MARAŞ ’78 KATLİAMININ ÖTEKİ YÜZÜ   GELECEĞE GÖZ KIRPAN DİRENİŞLER HASAN ŞÜKRÜ DAL

Desen: Galata Kule

GELECEĞE GÖZ KIRPAN DİRENİŞLER

HASAN ŞÜKRÜ DAL

Maraş ’78 Pogromu ve Öteki Yüzü
GELECEĞE GÖZ KIRPAN DİRENİŞLER

 

Bir düğün telaşının ortası. Yer Pazarcığın Yolboyu (Kürtçe adı Xıdıranlı) köyü. Ne de olsa küçük kız kardeş evlenecekti. Zeliha, abisi Mehmet’le beraber düğün alışverişinden dönüşünde sevinçten hem uçuyor hem de dokunsan ağlayacak halde. Mehmet Mengücek kız kardeşinin düğününde her şey güzel olsun eksik olmasın koşuşturmasında. Üç gün sürecek olan düğünün ‘’en fazla halay çekip sevineni Mehmet’ti’’ diyor ablası Döne.
Düğünün bitmesine bir gün kala ortalık karışıyor.

‘Karanlık güçler’ tarafından bir planlanan bir dizi katliamın tetikçileri, TÖB-DER üyesi iki öğretmeni öldürüyor ve cenaze töreni olaylı geçiyor. Maraş’ ta 22 Aralık gecesi cenaze yürüyüşünün engellenmesiyle ortam oldukça geriliyor ve cenaze yürüyüşüne katılan herkes Yörükselim mahallesinde toplanıyor. Yapılacak işler birbirine karışmış bir kaos ortamı oluşmuştu. Ancak bu durumda bile soğuk kanlılığını koruyan ve çözüm arayışına giren bir gurup insan direniş kararı alıyor.
Maraş’ta olanlar dünyadaki mazlum insanların başına gelenlerden çok farklı değildi. İstanbul’da 1977 kanlı 1 Mayıs’ı, Çorum ve Sivas’ta yapılan saldırıları planlayanlar NATO  ile doğrudan ve dolaylı ilişkili istihbarat örgütleri, resmi ve sivil kuvvetler hepsi Maraş’taydı. Karanlıkta durup MHP ve MİT’le birlikte çalışıyorlardı. Durumu böyle tespit eden bir gurup insan ya direniş ya direniş demişti.
Maraş pogromunda direnen Tahsin, ‘’Ulaş Mehmet Mengücek bizim hareketimizin bölgedeki en yiğit insanlarından biriydi.’’ diyor ve devam ediyor: ‘’Cenazelerin engellendiği günün (22 Aralık) akşamı Pazarcık’ta muhtarı olduğu Yolboyu köyüne haber salmıştık. O gün kızkardeşinin düğünü varmış. Köylüsü Salman Ülküplü’nün sonradan bana sözlü olarak anlattığına göre Mehmet hemen yola çıkmak için kısa bir hazırlığa başlıyor. Kadınlar karşı çıkıyor. Eşi Fatma silahı saklıyor ‘gitme’ diyor. Döne Ablanın küçüğü gelin olacak olan Zeliha’nın içine ateş düşüyor ama… Ne fayda! Mehmet kimseyi dinleyecek durumda değil, kararını vermiş. Karısı onun bu halini iyi bilen biri olarak silahı sakladığı yerden çıkarıp getiriyor. Mehmet Mengücek motosikletine binip otomatik tüfekle ve yol arkadaşı Salman’la Maraş’ın bir başka mahallesine Karamaraş’a geliyor.

‘’Üç gün boyunca mahallenin korunması için çaba gösteriyor. Karamaraş’ın  kuzeyinde Çerkezler mahallesiyle komşu olan Namık Kemal  Mahallesine  1968 yılında  Varto depreminden sonra Muş’lu Kürtler göçmüş. Katliamın yapıldığı yıllara doğru Muş’lular mahallede çoğunluğu oluşturuyormuş. Hem Çerkez Mahallesi hem de Namık Kemal mahallesindekiler Mehmet’e saldırıyor.  Mehmet Mengücek elindeki tek otomatik silahla Karamaraş’ı korumaya başlıyor. Birkaç gün boyunca Mehmet var gücüyle savunmayı sürdürüyor….  Bulunduğu evi yaralı olarak terk ederken bir yüzbaşı tarafından çok yakından ateş edilerek öldürülüyor. Yüzbaşının kim olduğunu tespit edemedik. Babasının bize söylediği “sırtında küçük bir deliğin olduğu, göğsünde ise deliğin tamamen açıldığı” şeklinde. Bu da silahın çok yakından, hatta vücuduna dayanarak ateşlenmiş olduğunu gösteriyor.’’  Derviş, Tahsin’in söylediklerine ilaveten kayınbabasının söylediklerini aktardı:
‘’Muhtar Mengücek yaralı olarak askeri cemseye götürülürken o sırada oraya gelen ülkücüler onu istedi ve askerler onlara verdi ve onlar öldürdüler’’
Bütün bu sözlü anlatımlardan çıkan sonuç ise çok akla yakın gözüküyor:

