İŞKENCEYE DAYANMANIN YOLLARI

İŞKENCEYE DAYANMANIN YOLLARI

Kasabalı devrimci Zeki Çetinkoç polis işkencesinde yoldaşlarını ele vermeden nasıl ayakta kaldığını “Kasabalılar” çalışmamızda şöyle anlatıyor:

“14 Mart 1980’de yakalandım. Yakalanışım çok ilginç oldu. Biz iki arkadaş yürürken, polisler yanımdaki arkadaşı tanıyorlar.  Bana “sen kimsin?” dediler, ben de “Zeki Çetinkoç’um,” dedim. “Biz Zeki diye birini arıyoruz, sen olmayasın?” dediler. Aldılar beni, bizim eve götürdüler. Arandığım süreçte, eve baskın yapmışlar, evi biliyorlar. “ Bu ev size mi ait?” dediler. “Evet,” deyince,  emin oldular ve tutukladılar beni.

 

Turgutlu karakolundaki ilk işlemlerden sonra Manisa Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüm. Emniyetteki sorgum başladı. Benim sorgum sıradan bir sorgu olmadı. Ben Cumhuriyet savcısını yaralamaktan tutuklandığım için daha ciddi bir sorgulamaya tabi tutuluyordum.

 

Ben pek etrafta görünen, legal alanda görev alan biri olmadığım için, polisler beni tanımıyordu. Kayıtlarında yoktum. Önce kim olduğumu araştırmaya başladılar. “Biz seni tanımıyoruz, sen kimsin? Sen de nereden çıktın?” diyorlardı.

 

Hangi örgüte bağlı olduğumu sorduklarında, hiçbir örgüte bağlı olmadığımı, siyasî olmadığımı söyledim. “Cumhuriyet savcısına niye ateş ettin?” diye sorduklarında, ya da “silahı kimden aldın?” dediklerinde iş karmaşıklaşıyordu.

 

İşte o zaman yoldaşlarım, onlara ve örgütüme bağlılığım yani verdiğim sözler aklıma geliyordu. Hem yoldaşlarımı, hem de kendini kurtarmak için direnmeye başladım. Direniş ise işkence demekti.

 

Bir gün Manisa Emniyeti’ndeki hücreme Turgutlu Emniyet amiri geldi. “Ben de vurulma olayının olduğu o dakikalarda oradan geçtim, beni görmedin mi?” diye sordu. Onu gördüğümü söyleyince rengi değişti, hiçbir şey söylemeden uzaklaştı. Kendi canının derdine düşmüştü anlaşılan.

 

İşkence ortamında, kendini kurtarmak için, insan beyni olmadık şeyler üretmeye başlıyor, film gibi senaryolar yazıyorsun. Bu arada bizim evde yapılan aramada eylemde kullanılan silah yakalanıyor. “Artık senin yaptığın belli oldu,  kim yaptırdı?” diye sormaya başlıyorlar.

 

O andan sonra kafamdan geçen hep, ailem, arkadaşlarım ve onlara verdiğim sözler. Artık kendimi kurtaramasam da onları kurtarmaya çalışıyorum. Kafamda yeni senaryolar üretiyorum.

 

Silah da bulununca,  “ bu işi yapmanda arkadaşlarının ne gibi bir etkisi oldu?”  diye sormaya başladılar. Ben de arkadaşlarımın hiçbir etkisi olmadığını, hiç kimsenin emir vermediğini, hiçbir örgüte bağlı olmadığımı söylüyordum. Çünkü herhangi bir örgüte bağlıyım dediğim anda zincir kurulacak, direnmek zorlaşacaktı, biliyordum.

 

Bu arada cürmüme ortak olmaktan tutuklanan Emin İra ve diğer yoldaşlarım da işkencelerden nasibini alıyorlar; ama onların da direngen tavırları nedeniyle polis olayı örgütsel bir çerçeveye oturtmayı başaramıyordu.

 

Tabii işkence görüyor, direniyor, hiç isim vermiyorum. İnanmıyorlar tek başıma yaptığıma, ilişkilerimi araştırmaya başlıyorlar. Turgutlu’da Fırın-İş Sendikası kurulmuştu. Sık sık sendikaya gidip geldiğim için onlarla bağlantı kurmaya çalışıyorlar. Oraya sadece arkadaşlarım olduğu için gittiğimi, sohbet ettiğimi söylüyorum.

