden kurtulma arzusuna güvenerek başlatılan bu mücadelenin başarıya ulaşması… Komünist partisinin kendi sınırlı gücüne rağmen, halkın vicdanına seslenmeyi başararak siyasi sürece müdahale edebilme deneyimi… Bu olağanüstü heyecan verici, öğretici sürece aktif olarak katılabilmiş olmayı siyasi yaşamımın en onur duyduğum sayfası sayıyorum.

Ama bu deneyimin hüzün verici bir yanı da yok değil. Biz Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin 1991 Ocak’ındaki son kongresinde, hiçbir ayrıcalık talep etmeden, kendi bağımsız faaliyetimize son verip üyelerimizi kurulmakta olan Sosyalist Birlik Partisi’ne katılmaya çağırırken, sosyalist-komünist hareketin en geniş birliğinin sağlanabileceğini, Türkiye’de güçlü bir sol muhalefet odağının yaratılabileceğini düşünmüştük. Ne var ki, Türkiye’nin sol, sosyalist, komünist hareketinin her bir parçasının kazanımlarını “ortak kazanım” haline getirme beceriksizliği ve isteksizliği, buna neden olan “siyasi kıskançlık” bu umudumuzu boşa çıkardı. Ne Sosyalist Birlik Partisi (SBP), ne onun da bir bileşeni olduğu Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) böyle bir siyasi muhalefet odağı yaratabildi.

T.B.: TKP tecrübesinin hem toplam sosyalist-komünist harekete, hem de geniş tanımıyla sol siyasi kültüre, siyaset etme tarzına olumlu-olumsuz nasıl etkileri olduğunu düşünüyorsunuz? Benim aklıma öncelikle olumsuz başlıklar geliyor! Tekelci otorite tesisi; rakip komünist-sosyalist gruplara tahammülsüzlük… Tasfiyecilik, “insan harcama”… Teoriyi dondurma… Siyasal etkinliği partinin/örgütün yüksek önceliklerine indirgeme ve onun ufkuna sıkıştırma… Olumlu olarak ne geliyor? Adanma ve mücadele sebatkârlığı geliyor. (Bu vesileyle, 60’ların ve 70’lerin ruh haline beki ayrıca girebilirsiniz.) Tabii bunların hepsi zamanın ruhuyla da alâkalı. Ne dersin? Tabii şunu da eklemeliyim: tersinden düşünürsek, olumlu-olumsuz konuştuklarımızda TKP’ye maledilen özelliklerde, niteliklerde, SBKP-Komintern karakteri yanında, Türkiye tecrübesinin, Türkiye “toprağının” etkisini de gözetmeli değil miyiz veya ne kadardır o etki? Tabii, bu andıklarımın dışında, ötesinde, belki daha derinde, başka etkiler, izler de olabilir, söyleyeceğiniz.

Bu sorunuzun özellikle ve sadece Türkiye Komünist Partisi’ne yöneltilecek bir soru olduğunu düşünmüyorum. Sıraladığınız olumsuz niteliklerin özellikle TKP’ye özgü olduğu ve o kaynaktan tüm sol siyasi kültüre sirayet ettiği iması da bence doğru değil. Sözünü ettiğiniz olumsuzlukları özellikle 1970’li yıllarda, sol-sosyalist-komünist parti ve gruplar arası ilişkilerdeki yaşanmışlıklara atıfla söylediğinizi sanıyorum, çünkü daha öncesinde, yani 1950 ve 1960’lı yıllarda, Türkiye Komünist Partisi’nin Türkiye’de sözü edilebilecek herhangi bir faaliyeti ve örgütlenme çalışması yoktu. 1970’li yıllarda söz konusu parti ve gruplar arasındaki ilişkiler ve bu ilişkilere hâkim olan siyasi kültüre damgasını vuran özelliklerin sizin sıraladıklarınız olduğu söylenebilir. Fakat bunun sorumluluğunu sadece tek bir partiye ya da siyasi harekete bağlamak doğru olmaz.

Daha 1960’lı yılların sonlarına doğru, Türkiye İşçi Partisi üye ve yandaşları ile Mihri Belli ve onun savunduğu “Milli Demokratik Devrim” yanlıları arasındaki ilişkiler her geçen gün biraz daha gerginleşmekte ve sizin sıraladığınız özellikleri kazanma eğilimindeydi. 12 Mart 1971 askeri darbesiyle ağır bir yara alan sol-sosyalist parti ve gruplar arasında, mücadelenin sadece yasal yollardan mücadele ile kazanılamayacağı, illegal örgütlenmek gerektiği, hatta Latin Amerika tarzı silahlı mücadele biçimlerine başvurmak gerektiği gibi düşünceler hızla taraftar topluyordu. En çok Türkiye İşçi Partisi saflarından, ama sadece onunla sınırlı kalmamak üzere, 12 Mart yenilgisinin nedenini illegal örgütlenen ve uluslararası komünist hareketle bağları olan Marksist-Leninist bir komünist partinin eksikliğine bağlayan gençlerin Türkiye Komünist Partisi (TKP) ile ilişki kurma, o partinin saflarında örgütlenme çabalarına sahne oldu. TKP’nin yurtdışındaki merkezinin ve yöneticilerinin hiçbir gayreti olmadan çok çeşitli siyasi görüşlerden insanlar kendiliklerinden partiye akıyorlardı. Yani TKP saflarını dolduran bu insanlar ile Türkiye İşçi Partisi saflarında kalmaya devam eden veya Dev-Genç (Milli Demokratik Devrim) geleneğini sürdürmekte olan gençler, yani hepimiz, “aynı mahallenin çocukları”ydık. Yukarıda sıraladığınız olumsuz özelliklerin hemen hemen hepsinin ortak nedeni olan sekterlik (dar, ayrımcı anlayış ve pratik) 1970’li yılların bütün sosyalist-komünist parti ve örgütlerinin ortak özelliğiydi. 1974’ten itibaren Türkiye’de hızla örgütlenmeye başlayan Türkiye Komünist Partisi üye ve örgütleri de elbette bu hastalıktan mustaripti.

TKP yönetiminin, örgütlerinin ve üyelerinin sekterliği hem içinde çalıştıkları sendikalara ve diğer demokratik örgütlere zarar veriyor hem de sol-sosyalist güçler arasında eylem birliğinin oluşmasına engel oluyordu. 12 Eylül darbesi karşısında aldığımız darbenin sertliği bu sol sekter ideolojik tutumumuzun ürünüydü. 12 Eylül sonrasında, 1982’de yapılan Merkez Komitesi toplantısında ve daha sonrasında da bu sekter tutum ciddi özeleştiri konusu olmuş, açtığı yaraların onarılması için büyük çaba gösterilmiştir.

Sözünü ettiğiniz, “teorinin dondurulması” meselesine gelince… Bu tespitinizi gerçekten hem doğru hem de önemli buluyorum. Bu anahtar kavram pek çok yanlışı açıklayabilir. Fakat teorinin dondurulması veya donuklaşması meselesini Marx’a, Engels’e, Lenin’e kadar uzanan dogmatizmi eleştirmeden anlayabilmek mümkün değil. Aynı zamanda, bu konu böyle bir söyleşinin çerçevesine sığmayacak kadar kapsamlı. Kaldı ki bu sorun yalnız solu ilgilendirmiyor, bizdeki entelektüel dünyanın düşünsel kapasitesini veya zayıflığını da yakından ilgilendiriyor.

  1. B.: Son sorunun psiko-politik denebilecek bir cephesi… TKP tecrübesinden bakıldığında, birincisi komünist-sosyalist muhitlerdeki, ikincisi sol dışı muhitlerdeki TKP algısı nasıl görülür, neyin anlaşılmadığı, neyin hep yanlış anlaşıldığı düşünülürdü? (Belki hâlâ da düşünülebiliyordur?)

Sorunuzu “sol dışı muhitlerdeki TKP algısı”yla başlayarak ve kronolojik bir sırayla, 1950 öncesi ve sonrası olmak üzere iki tarihsel ayrım yaparak yanıtlamanın doğru olacağını düşünüyorum.

1940’lı yıllarda, TKP zamanın entelektüel çevreleri üstünde önemli bir pozitif etkiye sahipti, faşizme karşı neredeyse tek tutarlı ses TKP’den, onun çevresindeki sempatizanlardan geliyordu. Burada özellikle Sertelleri ve Görüşler dergisini, dönemin demokrat, liberal çevreleriyle tek parti yönetimine karşı birlikte muhalefet etme çabalarını anmak gerekir. Bu gelişme Tan Matbaası baskını provokasyonuyla maalesef akamete uğratılmıştı. 1950 sonrasında ise Türkiye’nin NATO’ya girişiyle birlikte olağanüstü şiddetli bir anti-komünizm ve anti-Sovyetizmin etkileri sol dışı muhiti sindirdi. 1950’li ve 1960’lı yıllarda TKP’nin Türkiye’de örgütsel bir varlığı kalmamıştı.

