TKP’NİN YÜZÜNCÜ YILDÖNÜMÜ (19. yazı) MOSKOVA’DA LENİN PARTİ OKULU

Aralık 1979’da artık Moskova’daydım. Altı ay Lenin Parti Okulu’nda hem genel parti grubuyla birlikte Türkçe, hem de ayrıca üç kişilik bir grup içinde basın-yayın, propaganda ve ajitasyon konularında özel olarak İngilizce öğrenim gördük.

Bu dönemde aklımda en çok kalan, olağanüstü bir yılbaşı gecesinin coşkusuydu. Yüzü aşkın ülkeden çok sayıda yoldaş, Enternasyonal’i, Venceremos’u, İtalyan partizanlarının direniş şarkısı Bella Ciao’ı hep bir ağızdan söyledik.

Biz Moskova’da yeni bir yıla coşkuyla girerken, ülkemiz gitgide artan bir hızla kanlı terörün girdabında debeleniyor, yurdumuz belirsiz bir şeamete doğru yol alıyordu.

Hepimiz “faşizme geçit yok”, “faşizme karşı omuz omuza” diye haykırıyorduk ama Marksist sol olarak değil bir araya gelmek, incir çekirdeğini doldurmaz konularda birbirimizle amansızca dalaşıyor, amipler gibi bölünüyorduk. Askerî  bir darbenin nalçalı topuk sesleri her geçen gün biraz daha duyuluyordu. Sovyetler Birliği’nin ise Afganistan’a müdahalesi başlamıştı ve on yıl sürecek olan bu müdahalenin maddî bedeli ile mânevi götürüsü ilk sosyalist ülkenin yıkımında belki de başlıca rolü oynayacaktı.

Moskova’da Lenin Parti Okulu’ndaki altı aylık dönem, ne yazık ki, sosyalizmin Brejnev döneminin sonuna rastlayan donuk bir evresine denk düştü. Kruşçef döneminde bir ölçüde canlanan girişimci ruh körelmeye başlamış, teoriyi donduran dogmalar yeniden başat olmaya yüz tutmuştu.

1988 yılında yine Moskova’ya bir aylığına gitme fırsatı bulacaktım ve o bir ay 1980’deki altı aydan çok daha yararlı ve zihin açıcı olacaktı. Gitgide kuruyan teoriye yeniden özsuyu verilmeye başlamıştı. 1985 ile 1988 yılları arasında teorik-pratik tartışmalar canlanmıştı. Ama dogmatizm partinin damarlarını sertleştirip iradesini felce uğrattığı için bu canlılık beklenen ve özlenen yararı sağlayamayacaktı. Besbelli ki artık çok geç olmuştu. 1917 yılında nice özverilerle kurulmaya başlanan  sosyalist düzen, kendi içinde gerekli demokratik reformları zamanında yapamadığı için ne yazık ki kendiliğinden yıkılacaktı.

Okulda ders veren profesörlerden Orucev kalmış aklımda. Bir de okula dışarıdan gelip birkaç konuşma yapan Sosyal Bilimler Akademisi Siyaset Felsefesi Bölümü Başkanı Fyodor Burlatski’yi anımsıyorum. Burlatski, Kruşçef’in söylevlerini yazan, Brejnev döneminde kızağa çekilip daha sonra Gorbaçov’un danışmanı olan ve teorik makaleleri zihin açıcı bir düşünürdü.

TEK PARTİ SİSTEMİ İÇİNDE DEMOKRASİ GELİŞTİRİLEBİLİR MİYDİ?

Burlatski şu soru üzerinde durmuştu: Tek parti sistemi içinde demokrasiyi geliştirmek ve özyönetim mümkün olabilir mi? Yanıt olarak da şunu vermişti: Eğer parti içinde gerçek bir demokrasi geliştirilebilirse, bu pekâlâ mümkündür.

Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger’nin deyişiyle söylersek, Cumhuriyet Türkiyesinin tek parti döneminde bile demokrasinin filizleri uç vermişken, sömürücü sınıfları ortadan kaldırmış olan sosyalist bir ülkede daha gelişkin bir demokrasi neden olmasındı?

Ama bunun için sosyalist devlet yapısında ve siyasal kültürde devrimci reformlar yapılması şarttı. Parti içinde eleştiri ve özeleştiri mekanizması gerçek anlamda yaşama geçirilebilmeliydi. Yasama, yürütme organları ile yargı erki arasında sosyalizm temelinde bir kuvvetler ayrılığı, bir fren-denge mekanizması oluşturulabilmeliydi. Kamuoyunu gerçekten aydınlatabilecek özgür bir basının önüne tepeden engeller dayatılmamalıydı. Biriken sorunların gerçekten üzerine gidebilecek korkusuz gazetecilere, özgür bir basına gereksinim vardı. Sosyalist hukuk sistemi, yolsuzluk yapan parti yöneticilerini yargılayabilmeliydi.