 

Söylediklerim inandırıcı olmuyor, bu nedenle daha çok işkenceye maruz kalıyorum. Konuyu başka yönlere taşımak gerektiğini düşünüyorum. Kafamda yeni senaryolar üretmeye başlıyorum. “Benim gittiğim Fırın-İş sendikasında, savcının kötü adam olduğu konuşuluyordu, ben de yiğitliğimi göstermek, işçilere destek olmak için, savcıyı cezalandırmayı düşündüm ve öyle yaptım,” diyorum.  Yine inanmıyorlar ama hiç olmazsa şimdi bir senaryom var ve dikkatlerini yoldaşlarımın üzerinden uzaklaştırmayı başarıyorum.

 

“O halde, silahı nerden aldın?” diyerek işkenceye devam ediyorlar. Kimseyi ele vermeden,  kendimi de kurtaracak bir cevap bulamıyorum. O an yeni bir senaryo oluşturmak zorundayım. İşkenceyi durdurmak, hiç olmazsa soluklanabilmek için bir isim uyduruyorum. “Ali,” diyorum. “Tren yolunda karşılaşmıştık, ondan aldım,” diyorum. “Soyadı ne, atıyorsun,” diyorlar. “Ali Çiçek,” diyorum. Hiç unutmuyorum, “Ali Çiçek” demiştim, Ali Çiçek kim bilmiyorum. Cezaevinden çıktıktan sonra öğrendim ki, Ali Çiçek diye biri varmış. Onlar bulamadılar herhalde. Daha sonra böyle biri yok dediler bana. İşkenceye devam ettiler.

 

Bir gün sorgudan çıktım, bir yığın insan oturmuş yemek yiyorlar, baktım hepsi bizim fırıncılar. Eyvah dedim, ben fırıncılar sendikası dediğim için bunları aldılar, getirdiler. Şimdi benim başka bir senaryo yazmam gerekiyor. “Fırıncıların hiçbir suçu yok, onların telkini olmadı, kendi isteğimle yaptım,” demem gerektiğini düşünüyorum. Ben daha önce yaş büyütmek için savcıya gitmiştim ve savcı olmaz demişti. O olayı hatırlayıp, “yaşımı büyütüp bir an önce askere gitmek için savcıya gittim, o da olmaz dedi,  ben savcıya o nedenle kızdım ve vurdum,”  demeye karar verdim. Fırın işçilerinin zarar görmesini istemiyordum.

 

İşkence sürerken ilginç olaylar da oluyordu. Fırın işçileri arasında bir arkadaş vardı. Adı Salih. Salih hava çok soğuk olduğu için, kafasını kalorifer borularının arasına sokarak uyumuş. Sabahleyin bağrışıyorlardı. Salih’in kafası boruların aralarına sıkışmış, nasıl girmişse girmiş, çıkaramıyorlar. Polisler geldi, “nasıl soktun o boruyla duvar arasına kafanı?” diye küfrediyorlar. Salih de “ üşüdüm, ısınmak için soktum,” diyor.  Buz gibi betonda yatıyoruz,  kafasını sokmuş oraya, uğraşıyorlar çıkarmaya, o da “çıkarın beni buradan,” diye bağırıyor.

 

Manisa Emniyet Müdürlüğü’ndeki sorgum, daha doğrusu işkence altında oynadığım tiyatro oyunu on gün sürdü. On gün her an dayak yedim. Hiçbir şey öğrenemeyince ve hiç kimsenin adını alamayınca, işkenceye son verdiler. İfademi yazıp, Turgutlu’ya gönderdiler beni.”

(Sait Almış-Mehmet İnanç Turan, Kasabalılar, Etki Yayınları, 2009.)

About Sait Almis

Check Also

Yakınma Kültürü ve Sanat-SİNAN ABUZER AKDAĞ

Sanatçının, yazarın kendini nasıl konumlandırdığı, ideolojik olarak ne kadar donanımlı, doğru ve güçlü olduğu, onun, …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com