1970’li yıllarda TKP’nin Türkiye’de hızla örgütlenmesiyle birlikte TKP dışındaki politik çevre ve örgütlerin TKP hakkında ve TKP’nin de kendisi dışındakiler hakkında ne düşündükleri üzerinde uzun boylu durmanın bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Birbirleri hakkında kullandıkları “özlü deyişleri” hatırlamak yeterli. TKP’liler diğerleri hakkında “Maocu bozkurtlar”, “goşistler” gibi sıfatlar kullanırken, onlar da TKP’liler için “sosyal faşistler”, “revizyonistler”, “ilerlemeciler” gibi sıfatlar kullanıyorlardı. 12 Eylül darbesi ve rejimi hepimize, hiçbir ayrım gözetmeden, aynı şiddetle saldırdı. Aramızdaki yıkıcı siyasi rekabete ilişkin çıkartmamız gereken en büyük ders buydu. Ama 1980’li yıllar için konuşacaksak, mesele bu kadar basit değildi. TKP’nin 12 Eylül rejimine karşı ortak mücadele arayışının, özellikle düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü engelleyen yasaların kaldırılması, bütün sol siyasi akım ve partiler için ağır sonuçlar doğuran komünist partisi üzerindeki 70 yıllık yasağın kaldırılması için verdiğimiz mücadeleye karşı takınılan ve bugün bile devam etmekte olan tavır bizde çok derin bir hayal kırıklığı yarattı ve bunun izleri belleğimizde hâlâ çok canlı.

TKP kendisini bir yandan teorik olarak, bir yandan da  sekter ve dogmatik görüşlerini gözden geçirip örgütsel yapısını, programını, politik hedeflerini yenilemeye 1985-1986’da başladı. Demokrasi sosyalizme giden yolda bir araç olarak görülmemeliydi; demokrasi, eksiksiz özgürlükler ve çoğulculuk olmadıkça sosyalizm de olamazdı. Salt dünya komünist hareketince tanınıyor diye TKP’nin kendisini Türkiye’nin “tek gerçek komünist partisi” saymaya hakkı olamazdı. Bu saptamasının doğal sonucu olarak, o güne kadar savunduğu bu iddiasını terk etti ve Türkiye İşçi Partisi’yle birleşme görüşmelerini başlattı ve sonuçta iki parti Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) olarak birleşmeye karar verip bunu gerçekleştirdiler.

Daha önce sözünü ettiğim gibi, Behice Boran’ın ölümünün hemen ertesinde, iki partinin genel sekreterleri Nihat Sargın ve Nabi Yağcı, TBKP’yi yasal olarak kurmak üzere Türkiye döndüler. Bu çok riskli bir karardı. Hiçbir örgütsel ön hazırlığımız yoktu. 12 Eylül rejimi hala dimdik ayaktaydı; Kenan Evren Cumhurbaşkanı, ANAP iktidar partisi, Özal da başbakandı. Ne devletin herhangi bir kurumuyla ne de hükümetle herhangi bir temas aradık. Ne Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nden ne de herhangi bir başka komünist partisinden bir şey talep ettik; onları atacağımız adım konusunda bilgilendirmekle yetindik. Güvendiğimiz iki şey vardı. Bunlardan birincisi, dünyada yaşanmakta olan yumuşama ortamı ve Türkiye halkının 12 Eylül rejiminden kurtulma arzusuydu. İkincisi ise, özgürlük ve yasal çalışma konusundaki talebimizin Türkiye halkının vicdanında kendisine bir yer bulacağına olan inancımızdı. Biz sadece kendimize özgürlük istiyor değildik. Bu hareketimizle, demokrasinin önündeki en büyük engellerden biri olan düşünce ve örgütlenme yasaklarının kaldırılması konusunda, kimseden bir şey beklemeden, sadece bizim yapabileceğimiz, sadece bizden istenebilecek olanı yapıyorduk. Türkiye kamuoyunun bunu görmemesi, bize destek vermemesi mümkün değildi.

Gelişmeler beklediğimiz gibi oldu. İki genel sekreterin Türkiye’ye dönme kararlarının devlette ve Özal hükümetinde yarattığı panik görülecek bir şeydi. Gerek basın yoluyla gerekse elçilik ve konsolosluklar aracılığıyla “sakın dönmeyin” mesajı vermeye başladılar. Bu hamlemiz 70 yıldır halkı korkutmak için kullanageldikleri “komünizm tehlikesi” silahını ellerinden alacaktı. Bu süreç boyunca insiyatifi hep kendi elimizde tutmayı başardık. Devlet ve hükümet sadece bizim attığımız adımlara şöyle ya da böyle tepki vermekle yetinmek zorunda kaldı.

O kadar haklıydık, talebimiz o kadar meşruydu ki, o kısacık zamanda, Hıristiyan Demokratlardan Sosyal Demokratlara, Yeşillerden Komünistlere kadar Avrupa’yı ayağa kaldırmak hiç zor olmadı. Aynı durum Türkiye için de geçerliydi. Türkiye basının neredeyse tamamı Türkiye’ye dönecek iki komünist liderle birlikte aynı uçakta olabilmek için birbirleriyle yarışa girmişlerdi. İki komünist lider uçaktan iner inmez gözaltına alındılar. Günlerce çok ağır işkence gördüler. Ardından tutuklandılar ve iki buçuk yıl hapis yattılar. Bu iki buçuk yıl çok geniş bir demokrasi ve dayanışma hareketinin yükselmesine sahne oldu. Nihat Sargın’la Nabi Yağcı her mahkeme celsesini halkın vicdanına seslendikleri bir kürsü haline getirdiler. Her celsede, yurt içinden ve dışından hukukçular, gözlemciler mahkeme salonunu doldururken, haklı davamızı desteklemek için Türkiye’nin dört bir yanından gelen partili partisiz insanlar da, gözaltına alınıp işkence görmeyi göze alarak, mahkeme binasının önüne yığılıyorlardı. Eylül 1989’da, aralarında benim de bulunduğum dört Merkez Komitesi üyesi de Türkiye’ye döndüler ve derhal tutuklandılar. Aralık 1989’da, TBKP’nin siyasi büro ve merkez komitesi üyeleri İstanbul’da düzenledikleri bir basın toplantısıyla komünist partisi üyesi olduklarını açıkladılar. Bunu, Türkiye’nin dört bir yanında parti üyelerinin “ben komünistim” diye kendilerini ihbar etmeye başlamaları izledi. Gizliliğe kesin son verip, bütün parti örgütlerini fiilen yasala çıkarmaya başladık. O iki buçuk yıl boyunca basında hakkımızda çıkan haber, röportaj ve yorum kupürlerinin bir araya getirilmesi her biri tuğla kalınlığında, büyük boy 25 cilt oluşturdu. TÜSTAV arşivinde bulunan bu ciltlere erişmek mümkün.

Bazı çevreler, Sargın ile Yağcı’nın tahliye edilmelerini ve Ceza Yasasının 141. Ve 142. maddelerinin kaldırılmasını verilen bu mücadelenin sonucu olduğunu kabul etmeyerek, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte “komünizm tehlikesi”nin zaten gündemden düşmüş olmasına bağlarlar. Oysa durum hiç de öyle değildi. Berlin Duvarı’nın çökmesinin (9 Kasım 1989) üzerinden altı ay geçtiği halde devlet geri adım atmıyor, Devlet Güvenlik Mahkemesi iki komünist lideri tutuklu olarak yargılamayı sürdürüyordu. Tahliye ancak 6 Nisan 1990’da başlayan ölüm orucuyla ve kamuoyundan yükselen dayanışmanın gücüyle, parlamentonun, siyasi partilerin, hükümet ve devletin harekete geçmek zorunda kalmasıyla mümkün oldu (4 Mayıs 1990). Tahliyeden hemen sonra, komünizm üzerindeki yasak hâlâ sürmekteyken Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin kuruluş bildirgesi İçişleri Bakanlığına verildi, parti resmen kuruldu, 141. Ve 142. maddelerin ceza yasasından çıkartılması ancak bundan bir yıl sonra, Nisan 1991’de mümkün oldu; o maddelerle birlikte vicdan özgürlüğünü de sınırlayan 163. Madde ile birlikte kaldırıldı ve… hapishaneler boşaldı – sadece komünistler değil, cezaevlerindeki bütün siyasi tutuklular ve hükümlüler özgürlüklerine kavuştular.

Genel olarak ilerici, demokrat kamuoyunun, Türkiyeli aydınların Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve onun düşünce ve örgütlenme özgürlüğü için başlatılmış olan mücadele konusundaki bakış açıları böyleyken, kendisini “komünist” veya “sosyalist” olarak adlandıran çevrelerin takındıkları tavır bizde büyük bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı yarattı. Bu “yasallık mücadelesi” sadece siyasi bir mücadele değil, aynı zamanda ve daha da önemlisi sosyal bir mücadeleydi. Halkın vicdanını kazanabilmiş olmak, bir halk hareketi yaratabilmiş olmak demekti. Cezaevleri 141., 142. ve 163. maddelerden yatan insanlarla doluydu. Cezaevlerinde açlık grevleri yapılıyordu. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller 1930’lu yıllara, hatta cumhuriyetin kuruluşuna kadar uzanıyordu. Bu özgürlükler için mücadelenin çok uzun bir geçmişi vardı. Yalnız solcu olanlar değil, her görüşten aydınlar bu yasakların mağdurlarıydı. Bu yasakların yarattığı duvarın yıkılması yalnız komünist partisinin özgürlüğü demek değil, özgürlükçü bir demokrasinin önündeki engellerin de kaldırılması demekti.