 

Bu işi planlayan küresel güçler Türkiye’de dönemin Başbakan Bülent Ecevit ve Bakanlarını bile sindirecek güçlere sahipti. Dönemin İçişleri Bakanı ‘’olayları solcular çıkardı’’ diyerek istifa etti. Yerine atanan Hasan Fehmi Güneş yıllar sonra hem mecliste hem de televizyondaki ‘’itirafları’’ bir gurup insanın direniş kararının ne kadar yerinde olduğunu teyit eder nitelikteydi.[1]

Özetle;
Maraş katliamı, cinnet patlamaları biçiminde, soykırım zihniyeti devletin gizli açık desteğiyle halk kalabalıklarının işe karıştığı olaylar olarak tarihe geçti. Sadece MHP ile ve ‘derin’ devletle sınırlı değil bir de küresel boyutu vardı. Dünyanın dört bir yanında sivil halkların bir kısmını değişik şekillerde yönlendirerek milyonlarca mazlumun kanına giren de aynı küresel güçler.

KATLİAMLAR, SOYKIRIMLAR VE SALGIN HASTALIKLARLA ÖLÜMLER

 

Avrupa’dan Amerika’ya göç eden nüfus, huzur içinde sakin yaşayan Amerikan yerlilerini katledip soylarını tüketme girişimlerinden sonra dünyanın en acımasız kapitalistlerini oluşturdu. Bu katliamlar, linçler şeklinde sürekli olarak bugün bile devam ediyor ve değişik biçimlerde sürüp gidiyor.

Katliamlar, soykırımlar ve linçler insanların çoğunluğu tarafından hoşgörüyle karşılanmaz. Katliamı yapanlar bunu çok iyi bildikleri için, devletin örgütlü kurumları öncülüğünde, halkın önemli bir bölümünü ikna ederler. Bunu da, kendi yalanlarıyla uydurulan gerekçelerle kendi yazdıkları tarihe kaydederler.
Katliamlar çoğunlukla ırkdin veya siyasi düşünce farklılığı gerekçe gösterilerek  savunma diyerek yapıldı. Ya doğrudan devlet eliyle ya da devlet bağlantılı topluluklar tarafından gerçekleştirilmiş katliamlar ve soykırımlar insanlığın defalarca yaşadığı olumsuz deneyimler olarak tarihte yerini aldı. Devletin sebep olduğu haksızlıklara başkaldıran veya isyan etmesi için zorlanan azınlıklar yazılı tarihin çeşitli dönemlerinde devlet güçleri tarafından her türlü zorbalıkla kırıma uğradı, katliama tabi tutuldu. Özellikle savaş veya siyasi kriz dönemlerinde katliamlarda büyük artış gözlendi. Toplu katliamların geçmişi en fazla insanlığın sınıflara bölünmesi kadar eskidir. Birkaç örnek verecek olursak;

Aristoteles tarafından eğitilen Makedonyalı İskender’in MÖ 334 yılında sadece kendi yönetimine karşı ayaklanan 250.000 kadar kişiyi katliama tabi tuttuğu bilinmekte. Cengiz Han güçleri, ele geçirdiğinde kentlerin sakinlerinin çoğunu katliamlarla öldürürdü. 1220 yılında Semerkant’ta 75.000, Herat kentinde ise 600.000 civarında erkek, kadın ve çocuğu öldürtmüştü. Kimi kaynaklara göre Cengiz Han’ın güçlerinin yaklaşık olarak 40 milyon insanın ölümüne sebep olduğu tahmin edilmekte ki o zamanki dünya nüfusunun %11’ine karşılık geliyordu.