Sovyetler Birliği’nde 1917 Ekim devrimiyle başlayan sosyalizm kuruculuğunda bütün olumsuzluklara karşın önemli başarılar kazanıldı. Büyük özveriyle Nazizm yenilgiye uğratıldı. Ama ülkede devrimci reformlar sürekli hale getirilemedi. Parti içinde dogmatizme, mutlak iktidarın baş döndürücü yozlaştırıcılığına karşı her aşamada gerekli mücadele verilemedi. Sosyalizmin gelişmesi için hem doğal hem gerekli olan çelişkilerin tartışılıp zamanında çözüme kavuşturulması başarılamadı. Bürokratik bir kendinden hoşnutluk sonucu serbest tartışma kaynağında kesilip bastırıldı.

Sonunda hem dış baskı ve kışkırtmalarla hem de dinamik bir sosyalizm  anlayışına karşı içten direnç ve engellemelerle gerekli reformlar zamanında yapılamadı ve 1917 devriminin kazanımları savunulamadan rejim kolayca yıkıldı.

Aradan geçen otuz-kırk yıl içinde bütün bunlara yeterince kafa yorabildik mi? Âdil ve hakkaniyetli bir düzene inancımızı yitirmeden olumsuzluklardan gerekli dersleri çıkarabildik mi? Bilemiyorum, ama çıkarabildiğimizi ummak istiyorum.

GÜFTE GÜZELKEN BESTE KULAK TIRMALIYORDU

Derslerde donuk şekilde anlatılan teoriden ziyade Rusça sözcüklere kulağım takılıp alışıyordu. Tıpkı acemice bir besteye pek kulak asmazken güftenin farkına ve tadına varışım gibi. Bunun yararını 1985’den sonra başlayan yeniden yapılanma (perestroika) ve saydamlık (glasnost) döneminde görecek, gelişmeleri gitgide renklenip canlanan Sovyet basınından doğrudan izleme olanağını bulacaktım. Ama anlaşılan o ki, çok şey gecikmişti ve ne yazık ki artık vakit çok geç idi.

1980 yılındaki Lenin Parti Okulu’ndan anlatabileceğim aklımda fazla bir şey kalmamış. Sadece üç kişilik basın-yayın grubumuza özel ders veren değerli hocanın (adını ne yazık ki unutmuşum) şu sözleri hatırımdadır:

Yazarken, “- melidir, – malıdır” gibi gereklilik kiplerinden kaçının. Savunduğunuz tezi zihinleri açacak sorular sorarak kanıtlamaya çalışın. Muhatabınızı emirle, kafasına vurarak değil de inandırıcı savlarla, ikna edici, bilgiye dayalı kanıtlarla kazanmaya çalışın.

Gerçi gazeteciliğin bu basit gerçeği bize çok da yabancı sayılamazdı. Bunu zaten genç yaştan düzgün bir basın izleyicisi olarak ülkemizden de biliyorduk. Bir Refik Halid Karay, Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref Ünaydın, Vâlâ Nureddin, Burhan Felek, Refiî Cevad Ulunay’ın renkli yazış tarzlarından, bir Nurullah Ataç, Çetin Altan ya da İlhan Selçuk’un yalın üslûbundan elbette bir şeyler kapmıştık.

Ne var ki partinin merkez organlarında ikna edici, kanıtlara dayalı yumuşak sunuş yöntemi geri plana düşüyor, “- meli”, “- malı” gibi gereklilik kipleri ya da

“ – mamalı” gibi olumsuz emir kipleri öne çıkıyordu. Tepeden bakıcı, buyurucu tarzdan kaçınabilmeliydik, ama bunu pek başaramıyorduk.

MOSKOVA’DAN AKLIMDA KALAN

Moskova’da caddenin karşısındaki dükkâna uğramak için papaksız çıktığım dondurucu bir kış günü kulağımın arkasındaki bezenin bir anda fındık gibi şiştiğini hatırlıyorum.

Her isteyenin kolayca bilet bulamadığı Bolşoy Tiyatrosu’nda partinin tanıdığı “imtiyaz” sâyesinde enfes bir bale gösterisi izledik. Stalin’in Moskova’daki yazlık sayfiye evini gezdik. Nâzım Hikmet’in kaldığı evi ziyaret ettik. Eşi Vera’yı gördük. Ama Nâzım’ın Novodeviçi’deki mezarına gidemedik.