İki genel sekreterin komünist partisini yasal olarak kurmak üzere Türkiye’ye dönüşleri sırasında dayanışma içinde olmalarını istediğimiz sosyalist parti ve örgütlerin desteğini alamadık; ya 12 Eylül rejimiyle uzlaştığımızı ya da basit bir manevra yaptığımızı düşünüyorlardı. Kenan Evren “TKP kurulamaz” derken, Başbakan Turgut Özal “Gelişleri tertiptir” derken, Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) lideri Erdal İnönü “TKP ile uğraşacak vaktinin olmadığını” açıklarken ve iki genel sekreterin Türkiye’ye dönüşlerini “tuhaf bulduğunu” söylerken, Londra merkezli İşçinin Sesi iki genel sekreteri “hainlikle” ve “işçi mücadelesini saptırmakla” suçluyordu. Dev-Genç geleneğinden gelen örgütlerin değerlendirmeleri de aynı doğrultudaydı. Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP) Genel Başkanı Ahmet Kaçmaz ise, 141. ve 142. maddelerin kaldırılmasının “imkânsız olduğunu” düşünüyor, “özgür olacağımız koşulları başkaları (örneğin Turgut Özal) yaratacaksa bizim sol olarak varoluşumuzun anlamı ne” gibi garip bir soru sorabiliyordu. 141. ve 142. maddelerin ceza yasasından çıkartılması sırasında, devletin karşı bir önlem olarak Terörle Mücadele Yasasını çıkarması gerekçe gösterilerek, “kalktı da ne oldu, şimdi de bu yeni yasa” çıkartıldı yorumları yapıldı. Oysa, 141-142’ya karşı verilen mücadelenin başarısından güç alarak, yeni çıkartılan Terörle Mücadele Yasasına karşı tüm sol güçler olarak ortak mücadeleyi örme çabasına girişilebilirdi. 12 Eylül öncesinin sekterliğiyle, solun her bir parçasının her kazanımını “ortak kazanım” olarak görmekten yoksun, “ötekinin kazanımı benim kaybımdır” dar görüşlülüğüne bir kez daha teslim olmayı yeğlediler.

  1. B.: TKP’nin “dış kaynaklı” olduğu motifi, anti-komünist edebiyatın elbette seve seve kullandığı bir malzemeydi. Beri yandan, sosyalist-komünist solda da, özellikle 1968-1971 devrimci hareketinin oluşumuyla beraber, TKP’nin “yerli-olmayışı,” “dışarı” güdümlü olduğu kabulü, küçümsenmeyecek bir mesafelenme, antipati etkeni oluşturdu. Bunda anti-emperyalizmin bir “millicilik” olarak yorumlanmasının etkilerini de görebiliriz, enternasyonalizmin benimsenmesiyle ilgili bir eksikliğin etkilerini görenler olabilir, ama gerçekten TKP’nin “yukarıya” tabi oluşunun etkisini de göz ardı edemeyiz. Bu bahiste neler söylersiniz?

Sizin de işaret ettiğiniz gibi, komünizm düşmanı gerici güçler ve komünizmi tehlike olarak kabul eden bütün çevreler TKP’nin Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin bir “maşası” olduğu görüşünü hep savunmuşlardır. Mustafa Kemal de, daha 1920’den itibaren hem Mustafa Suphi’yi hem de kurduğu Türkiye Komünist Partisi’ni böyle değerlendiriyordu. Ama sizin sorunuz, 1968-1971 aralığındaki devrimci harekette de TKP’nin “yerli olmadığı”, “dışarıdan güdülendiği” biçiminde bir kanaatin hakim olduğuna dair. Bu kanaatin anti-emperyalizmin kaçınılmaz olarak içerdiği değişik oranlardaki milliyetçiliğin de etkisiyle oluştuğu düşünülebilir. Ama bence, bunun Türkiye Komünist Partisi’nin 1950-60 yıllara ilişkin tarihiyle ilgili bir yönünün de olduğu söylenebilir

Çok iyi bilindiği gibi, TKP’ye yönelik 1951 tevkifatından sonra parti yönetiminin hemen hemen tümü ve çok sayıda üyesinin tutuklanması partinin ağır bir darbe yemesine neden olur. Polis, ağır işkencelerden geçirdiği yönetim kademesini birbirine düşürmeyi başarır ve bir yanda Teşkilat Sekreteri Zeki Baştımar, diğer yanda Şefik Hüsnü, Reşat Fuat Baraner ve Mihri Belli olmak üzere yönetim içinde üye tabanına da sirayet eden ciddi bir bölünme yaşanır. 1950’nin sonlarından itibaren tahliyeler başlar. Şefik Hüsnü Manisa’da sürgün cezasını çekerken vefat eder. Zeki Baştımar, TKP’nin karşı karşıya kaldığı ağır durumu görüşmek, Merkez Komitesi içindeki sorunları çözüme kavuşturmak üzere Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) tarafından yurtdışına çağrılır. Aynı çağrı Reşat Fuat Baraner’e de yapılır, ama o gitmeyi reddeder. 1961 yılında yurtdışına çıkan Zeki Baştımar aynı yılın sonlarında toplanan SBKP’nin 22. Kongresi’nde TKP’yi temsilen bir konuşma yapar. 1962’de kurulan TKP Merkez Komitesi Dış Bürosu Birinci Sekreterliğine getirilir. Böylece SBKP ve diğer komünist partiler 1950’li yıllarda Merkez Komitesi içindeki bölünmede Zeki Baştımar’ı TKP yönetiminin temsilcisi olarak tanımış olurlar, Reşat Fuat Baraner ve Mihri Belli dışlanmış olur. 1968 yazında Reşat Fuat Baraner’in ölümü üzerine, 1950 öncesinin Merkez Komitesi’nin Zeki Baştımara’a muhalefet eden kesiminin temsilcisi olarak Mihri Belli ön plana çıkar. Belli, Zeki Baştımar yönetimindeki Dış Büro’yu tanımadığını ve onu destekleyen SBKP’ye ve diğer komünist partiler konusundaki eleştirilerini açıkça dile getirirdi. Esas olarak anti-emperyalist bir hareket olan ve dikkatini Vietnam Savaşı ile Küba Devrimine, özellikle Che Guevara’ya odaklamış olan 1968-1971 döneminin Dev-Genç merkezli devrimci gençlik hareketi SBKP’yi ve onunla birlikte hareket eden dünyanın hemen hemen bütün komünist partilerini “revizyonist” saymakta, Mao’nun Çin Komünist Partisi’ne sempatiyle bakmaktaydı. TKP’nin “Sovyet revizyonizmi”ne muhalefet eden yöneticilerinden Mihri Belli’nin bu gençlik hareketi nezdinde özel bir saygınlığı vardı. O tarihte Türkiye’de örgütleri ve üyeleri olmayan yurtdışındaki TKP yönetiminin Dev-Gençli veya Maocu gençlik hareketleri tarafından “Sovyet revizyonizmi”nin güdümünde, “yerli olmayan” bir güç olarak görülmesi böyle bir konjonktür ve atmosferin de ürünüydü.

Komünist Enternasyonal’in varlığına 1943 yılında son verilmiş olsa bile, onun gelenekleri, SBKP’nin diğer komünist partiler üzerindeki otoritesi ve ağırlığı, şu ya da bu oranda, sosyalist sistemin dağılmasına ve Sovyetler Birliği’nin varlığının sona ermesine kadar sürmüştür. Kendi ülkelerinde yasal örgütlenme, yığınsal bir tabana dayanma imkânı olmayan, yönetimleri şu ya da bu sosyalist ülkede sığınmacı durumunda olan komünist partilerin “büyük abileri”nin olmaması mümkün değildir. Türkiye Komünist Partisi ile Türkiye İşçi Partisi’nin birleşmeye karar vermeleri ve yöneticilerinin Türkiye Birleşik Komünist Partisi’ni kurmak üzere ve  “göçmenliklerine” son vererek, 1987’de Türkiye’ye dönmeleri bu bakımdan da önemli ve anlamlıydı.

Devrimci gençlik hareketi içinde bir kesimin TKP’ye muhalif oluşunu esas olarak, TKP’nin “yerli-olmadığı,” “dışarıya bağımlı” olduğu biçimindeki bir kanaate sahip oluşuna bağlamanın doğru olduğunu düşünmüyorum. Bence gerçek neden, anti-emperyalizmlerindeki gizil milliyetçi damar ve anti-sovyetik ideolojik tutumlarıydı.