 

GELECEK İNSANIN KÜLTÜREL KÖKLERİNDE ZATEN VAR

Sınıflı toplumların egemenleri hayatta kalmak için insanlar arası acımasız bir ‘rekabete dayalı gelişme’ düşüncesini pompaladı durdu sürekli. Devlet, din ve ticaret birlikteliğinin kaçınılmazıydı bu. Korona salgını da bize gösterdi ki devlet denilen köhnemiş organizmalar ömrünü tamamlamış gözüküyor. Bırakalım insanları korumayı kendileri için bile bu krizi yönetemedi. Bu fırtına dindiğinde bize kalan birkaç olumlu şeyden biri ‘dayanışma’ olacak.

İnsanlığın milyonlarca yıllık geleneği geçmişte aynı türler arasında en çok dayanışmanın olduğunu gösteriyor.

Kurulan ilk tapınak devletleri kırılgan ve her an yıkılmaya hazır yapılardı. Genellikle bu devletler salgın hastalıklar ve doğal felaketlerle yıkıldı sadece birbirlerini yıkarak değil. Yıkılan bu ilk tapınak devletlerin ardından insanlar yeniden komünal yaşama döndüler. Tıpkı yakın gelecekte dünyanın dönüşeceği gibi…

Karşılıklı yardımlaşma, insan için ekonomik ve sosyal düzlemde iş birliği ve dayanışmadır. İnsanlar arası yardımlaşma, karşılık beklemeden, kaynakların, yeteneklerin ve tüm tarafların ortak yararı gözeterek kullanılması anlamına gelir. Bugün Çin’de hayvan pazarında koronaya yakalanan kadınla İngiltere başbakanının aynı kaderi paylaştığı gibi.

Yazılı tarih boyunca egemen sınıfların eylemleriyle dünya insanlar için çok tehlikeli bir yer oldu. Bu tehlikelere karşı direnip isyan etmekten başka çaresi olmayan ezilenlerin bütün çabalarına rağmen son 300 yılda tamamen ezenlerin kontrolüne geçti.
Bütün tarihsel zamanlarda egemenler kurdukları düzenin alıştıkları gibi, istedikleri gibi gitmeyeceğini, statükonun bozulabileceğini, özel yaşamlarındaki her şeyi mülkiyet ve refahlarını kaybedeceklerini hissediyorlar, biliyorlar. Özel olarak kendilerini bir tehdit altında görerek böyle bir algıyla yaşıyorlar. Tehdit algısı, şiddet gösterme potansiyelini artıran bir şey. Çok kabaca, şöyle: tehdit altındayım, kendimi savunmalıyım, saldırmalıyım. Türkiye’de de bu mekanizma öteden beri vardı. Devlet yasasıyla, polisiyle, askeriyle o şiddeti uyguluyordu. Fiziksel şiddet de gerekiyorsa, devlet onu kendi güvenlik aygıtıyla uyguluyor ya da göz yumduğu, desteklediği bazı örgütlere yaptırıyordu.

Sınıflı toplumlarla beraber mülkiyet nedenli ortaya çıkıp gelişen şiddet ve katliam karşısında ‘direniş’ insanlığın kaçınılmaz savunmasıydı. Maraş’ta küresel kapitalist odaklarla iş birliği halindeki sivil ve resmi son derece planlı ve tecrübeli kuvvetleri şaşırtarak bölen ve engelleyen Yörükselim mahallesindeki direnen tüm devrimcileri, Maraş’ın Karamaraş mahallesinde yiğitçe çarpışırken yaralanan daha sonra bir subay tarafından kalleşçe vurulup öldürülen Mehmet Mencügek’in direnişi insanlığın ezenlere karşı biriktirdiği itirazın en güçlü örneklerinden biriydi.

Tarihi anlamaya 1978 Aralık ayında Maraş katliamıyla başlamasak bile insanlığın serüveninde bu direnişin öyküsü parıldıyor. İlerde insanlar kendi için daha yaşanılası bir dünya oluşturunca geçmişimizdeki benzer direniş parıltıları bu geleceğe göz kırpacak.

#Maras78Pogromu

 

[1]https://www.tbmm.gov.tr/arastirma_komisyonlari/darbe_muhtira/docs/tutanak_son/12_eylul_alt_komisyonu/12_eylul_alt_komisyonu/05.10.2012/H.%20Fehmi%20G%C3%BCne%C5%9F-05.10.2012.pdf

 

 

About Hasan Şükrü Dal

Check Also

Demokrasi ve “Sol”

Demokrasi ve “Sol” Bu aralar “Sol”un Demokrasi ile imtihanını sorgular durumdayım. Aslında Sağ, Sol kavramlarıda …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com