Lenin okulundaki kurslar bittikten sonra iki günlüğüne St Petersburg’a, o zamanki adıyla Leningrad’a gittik. Hermitage Müzesi’ni, müzenin arkasındaki tarihsel Kışlık Sarayı gördük. Leningrad’da iki gün kaldık. Nevski Prospekt’i dolaştık. “Devrim yolu Nevski Bulvarı gibi düz değildir” belgisini anımsadık. Lenin’in Şubat devriminden sonra İsviçre’den Rusya’ya trenle  döndüğü St Petersburg’daki Finlandiya İstasyonu’na uğradık.

ÖZBEKİSTAN’DA ON BEŞ GÜN

Haziran 1980’de parti okulundaki Türkiye grubu olarak on beş günlüğüne Özbekistan’a gittik. Taşkent, Buhara ve Semerkant’ı dolaştık. Oralardaki komünist partisi örgütleriyle temaslarda bulunduk. Özbekistan Komünist Partisi Birinci Sekreteri, aynı zamanda tanınmış bir şair olan Şerafettin Raşidov ile tanıştık.

Semerkant ve Buhara Uluğ Bey Medresesi ile Semerkant Rasathanesi’nin ziyaretçi imza defterlerinde Türkiye’den Milliyetçi Hareket Partisi yanlısı birkaç akademisyenin izlenimlerini okuduğumu hatırlıyorum.

Semerkant’ta medresede dinî kıyafeti içindeki hâfızdan bir Kur’an tilâveti de dinlemiştik.

Bizde Kenan Evren’in “hain hain bakan” Atatürkçülüğü devrimci Mustafa Kemal’i gardroba kaldırıp yurtseverleri zindana tıkarken Sovyetlerde ziyaret ettiğimiz parti sekreterlerinin odalarında Lenin’in çerçeveye sıkıştırılmış portreleri de duvarda onların başı üzerinde devrimci anlamından uzak asılı duruyor, parti şefleri etrafa emir yağdırırken akşam yemeklerinde votka su gibi akıyordu. Kimileri ayakta duramayacak kadar zil zurna sarhoş oluyorlardı.

Haziran 1980’de Moskova’dan Berlin’e döndüm. Türkiye’den çıkarken Atılım’ın redaktörlüğüne hazırlık için Lenin Parti Okulu’na gideceğim söylenmişti. Altı ay sonra okuldan dönüşümde, parti yönetimi her nedense durumun değiştiğini söyledi.

GÖREV LONDRA’YA MI, PRAG’A MI?

Moskova’dan Berlin’e dönüşte parti yönetimi demokratik bir yaklaşımla fikrimi sorarak bana “yapabileceğin iki şey var” dedi.

Bir, Yörükoğlu’na karşı İngiltere’de partiyi yeniden örgütlemek mi istersin?

İki, Prag’da Barış ve Sosyalizm Sorunları dergisinde TKP’yi uluslararası düzeyde temsil etmek mi?

“Prag’daki yoldaş, Kemal Kervan, biraz uzunca bir süre kaldı orada. Kendisini merkeze almamızda yarar var. Şimdi sana düşen görev, ya Londra ya da Prag. Hangisini yeğlersin?”

Uzun Londra yıllarından sonra asker kaçağı durumuna düşüp yurt dışında temelli kalmamak için bir an önce Türkiye’ye dönmek istemiş ve 1975 yılında seve seve, gönül ferahlığıyla yurduma dönmüştüm.

Elbette İngiltere’de zengin yayınlardan yararlanarak akademik yanı ağır basan yoldaşlarla ideolojik alanda partiye katkı için yapılabilecek çok şey vardı. Ama herhalde o sırada benden beklenen bu değil, Londra’da Yörükoğlu ile anlamsız bir kördöğüşüne girmemdi.

Mecburen merkezden uzak kızakta bir görev gözüyle bakılan ikinci şıkkı seçtim. Haziran 1980’de Prag’da Barış ve Sosyalizm Sorunları dergisinde TKP temsilciliği görevine başladım.

Daha sonra görüp daha iyi anlayacaktım ki, iyi ki de öyle yapmışım. Hep kendi içimize kapalı kalacağıma dünyanın başka ülkelerinden komünistleri tanımak, onların deneyimlerini dinleyip paylaşmak benim için yaşamımın en önemli kazanımlarından biri oldu. Bunun parti için bir yararı oldu mu? Bilemiyorum, umarım bir nebze yararı olmuştur.

Gelecek bölümde Prag’da yaşadığım yirmi bir ayı, Çekoslovakya deneyimlerimi anlatacağım.

19 Ekim 2020

Cavlı Çulfaz

About Mehmet Tas

Check Also

TKP ALGI ve YAŞANMIŞLIKLARIM TARİHSEL TKP ELEŞTİRİLERİNDE EZBERDEN ‘AMENTÜ’YE GEÇİŞ…Nadi Öztüfekçi

Bugün sol hareketlerin içinde, solcular tarafından en fazla eleştirilen, saldırılan yapılanma kimdir derseniz, ben, “açık …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com