Kerem Ünüvar: 1962-1971 arasındaki TİP’le ilişkiye nasıl bakarsınız? Hem gözlemlerinize dayanarak, hem de parti politikasının muhasebesini yaparak…

TKP ile TİP’in 1962-1971 dönemindeki ilişkileri konusunda herhangi bir tanıklığımın veya gözlemimin olması mümkün değil. Zira, benim politik yaşamımın başlangıç tarihi 1965-1966’dır. 1960’ların ikinci yarısında 20’li yaşlarının başlarında, gençlik hareketinde aktif olmaya çalışan ODTÜ’lü bir öğrenciydim. Aktif bir Dev-Genç üyesiydim, “yeterince devrimci bulmadığım için” TİP’e hiç üye olmadım. Ama “komünist”tim. O dönemde benim için, Türkiye Komünist Partisi demek Mihri Belli demekti. O nedenle, 1970 başından 12 Mart 1971 askeri darbesine kadar, “Kırmızı” Aydınlık dergisinin, Mihri Belli’nin de içinde yer aldığı yazı kurulunun üyesiydim. O yılın Eylül ayı TKP’nin kuruluşunun 50. yılıydı. Yanılmıyorsam Kasım ayıydı. Yazı kurulu toplantısı başlamak üzereyken postacı kalın bir zarf getirdi. Zarfı açtığımda içinden A4 ebadında, üstünde Mustafa Suphi’nin fotoğrafı olan bir “50. Yıl” afişi, bir de Milli Demokratik Devrimin İçyüzü başlıklı broşür çıktı. Yurtdışındaki TKP yönetimi gerçeğiyle ilk kez bu kadar somut olarak yüz yüze geliyordum. Yanımda oturan Mihri Belli’ye dönerek, “Peki, bunlar ne, bunlar kim?” diye sorduğumda aldığım yanıt şu olmuştu: “Sen mitinglerde faşistlerin saldırısına uğradığında veya polis tarafından gözaltına alınıp sorgulandığında bunlardan kimseyi hiç yanında gördüğün oldu mu?” Bu yanıt o tarihte benim için “elhak çok doyurucu”ydu.

Sorduğunuz sorunun yanıtı ise, o zarfın içinden çıkan Milli Demokratik Devrimin İçyüzü başlıklı broşürdeydi. TKP’nin yurtdışındaki yönetimi (muhtemelen Zeki Baştımar) tarafından kaleme alınmış bu broşür, salt başlığı ile bile, doğrudan doğruya, “Milli Demokratik Devrim” sloganıyla cuntacı subayların ve Adalet Partisi’ne muhalif, ulusalcı aydınların gerçekleştireceği bir “milli darbe”nin sosyalizme giden yolu açacağı tezini savunan Mihri Belli’yi hedef alıyor, onun kesin olarak karşı çıktığı, yönetimini ağır şekilde suçladığı Türkiye İşçi Partisi’nden yana tavır alıyor, ama aynı zamanda TİP yönetimine hâkim olan, hiçbir “aşama”yı öngörmeyen “doğrudan sosyalist devrim” tezinin de doğru olmadığını savunuyordu. Şimdi geriye dönüp baktığımda, 12 Mart 1971 askeri darbesine doğru gidildiği, Türkiye İşçi Partisi’nin saygınlığına zarar veren, parlamento içi muhalefetin önemini yok sayan kampanyaların yürütüldüğü, cuntacılığın prim yaptığı o günün koşullarında, TKP yönetiminin Doğan Avcıoğlu’yla flört etmeye çalışan Mihri Belli’ye karşı ve TİP’e ise sahip çıkan bu tavrının doğru olduğunu düşünüyorum.

  1. B.: TKP bünyesinde özgün denebilecek teorik veya stratejik politik arayışlara giren fakat engellenen, bastırılan veya daha gevşek tabirle merkezî çizgiyle uyuşmayan girişimler oldu. İki uç, alâkasız örneği anarsam, Hikmet Kıvılcımlı ve “Yörükoğlu” gibi… (Gerçi alâkasız dediğim iki örnekte, partiyi “kontrollü”-“pasif” bir tutumdan “devrimci”-“aktif” bir çizgiye itmek gibi bir ortak payda bulunabilir.) Sadece bu örnekler değil… TKP tarihinde hem politik hem düşünsel olarak verimli olabilecek ama engellenmiş, gemlenmiş, akamete uğramış arayışlardan, “keşke”lerden söz edebilir misiniz?

Evet edebilirim. Fakat sizin ve muhtemelen okurların da beklentilerinin tersine, bu duruma vereceğim örnek TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi olacak. TKP’nin kuruluşunun ve Suphi’nin Karadeniz’de katledilişinin 100. yıldönümü dolayısıyla bu konuyu da içeren ve yakında İletişim Yayınları arasında yayımlanacak kitabımda ayrıntılı olarak ele alıp kanıtlayabildiğimi sandığım bu savımın ayrıntılarına girmeden, meseleyi sadece ana hatlarıyla özetlemeye çalışayım:

1918-1920 aralığında Bolşevik Partisi yönetimini (dolayısıyla Lenin’i de) somut bir Doğu politikasına sahip olmamakla ve İttihatçı Enver Paşa’yla kurulan ittifak ve ona verilen destek nedeniyle zaten eleştirmiş olan Mustafa Suphi, Türkiye’ye dönüşünün arifesinde bu dönüşe ilişkin belirlediği hedefler ve politikayla da Bolşevik Partisi yönetimine ters düşer. Mustafa Suphi’nin Türkiye’ye dönüş kararının amacı, Türkiye Komünist Partisinin başlamış olan bağımsızlık mücadelesine aktif katılımını sağlamak ve partiyi bu mücadele içinde örgütleyerek güçlendirmek ve savaş sonrasında kurulacak rejimin biçiminin belirlenmesinde söz sahibi olacak güce ulaştırmaktı. Bu hedefe ancak yasal çalışmayla varılabilirdi. Bağımsızlık mücadelesini kararlılıkla sürdürmesi halinde Ankara Hükümeti desteklenecek, savaş sonrasında yeni rejim konusu gündeme geldiğinde tepeden inme oligarşik bir yönetim biçimi kurulmasına karşı çıkılacak, bağımsızlık mücadelesine katılmış bütün güçlerin ittifakına ve halkın aktif katılımına dayalı, henüz sosyalist olmayan ama sosyalizme evrilme imkânını barındıran, yerel meclislere (şuralara/sovyetlere) dayalı demokratik bir cumhuriyet için mücadele edilecekti. Mustafa Suphi’ye göre, Türkiye’de burjuva demokratik bir devrim aşaması söz konusu olamazdı, çünkü bunu gerçekleştirecek bir burjuvazi mevcut değildi. Bağımsızlık mücadelesine önderlik eden Kuva-yı Milliye’nin, sürece müdahale edilmeyecek olursa, savaş sonrasında İtilaf Devletleriyle uzlaşmaya çalışacağı kesindi. Ne var ki, Türkiye’ye dönüş sürecinin yaşandığı Ekim-Aralık 1920 dönemi aynı zamanda, Batı proletaryasından beklenen Dünya Devrimi’nden umudun kesildiği, Bolşevik Partisi yönetiminin öncelikle İngiltere ile kuracağı ticari ve diplomatik ilişkiler üzerinden iç savaşın yarattığı ekonomik ve sosyal yıkımın yaralarını sarma politikasını hayata geçirmeyi bir ölüm kalım meselesi haline getirdiği dönemdir. O nedenle, Türkiye’ye dönmekte olan Mustafa Suphi ve yoldaşları yalnız bırakıldıkları gibi Karadeniz katliamı karşısında tam bir suskunluğa gömülen Bolşevik Partisi yönetimi ve Sovyet Devleti, bu tutumunu haklı çıkarabilmek için, Mustafa Suphi’yi “maceracılık”la suçlar ve Komünist Enternasyonal yönetimi de Türkiye Komünist Partisinin 1920 Eylül’ündeki kuruluş kongresini geçersiz sayar. Böylece, Mustafa Suphi “zamansız ve hazırlıksız, dolayısıyla yanlış bir Türkiye’ye dönüş macerasının acı ama kaçınılmaz kurbanı” haline getirilerek tarihten ve Türkiyeli komünistlerin belleğinden silinmeye çalışılır. Nitekim, TKP’nin daha sonraki yönetimleri Mustafa Suphi’nin partinin kurucu başkanı olduğu gerçeğini 1960’ların ortalarına kadar kabul etmemişlerdir. Bu karalama ve karartma çabasının etkilerinin günümüze kadar uzandığı görülüyor. Katledilmeyip Ankara’ya ulaşabilseydi ve Bolşevik Partisinin ve Sovyet Rusya’nın desteğini alabilseydi, anti-komünizm daha en baştan “devlet politikası” haline gelmeyebilir, komünizm yasallığa sahip olabilir, her türlü demokrat/ilerici muhalefetin uzun yıllar boyunca “komünizm” suçlamasıyla bastırılması mümkün olmayabilirdi. Suphi’nin kaybıyla Türkiye, henüz çok dar bile olsa, birinci Meclis’teki muhalefet yelpazesini ve o yelpazeyi genişletme imkânını, demokrasiyi, çoğulculuğu kaybetti. Dönebilseydi, sonunda belki gene aynı akıbete uğrardı ama ardında halka dayalı radikal bir muhalefet geleneği bırakarak…

Şu halde, TKP tarihinde, hem politik hem düşünsel olarak verimli olabilecek ama engellenmiş, gemlenmiş, akamete uğramış, “keşke başarılı olsaydı” denebilecek arayışlara gösterilebilecek ilk örnek Mustafa Suphi’dir. Yeri gelmişken bir noktaya daha işaret etmek isterim: Bizim 1987’de Türkiye’ye dönüşümüz ve komünizm propagandası ve örgütlenmesi üzerindeki yasağı kaldırtmamız, komünist partisini yasal olarak kurabilmemiz, bir bakıma, Mustafa Suphi’nin tasarlayıp da sonuçlandıramadığı hedefe, 70 yıl sonra, bambaşka koşullarda, önemli ölçüde varılması demek olmuştur.

TKP’nin daha sonraki yıllarında, özgün denebilecek teorik veya stratejik politik arayışlara ister girişmiş, isterse girişmemiş olsun, dışlanmış, engellenmiş veya partiden atılmış başka komünistler de söz konusudur. 1983’te, daha İsmail Bilen’in sağlığında toplanmış olan 5. Kongre’de ve daha sonra, 1988’de toplanan 6. Kongre’de alınan kararlarla, Şefik Hüsnü, Nazım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı, Zeki Baştımar, Mihri Belli gibi TKP’ye emek vermiş herkesin partinin dışında değil içinde görüldüğü ilan edildi ve böylece partinin dışına düşmüş, çıkarılmış veya içinde kabul edilmemiş bütün komünistlerin itibarları iade edildi. Bu açık bir özeleştiriydi.

  1. B.: 12 Eylül’ün, hem genel tahribatıyla, hem toplam sola dönük tahribatıyla, hem TKP’yi sarsışıyla, hem parti içinde (darbenin ve rejimin nasıl tabir edileceği meselesinden örgütsel problemlere) bir krizi tetiklemesiyle, 1980’lerin sonundaki beynelmilel “yıkılışın” adeta hazırlığı mahiyetinde bir travma olduğunu söyleyebilir miyiz? 12 Eylül’ün de 40. yılı dolarken, buna da değinelim isterim.

12 Eylül darbesi tüm ilerici güçler üzerinde büyük tahribat yarattı, bundan elbette TKP de payını aldı. TKP’nin aldığı darbenin alabildiğine ağır olmasının nedeni kendi gücüne aşırı güvenmesi ve gelen tehlikeyi görememesiydi. 1977 1 Mayıs katliamıyla başlayıp devam eden bütün işaretler bir darbeye doğru gidilmekte olduğunu gösterdiği halde, TKP sahip olduğu güçle övünüyor, Yörükoğlu’nun başlattığı ve nesnel durumla hiçbir ilgisi olmayan bir konuyu, Türkiye’de devrimci durumun olup olmadığını tartışıyor, partiyi korumayı değil daha da güçlendirmeyi gündemine alıyordu. Bütün diğer sol-sosyalist güç ve örgütler gibi biz de, sol içi rekabette kendi konumlarımızı güçlendirmekle uğraşıyorduk. Ayrıca, sendikalardaki ve demokratik kitle örgütlerindeki örgütleniş biçimimizle neredeyse yarı-legal bir parti halindeydik. Parti örgütleri polis sızmasına karşı korunaksızdı. Gelebilecek bir darbe karşısında büyük kayıp vereceğimiz açıktı. Ve nitekim öyle oldu.

Parti üye listelerinin ortaya çıkışı, parti örgütlerine Türkiye çapında düzenlenen geniş operasyonlar, biri Politik Büro üyesi olmak üzere dört Merkez Komitesi üyesinin polisin eline geçmesi… Bütün bunlar büyük moral çöküntü yaratan ağır darbelerdi. Ama bu durumun parti içinde bir krize neden olduğu, hele “rejimin faşist olup olmadığına” ilişkin tartışmaların bu krizle bağlantılı olduğu biçimindeki tespitleriniz doğru değil. Hele TKP’nin 1980’lerin sonunda bir “yıkılış” yaşadığı ve bu “kriz”in o “yıkılışı” hazırladığı saptamanız hiç doğru değil.

Önce 12 Eylül rejiminin niteliği üzerindeki tartışmaya bir açıklık getirmeye çalışayım. 12 Eylül darbesinin ardından, TKP’nin Almanya’daki parti sorumlularından bazılarının 12 Eylül cuntası içinde “ılımlılar”ın da yer aldığı farklı kanatlar olduğu, cuntaya “ayrımlı” yaklaşım gösterilmesi gerektiği yönünde görüşler savunduğu doğrudur. O sıralarda Bulgaristan da Kenan Evren’i davet edip kendisine bir de madalya vermiş, Batı Almanya parti örgütünün çıkardığı Kurtuluş gazetesi de Kenan Evren’i kapak yapmıştı. Batı Almanya örgütünün bu saçma görüşü bir süre TKP yönetiminin tümüne mal edildiyse de, bu yanılgının ömrü çok kısa oldu. Konu parti içinde herhangi bir krize neden olmadı, kapanıp gitti.

12 Eylül rejiminin “Faşist” olarak nitelenip nitelenmeyeceği konusu TKP içinde değil, daha çok TKP ile diğer sol örgütler arasındaki ilişkileri derinden etkileyen bir mesele oldu. TKP yönetimi uzunca bir süre 12 Eylül rejimini “faşist” olarak nitelemekten kaçındı. 12 Eylül türünden askeri darbelerin “faşizm” olarak nitelenmesinin doğu olup olmadığı hem Latin Amerika partileri arasında hem de Sovyet akademisyenleri arasından tartışılan bir meseleydi. Nedeni de, bu cuntaların Mussolini ve Hitler türü faşist rejimlerden farklılığıydı. Ama bu elbette, esas olarak teorik açıdan irdelenmesi gereken bir meseleydi, yoksa 12 Eylül rejimine karşı verilecek mücadelenin niteliğiyle ilgisi yoktu. Ama dışımızdaki sol örgütler, bizim bu tutumumuzu 12 Eylül rejimine karşı eylem birliğinin önüne bir engel olarak çıkartıyorlardı. Bu da ayrı bir saçmalıktı. Sonuçta, 12 Eylül rejimine karşı ortak mücadelenin teorik bir tartışmadan daha önemli olduğunu göz önüne alan TKP yönetimi, cuntanın doğrudan Demirel ile Ecevit’i de hedef alması vesilesiyle, 12 Eylül rejiminin “faşist” olarak nitelendirilebileceğine karar verdi. Böylece eylem birliğinin önündeki engeller kalktı mı? Elbette kalkmadı, çünkü mesele 12 Eylül rejimine ne ad takılacağı değil, TKP ile diğer sol örgütler arasındaki rekabet mesesiydi.

12 Eylül darbesinin TKP’ye indirdiği darbe çok ağırdı. Ama cunta çok sayıda örgütümüzü dağıtmayı başarmış olsa bile Türkiye’deki örgütlü yapımızı tümüyle yok edememişti. Ülkede ayakta kalabilmiş örgütlerimizin yurtdışıyla bağlantılarını da kopartamamıştı. Teknik aparatımız ise, yediği ağır darbeye rağmen, gitmesi gereken kadroları yurtdışına çıkarmayı başarıyordu. Yurtdışına yapılan bu çıkışlar sırasında yakalanan kimse yoktu. Türkiye örgütleri yedikleri ağır darbelere rağmen illegal bildiriler basıp dağıtabiliyorlardı. Bu durum TKP tarihinde bir ilkti. En sonuncusu 1951’de olmak üzere, geçmişte TKP’ye karşı düzenlenen bütün operasyonlarda partinin örgütsel varlığı yok edilebilmişken, bu kez bunu başaramamışlardı. Darbenin ilk günlerinde ele geçirebildikleri dört üyesi dışında, Merkez Komitesi üyelerinin tümünün güvenliği sağlanabilmişti; partinin Türkiye’deki örgütsel varlığı yok edilememişti. Öyle ki, darbenin üzerinden sadece üç yıl geçmiş geçmişken, 1983’te, sadece yurtdışından değil, Türkiye örgütlerinden gelen önemli sayıda delegeyle 5. Kongresini toplayabildi. Bu, TKP’nin 51 yıl sonra toplanabilen ilk kongresiydi ve bunu 12 Eylül koşullarında başarabiliyordu. Bu kongre partinin 12 Eylül darbesiyle aldığı yaraları sararak partiyi ayağa kaldırdı. Bu başarının kazandırdığı ivme sayesinde, Türkiye İşçi Partisi’yle birleşme görüşmeleri başlatılırken, aynı zamanda iki partinin “Yenilikçi Ortak Program”ı üzerinde çalışılmaya başlandı. 1987’de iki partinin genel sekreterlerinin Türkiye Birleşik Komünist Partisi’ni yasal olarak kurmak üzere Türkiye’ye dönmeleri bu zemin üzerinde gerçekleşti. Dönüşten bir yıl kadar sonra (1988), iki parti yurtdışında topladıkları kongre ile Türkiye Birleşik Komünist Partisi olarak birleştiler. İki genel sekreter başlattıkları ölüm orucuyla tahliye olmayı başardılar, Türkiye Birleşik Komünist Partisi’ni yasal olarak da kurdular ve 1990 Ocak’ında Ankara’da yasal kongresini de topladılar. Kısacası, 1980’lerin sonunda, sizin sözünü ettiğiniz gibi, Komünist Partisi’nin “yıkılışı” gibi bir durum söz konusu değildi; tersine, dünyada esmeye başlayan barış, yumuşama ve özgürlük rüzgârını da arkamıza alarak ve kamuoyu nezdinde sağladığımız meşruiyetle 70 yıllık yasağı parçalıyor, komünist partisini yasallığa kavuşturmuş oluyorduk. Bu durumun adı “yıkılış” olabilir mi?

T.B.: TKP’nin sönümlenme sürecinin muhasebesini nasıl yapıyorsunuz? “İyi” bir bitiş oldu mu veya daha iyi bir yol, usul olabilir miydi?

“Sönümlenme” nitelemesi “yılıkılış”tan daha yumuşak olsa bile, yine de, zamana yayılmış bir küçülmeyi, erimeyi, sönmeyi ve sonuçta bir yıkılışı ima eder. “Yıkılış” nitelemesi nasıl doğru değilse “sönümlenme” nitelemesi de kanımca aynı derecede doğru değildir. Daha önceki sorularınıza verdiğim yanıtlarda yeterince anlatmaya çalıştığım gibi, 1983’teki 5. Kongre ile birlikte partinin temel politik hedeflerinden biri de, Türkiye’deki sosyalist-komünist hareketin birliğini sağlamak oldu. Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin kuruluşu bunun çok önemli ilk adamıydı. Bu partinin Türkiye İşçi Partisi’yle birleşilerek kurulmasının nedeni, TKP’nin zayıflığı nedeniyle başvurulan bir “çare” değil, tersine 12 Eylül darbesinin yaralarını sarıp güçlenmeye başladıktan sonra, bu süreci daha da ileriye götürme düşüncesiyle başvurduğu bir politikaydı. Fakat parti içinde az sayıda bazı yoldaşlarımız Türkiye İşçi Partisi ile birleşmemizi “sönümlenme” sürecinin başlangıcı olarak gördüler, çünkü onlara göre, TİP’le birleşmek yanlıştı.

Aynı şekilde, 1990 Ocak’ında, Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin ilk ve son yasal kongresinde, sosyalist ve komünistlerin, tüm Marksistlerin daha geniş bir birliğini sağlamak amacıyla, partinin tüm üyelerini, kuruluş çalışmalarına bizim de omuz verdiğimiz Sosyalist Birlik Partisi’nde yer almaya, o partiyi geliştirip güçlendirmeye çağırmamız, Türkiye’deki Marksist hareketin birliğini güçlendirme amaçlı bu girişimimiz de, yine bazı üyelerimiz tarafından, bu kez “likidasyon” olarak görüldü.

Nihat Sargın ile Nabi Yağcı yargılandıkları mahkeme celselerini kürsü haline getirirlerken ve partimizin bütün üyeleri ve demokrasi güçlerinin geniş bir yelpazesi Komünist Partisi’nin yasallaşmasından yana pozisyon alırken, 12 Eylül rejiminden ve bazı sosyalist çevrelerden partiyi likide etme teklifleri geliyordu. Bizden iki şey isteniyordu: Birincisi “Komünist” adından vazgeçmemiz, ikincisi “Kürt sorunu”nu programımızdan çıkarmamız. Bu koşulları kabul etmemiz halinde 141. ve 142. maddeler kalkmayacak ama iki genel sekreterin tahliyesini sağlayacak kısmi değişiklikler yapılacak ve adı “komünist” olmayan ve “kürt sorunu”ndan söz etmeyen bir “sosyalist/marksist” partinin kurulmasına izin verilecekti. Bu bizi komünizmin üzerindeki yasağın sürmesine ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin likidasyonuna razı etme çabasıydı. Bunu asla kabul etmemiş, Komünist Partisi’ni resmen, yasal olarak kurmayı başarmış, komünizm üzerindeki 70 yıllık yasağı yırtmıştık. Şimdi bu kazanımımızı dışımızdaki diğer sol-sosyalist-Marksist çevrelerle ortak bir parti çatısı altında birleşerek paylaşma çabamız bazı parti üyelerimiz tarafından partiyi sönümlendirmek veya likide etmek olarak görülüyordu. Solun, sosyalistlerin, komünistlerin en geniş birliğini sağlamaya çalışmanın, bu amaçla “komünist parti tekelciliği”nden hiçbir ön koşul öne sürmeden koşulsuz olarak vazgeçmenin adı niye “likidasyon” olsun? Bize bu suçlamaları yöneltenler besbelli ki, diğer sol güçlerle alışageldikleri rekabet savaşını sürdürmelerine imkân verecek, kendileri için bir “komünist partisi” istiyorlardı.

Biz, Berlin duvarının artık olmadığı, hızla değişmekte olan yeni dünyada, diğer sol güçlerle birlikte bu yeni dünyaya ayak uyduracak, Marksizmi bu yeni koşullara uygun olarak yenileme arayışına girecek birleşik bir sosyalist parti kurulması gerektiğini savunduk ve buna uygun davrandık. Eğer bu hedefe varılamadıysa, bu artık sadece bize ait bir sorumluluk değil, tüm Türkiye solunun sorunudur. “Daha iyi bir yol, usul olabilir miydi” sorunuza gelince, benim aklıma başka bir yol ne o gün geldi ne de bugün geliyor.

  1. Ü.: Maden-İş gibi bir deneyim yaratıldıktan sonra sendikal geleneğin, tabii tüm dünyada komünist partilerin ve sendikaların güç kaybını hesaba katarak ama en azından sosyal/kültürel olarak iz bırakamadan buharlaşmasını nasıl değerlendirirsiniz?

Geçmişin kayda değer mücadele izlerinin bir kültür olarak geleceğe aktarılması elbette çok önemli. Bu konuda hiçbir şey yapılmadığını, Maden-İş’in mücadelesinin en azından sosyal/kültürel olarak iz bırakmadan tümüyle buharlaştığını söylemek kanımca pek doğru olmaz. Bu konuda yapılmış çok önemli bir çalışmayı bu vesileyle anmak isterim: Maden-İş Tarihi Çalışma Grubu’nun büyük emek harcayarak hazırladığı Derinden Gelen Kökler başlıklı, iki ciltlik ve toplam 1062 sayfalık çalışması (Sosyal Tarih Yayınları, 2017). Geçmiş mücadelenin kültür olarak geleceğe aktarılması tarih yazıcılarının, araştırmacıların, sanatçıların da sorumluluğundadır. Onlar bu izleri çarpıtmadan doğru olarak aktarır, eleştirel bir yorum süzgecinden geçirerek verirlerse o zaman o izler kalıcı olur ve bir kültüre dönüşebilir.

Komünist partilere gelince… Sayılarını bilmiyorum ama, dünyanın çeşitli ülkelerinde komünist partiler hâlâ var, ama durumları ve etki güçleri ortada. Sorunuzu bu yönünü yanıtlamak kolay olmadığı gibi, epey uzun bir tartışmayı da gerektirir. Ben kendi kanım olarak kısaca şunu söyleyeyim: 20. yüzyıl 1990’lı yıllarla birlikte bitti. Artık bambaşka bir dünyada yaşıyoruz. İster üzülerek isterse sevinerek tespit edelim, bu durum esas olarak nesnel bir sonuç. Bununla birlikte, kuşku yok ki, tarihin akışın kritik dönüm noktalarında sürece doğru müdahale edememek, değişimi kavrayamamak gibi öznel yanlışları da göz ardı etmemek gerekir. Geçmişin muhasebesinin henüz derinliğine yapılabildiğini herhalde söyleyemeyiz.

Bitirirken, TKP deneyimi değerlendirilip eleştirirken dikkat edilmesinde yarar olduğunu düşündüğüm bir noktaya işaret etmek isterim. Geçmişin sahih bir eleştirisini ya da eleştirel bir yorumunu yapabilmek için ilkin eleştirmeye soyunduğumuz o geçmişi olduğu gibi, neyse o olarak belgeleriyle tanıklıklarıyla ortaya koymak gerek. Bu yapılmadan yapılacak eleştiri büyük ölçüde spekülasyonlar üstüne yapılmış bir eleştiri olur ki böyle bir eleştirinin kimseye bir faydası, getirisi olmaz. Gerçek olmadığı ufak bir bilgilenme çabasıyla hemen anlaşılabilecek algı operasyonlarına karşı uyanık olunmasında büyük yarar var. Aynı zamanda, TKP’in eleştirilmeyi kuşkusuz hakkeden yanlışları, Sovyetleri de içine alan daha geniş bir çerçeve içine oturtulmadığında, bu çaba körlerin fili tarifine benzer.

Bu arada, siz sormamışsınız ama, TKP değerlendirilirken mutlaka değinilmesi gereken iki konuya değinmek isterim: Birincisi, TKP’nin Ermeni Soykırımını görmeyişi ya da bu kıyıma gözünü kapaması; ikincisi Kürt isyanlarını gerici feodal isyanlar olarak görmesi. Bu gibi hataları eleştirirken nedenlerine de inmek gerekiyor, zira bu gerçekleri bugün bile görmeyen milliyetçi/ulusalcı “sollar”, “sosyalistler”, “komünistler” hâlâ var.

TANIL BORA – KEREM ÜNÜVAR

(Birikim, Eylül 2020, no. 377, s. 31-43)

About admin

Check Also

“TKP Deneyimi Üzerine” Eleştiri ve Değerlendirmelere Yanıt- Ahmet Kardam

Birikim dergisinin benimle “TKP deneyimi” üzerine yaptığı söyleşiye ilişkin uzun değerlendirme ve eleştirilerin için teşekkür …

3 comments

  1. “TKP Deneyimi Üzerine”, bazı eleştiri ve değerlendirmelerim

    Ahmet Kardam’ın Birikim dergisiyle yaptığı bu kapsamlı görüşmeği ilgiyle okudum. TKP’nin önemli dönemlerine ilişkin değerlendirmelerde bulunuyor, yanlış algıları düzeltiyor. Sol ve TKP yanlısı pek çok kişinin görüşmeyi okuduğunu biliyorum, hala okumayanlarımız varsa okunmalarını öneririm. Tartışmayı zenginleştirmek amacıyla Ahmet’in vurguladığı kimi önemli sorunlar hakkında kendi görüşlerimi yazmayı uygun gördüm. “..” içindekiler Ahmet Kardam’ın (A.K.) yorumlarıdır.

    “1997 Kasım’ında iki genel sekreterin dönüşüyle başlattığımız yasallaşma mücadelesi başarıya ulaşmış, komünist partisi ve komünizm propagandası üzerindeki 70 yıllık yasağı fiilen işlemez hale getirmiştik.” (A.K.)

    Burada tarih yanlış yazılmış 1987 olacak. O tarihlerde Sovyetler ’de Perestroyka başladığından sosyalizm, komünizm, komünist partileri, Marksizm-Leninizm, Sosyal-Demokrasi ve genelde demokrasi sorgulanıyordu. Ağırlıklı olarak Ekim devrimi, Leninizm ve Komünist Partilerin (KP) meşruiyetlerinin sorgulandığı bir dönemde, Türkiye’de komünizm üzerindeki yasağın kaldırılması için mücadele veriliyordu. Başarı tarihsel zıtlıkların yaşandığı, sosyalizmin yeni perspektiflerle bunalımdan çıkartılmaya çalışıldığı ancak tarihte eşine rastlanmamış bir sürecin yaşandığı, kapitalizme dönüşlerin olduğu bir zamanda yasak kalkmıştı. Komünizmin politik ve ideolojik yenilgisinin yaşandığı bir döneme denk gelmesi talihsizlikti. Sovyet yandaşı olmayan yeni Marksist solun haklılığı kanıtlanmıştı. Sol gruplar için TKP’nin legalleşmesi pek anlamlı gelmemesi doğaldır. Düşünce özgürlüğü ile TKP’ye özgürlük fiilen ayrışmıştı. Reformları yapmanın politik zeminin hazırlanması amacıyla Sovyet modeline yöneltilen eleştiriler 70 yıllık yasağın delinmesini gölgede bırakmıştı. Komünizm değil anti komünizm ideolojik hegemonya sağlamıştı. Yasakların kalkmasıyla sistem karşıtı bir muhalefete dönüşmesi beklenemezdi. TKP saflarında bile liberalizme, kapitalizme ve Pazar ekonomisine hayranlık hızlanarak artıyordu. Ne yazık ki, yasağı delen eylem politik ve teorik kazanımlara dönüştürülüp parti bilinci inşa edilemedi.

    “Ne Sosyalist Birlik Partisi (SBP), ne onun da bir bileşeni olduğu Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) böyle bir siyasi muhalefet odağı yaratabildi.”(A.K.)

    Türkiye’ye dönüş yapan Nabi, Nihat, sen ve diğer tüm yoldaşlar kaybedilmiş bir savaşta, ağır yaralar almış, askerlerini kaybetmiş komutanlardınız. Politik savaşı her yönden tüm sol kaybetmişken bu grupların muhalefet odağı olmasını beklemek ciddi bir hataydı. Dönenlerin ve birlik için fedakarca çalışanların hemen hemen tamamı Ekim devriminin çocuklarıydı. Başarısızlığa uğramış Sovyet deneyiminin yetiştirdiği kadrolardı, bindikleri dalı kesemezlerdi. Çoğulcu politik bir ortamda yetişmediklerinden inkarın inkarını yapabilecek birikimleri de yoktu. Bu tür tekilci düşünce sistemlerinin akıbetleri her zaman aynı olmuştur; cam gibi kırılıp ufak parçalar halinde dağılmak. O tarihten bu yana solun kırık cam görüntüsü değişmedi.

    “Bu sorunuzun özellikle ve sadece Türkiye Komünist Partisi’ne yöneltilecek bir soru olduğunu düşünmüyorum. 1974’ten itibaren Türkiye’de hızla örgütlenmeye başlayan Türkiye Komünist Partisi üye ve örgütleri de elbette bu hastalıktan mustaripti.” (A.K.)

    Çok doğru, aynen katılıyorum. Sorunun kendisi ve verdiğiniz cevap harika, esas bunları tartışmalıyız. Fikir iktidarını ele geçirebilecek solun güçlü düşünce akımları; Marksistler, Marksist-Leninistler, Gramsci, Rosa, Troçki, sosyal demokrasi, Euro-komünizm…vs farklı farklı örgütlerdeydi. Gruplar iktidara değil birbirlerine karşı ideolojik mücadele verdiğinden sekterlik ve dogmatizm her örgütte zemin bulabiliyor kanlı çatışmaların önü alınamıyordu.

    “12 Eylül sonrasında, 1982’de yapılan Merkez Komitesi toplantısında ve daha sonrasında da bu sekter tutum ciddi özeleştiri konusu olmuş, açtığı yaraların onarılması için büyük çaba gösterilmiştir.”(A.K.)

    Sedece “sekterlik mi?” Eğer tarih okumaları o günün gerçekleriyle yapılacaksa senin de belirttiğin gibi “sekterlik”, “dogmatizm” ve “teorinin dondurulması” tanımlamaları yetersiz kalır. Sovyetlere egemen olan Stalinizm’i o gün hiç eleştirdik mi? Politik faaliyetlerin tüm alanlarından, örgütlenmeden teorik faaliyetlere kadar söküp atamadık. Yeni sola ve Euro-komünizme karşı mücadelenin en ön saflarındaydık. Binlerce Marksist fikir akımlarının varlığını kabul edip diğer kardeş komünist partilerin SBK kadar Marksist olduğunu anlatabildik mi? Çuvaldızı kendimize batırabilseydik belki sol grupları kazanmazdık ama enerjimizi milyonları kazanmaya kanalize edebilirdik.

    “TKP’liler diğerleri hakkında “Maocu bozkurtlar”, “goşistler” gibi sıfatlar kullanırken, onlar da TKP’liler için “sosyal faşistler”, “revizyonistler”, “ilerlemeciler” gibi sıfatlar kullanıyorlardı” (A.K.)

    Kanlı çatışmalara neden olan bu düşmanca politik söylem tamamen dışarının etkisiyle oldu. Sovyet-Çin çatışması olmasaydı kanımca bunların hiçbiri olmazdı. TKP Sovyetleri öbür gruplar Çin’i örnek alıyordu. Biz dahil Marksist sol grupların tamamı sözde emekçi halkların kurtuluşunu istiyorduk. Emekçileri değil ideolojileri zafere götürmeği, Çin’e veya Sovyetlere rüştümüzü kanıtlama yarışı içindeydik.

    “Demokrasi sosyalizme giden yolda bir araç olarak görülmemeliydi; demokrasi, eksiksiz özgürlükler ve çoğulculuk olmadıkça sosyalizm de olamazdı” (A.K.)

    O günlerde bunları söylüyorduk haklısın ancak bunlar inandırıcı olmuyordu. Çünkü komünizm yasağının kaldırılması illiberal demokratik hegemonyada bir delik açmakla sınırlıydı. Delik açılmasına açıldı ama vesayetçi parlamenter demokratik sistemin tasarrufuna terk edildiğinden kısa zamanda bir iz bırakmadan kayboldu. Komünizm üzerindeki yasak liberal demokrasinin gelişmesi için yapıldığını söylemiyorduk ama fiilen onu savunuyorduk. Demokrasi ve sosyalizmi kaynaştıran, devrimci demokratik sosyalizm hedefinden çok uzaklarda tehlikeli sularda kulaç atıyorduk.

    “Bu iki buçuk yıl çok geniş bir demokrasi ve dayanışma hareketinin yükselmesine sahne oldu.” (A.K.)

    Evet, onurla bunu söyleyebiliriz, Türkiye sol tarihinin en şanlı sayfalarından biriydi. Ancak daha önce söylediğim gibi “liberal demokrasi” ve “devrimci demokrasi” arasındaki ayırım net konulmadığından bu tarihi olayın politik sonuçları kısa zamanda eriyip gitti. Devletleştirmelere karşı ekonomik demokrasi, kapitalizmin demokrasiyle aşılması, liberal demokrasiye karşı devrimci demokrasi gibi alternatif düşünceler geliştirilmediğinden politikada kazanılanlar ideolojik yenilgiyi durduramadı, biz pratikte değil teoride yenildik. O tarihsel dönemeçte politik başarı liberal demokrasiye güç vermesine olanak tanınmamalıydı.

    “12 Eylül öncesinin sekterliğiyle, solun her bir parçasının her kazanımını “ortak kazanım” olarak görmekten yoksun, “ötekinin kazanımı benim kaybımdır” dar görüşlülüğüne bir kez daha teslim olmayı yeğlediler.”(A.K.)

    Darbelerle ezilmiş, işkencelerde ufalmış, parçalanarak ilerlediğini sanan Marksist solun hiçbir bileşeni, bizde dahiliz, bir halk hareketine dönüşemedi. Sorunun kökenini bir politik kazanımı paylaşıp paylaşmamakta aramamak lazım bence. Yasakları ve düşünce özgürlüğünü devrimci demokrasinin inşa edilmesine kullanamadık, bu anlamda diğerlerinden farklı değildik. Eğer soldaki herhangi bir hareket teorik ideolojik üstünlüğü başarabilseydi hepimiz oraya yönelirdik. Marks ve Marksizm’ler, sosyalizm ve sosyalist perspektifler çoğulculuğu bir mantıkla kucaklanamadığından “ötekinin kazanımı benim kaybımdır” rekabet mantığı tüm sola zarar erdi.

    “Bence gerçek neden, anti-emperyalizmlerindeki gizil milliyetçi damar ve anti-sovyetik ideolojik tutumlarıydı.”(A.K.)

    Doğru söze ne demeli? Anti-emperyalizm milliyetçilik taşır ve doğal olarakta anti-sovyet olmak zorunda. Bunda bir hata yok. Yukarda sözünü ettiğin TKP’deki tüm gelişmeler örgütlenmeyle ilişkindir. Parti her şeyini ülke içinde yapsaydı yine de gerici egemen sınıfların “kökü dışarda” saldırısına karşı duramazdı. Marksist ideoloji dahil politik formülasyonların çoğu ülkedeki politik iklimle uyuşmuyordu, “dış faktör” büyük bir engeldi aşılamadı. Daha da önemlisi Enternasyonalizmi Türkiye topraklarına taşıyamamıştık. Ağır bir milliyetçi vesayetin egemen olduğu ülkede enternasyonalizmi emekçi halka anlatmak derin köklü toplumsal değişimi gerektirir. Kurtuluş savaşından sonra başlayan tek parti, tek ulus, tek bayrak ve tek devletle ifade edilen dünyaya kapalı milliyetçi vesayet halk kitlelerinde ve parti saflarında yerleşikti ve hala ülke sorunlarının çözülemeyişinin ana nedenlerinden biri olmaya devam ediyor.

    “Şimdi geriye dönüp baktığımda, 12 Mart 1971 askeri darbesine doğru gidildiği, Türkiye İşçi Partisi’nin saygınlığına zarar veren, parlamento içi muhalefetin önemini yok sayan kampanyaların yürütüldüğü, cuntacılığın prim yaptığı o günün koşullarında, TKP yönetiminin Doğan Avcıoğlu’yla flört etmeye çalışan Mihri Belli’ye karşı ve TİP’e ise sahip çıkan bu tavrının doğru olduğunu düşünüyorum.”(A.K.)

    Çok doğru ama “Yaşasın Sovyetler Birliği” sloganlarını atarak, Sovyet bürokratik sosyalizmi örnek alarak karşı durmanın etkili olduğu söylenemez. TİP dış politikada enternasyonal bir yol izleyebilseydi doğru duruşunun politikasını geliştirebilirdi. Enternasyonalizmi sloganlaştırmadan enternasyonalizm günlük politikaya uygulanabilseydi MDD’nin o kadar etkili olmasının önüne geçilebilirdi.

    “6. Kongre’de alınan kararlarla, Şefik Hüsnü, Nazım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı, Zeki Baştımar, Mihri Belli gibi TKP’ye emek vermiş herkesin partinin dışında değil içinde görüldüğü ilan edildi ve böylece partinin dışına düşmüş,”(A.K.)

    Bu cevap daha önce yanlış alınmış kararların telafisinden başka bir şey değildir. Geri alınanların parti politikasına ne gibi açılımlar getirdiği açıklanmıyor. Partide politik çoğulculuğu mu arttırdı? Hayır. Kararın politik vizyon üzerine etkisinin olmağı ortada. Örgütsel bir karardı. Geçmişten gelen yanlışlıklara son vermenin politik yansımaları olmalıydı. Politik perspektifler üzerinde etki yaratmadığından unutuldu gitti.

    “12 Eylül türünden askeri darbelerin “faşizm” olarak nitelenmesinin doğu olup olmadığı hem Latin Amerika partileri arasında hem de Sovyet akademisyenleri arasından tartışılan bir meseleydi.”(A.K.)

    Haklısın, hala tartışılan bir sorun. Hitler ve Musolini’in yaptıklarını küçük gösterecek analizlerden sakınmalıyız. Askeri darbelerin terörü şiddetli olabilir ancak faşizm gibi ırkçı bir ideolojiyle halk hareketi yaratarak toplumu değiştirmiyor. Askerler solu veya Kürt hareketi gibi hareketleri tasfiye ettikten sonra kışlalarına dönüyorlar. Egemen devlet yapısına dokunulmadan küçük bazı reformlar yapmakla yetiniyor. Ulusal ve azınlık haklarında kısıtlamalar getiriliyor, aşarı milliyetçilik canlandırılıyor ama ırkçı ideoloji ile emekçi sınıflar ve ezilenler sistematik bir biçimde terörize edilerek yok edilmiyor.

    “Biz, Berlin duvarının artık olmadığı, hızla değişmekte olan yeni dünyada, diğer sol güçlerle birlikte bu yeni dünyaya ayak uyduracak, Marksizmi bu yeni koşullara uygun olarak yenileme arayışına girecek birleşik bir sosyalist parti kurulması gerektiğini savunduk ve buna uygun davrandık.”(A.K)

    Soruya verilecek en genel cevap bu olsa gerek. Daha açıklayıcı formüller bulunamaz mı? İyi bir bitiş olmadığını “Sönümlenmenin” genelde Sovyetlerin çökmesinden, Komünist veya Leninist deneyimin yenilgisinden kaynaklandığını açıkça söylemeliyiz. Bu da yetmez. Geçmişten doğru dersler çıkarmadığımızdan dolayı geleceğe ilişkin alternatif bir politika geliştirmediğimizi anlatabilmeliyiz. Geçmişimizi eleştirmekle kalmadık tümden ret ettik , birikimlerimizi hiçe sayarak “yeni Dünyaya” ayak uyduramazdık. Geçmişin inkarı tam bir inkara dönüştürdüğümüzden Marksizm yenilenemezdi, günün somut realitesinden geleceğe ışık tutmayı beceremedik. 90’lı yıllarda başlayan liberalizmin politik kültürel akıntısına kapıldık, post-modernizmin ideolojik hegemonyasına karşı duramadığımızı itiraf etmeliyiz. İdeolojik anlamda sıfırlandığımız yıllardı o yıllar. 90’lı yıllarda ayakta durabilseydik ülkede diktatörlük değil demokrasi olurdu.

  2. Mustafa İrvem Keskinoğlu

    1 milyona yakın kişiyle 1 Mayıslar düzenleyen, üye sayısı 2 milyona yaklaşan DİSK, Milyonlarca üyesi ola Köy-Koop, TÖS/TÖB-DER, meslek örgütleri üzerinde etkilli olanTKP yığınsallaşmadıysa acaba yığınsallaşma nasıl olmalıydı?

  3. Vahit Azazi
    Nicelikten niteliğe dönüşüm olmayınca, çürüme başladı.Bu kısa tesbitim hem TKP,hem de SBKP için geçrlidir.
    Tacettin Demir
    Vahit Azazi Doğru tesbit sana katılıyorum.
    Mustafa İrvem Keskinoğlu
    Eğer antikomünizme lüzum kalmadıysa Küba’ya, Kuzey Kore’ye, Vietnam, vb.ye yapılanlar nedir? TBKP’ye izin verilmedi de eski SİP şimdiki TKP’ye neden izin verildi. Eleştirilecek yer burada değil, başka yerde.
    İsmail Yıldırım
    Sovyetlerin çözülmesi eşliğinde, TKP’nin çözülmesi, likidasyonu süreci…
    Hasan Iyi
    Küba, K.Kore gibi ülkelerin söylem ve bazı uygulamalarında sosyalizm olmasından rahatsızlık duymaktır, emperyalist ülkelerin yaptırım ve baskılarıdır… latin amerika ve bazı ülkelerde demokrasi mücadelelerine saldırıdır… Tbkp isminden dolayı kapatılmadı… ulusal soruna yaklaşımı yüzünden kapatıldı…K.Okuyan partisi ulusal sorunu ileri aşamaya bıraktığı için, programında yer almadığından sistem tarafından onaylandı… Tkp nin likidasyon süreci yoktur… yöneticilerinin bazıları her türlü özgürlüğünü kazandıklarında kendi özel düşüncelerini özgürce ifade etmişlerdir, eleştirirsin, eleştirmezsin bu ayrı bir konudur…
    Mustafa Çakar
    Fransa TKP olarak, 1987 yılında Veysi’nin yönettiği 50 kadar parti üyemizin katıldığı, CGT eğitim okulunda, Perestroyka üzerine iki üç gün süren bir toplantı yapmıştık. Toplantıda yapılan açılım, partimizin ömrünün kısaldığını bana fısıldamış ve büyük bir heyecanla katıldığım TKP’nin son günlerinin uzak olmadığını anlamıştım. Ne kadar derin acı duyduğumu anlatamam! Her ne yazılır ve söylenirse eksik kalır. Çok şey katılabilir analizlerimizin üzerine; ama 78 kuşağının tanımadığı günümüz gerçeği kendi doğrularını bekliyor. Milyonlarca genç cami önlerinde cumayı yaşarken, biz geçmiş üzerine ortak analizlere değil, hemen şimdi bugünün realitesine ortaklaşma sağlamalıyız. TKP deneyimi üzerine elbette çalışılmalı, konuşulmalı ama bizim nesil tarihsel ödevini böyle tamamlayacağını sanıyorsa yanılıyor. Babalarımız bize demokratik bir ülke bırakmamıştı; ama biz de çocuklarımıza güzel, birleşik, güçlü bir parti bırakamamaktan utanç duymalıyız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com