MODERN İNSANIN SERÜVENİ KATLİAMLARA NASIL GELDİ – 1

 

Merhaba, bu ilk köşe yazımda  ayrıntılarına girmeden modern insanın başına gelenlerden en talihsizini katliamları bazı örneklerle birlikte anlatmak istiyorum.

Geriye dönüp baktığımızda herkes tarihine farklı bir noktadan başlıyor. İnsan türlerinin yeryüzündeki gelişiminin tümüne bakmak, kimine sıkıcı geliyor, kiminin de işine gelmiyor. Tarihsel zaman dizinine istediğin yerden başlamak haklı gösterebilir herkesi. Size uygulanmış katliamın bir önceki gerekçesinden başlarsanız siz haklı olursunuz. Ve dünya sizin için ondan ibaret olur. Kendi doğrumun değil gerçeğin peşinde tüm süreci bilimsel bir şekilde incelemek yöntemini seçtim. İncelediğimiz evrensel dönem modern insanın 350 bin yıllık hikayesi. Bu hikayenin çok uzun bir süresinin huzurlu, paylaşımcı, dayanışmacı olduğunu gördüğümüzde önce inanamayız buna. İnsan ayakta kalabilmek ve tutunabilmek için hep şiddet kullandı deyip geçmek günümüzü açıklarken bizi rahatlatıyor sanki. Oysaki modern insanın üç yüz binlerle ifade edilen yeryüzü macerasıyla kıyaslarsak yaşadığımız dönemdeki şiddet oldukça yeni. Çok uzun yılların  paylaşan, bölüşerek dayanışan insanını görmezsek geleceğimizi, umudumuzu kaybederiz. Şu anda politik kaos ve şiddetten beslenen sistem, böyle büyük resimlere bakarak çıkarımlar yapmamızı istemiyor. ‘Katliamlar ve soykırımlar hep vardı’ demek olanları ve onları kabullenmeyi kolaylaştırıyor olsa gerek.

İnsan yeryüzündeki serüvenini, hep yeni şeyler öğrenerek sürdürüyor. Buna da bilim denmiş, bilmenin sonu yok. Ateşi evcilleştirmek, tekerlek, madenler ve araç gereç yapmak derken silah da yapıp kullanabildiğimiz için ‘katil şempanzeler’ olduğumuz kanısı yirminci yüzyılın ortalarına doğru, çok yaygındı. Oysaki çağdaş primatologlar onlarla aynı düşüncede değil, çünkü son bulgular ‘şempanzelerin’ doğasının katilliğe değil üremeye eğilimli olduğunu gösterdi.

Doğal şartlarında bilgi biriktirerek gelişen, serpilen insan türleri, milyonlarca yıldır çeşitli deneyimlerle özgürce donandı. Ta ki en son insan türü olan modern insan[1], özgür inançlarını da tapınakların insafına bırakana kadar. Başlangıçta tapınak türü inanç alanları pek fazla değildi, yeryüzüne dağılmış küçük adacıklardan oluşuyordu. Zaman zaman salgın hastalıklarla sarsılan bu küçük yerleşim bölgeleri terk edilerek oradan topluca uzaklaşılıyordu. Yeniden yeniden terk edilip kurulan geçici küçük köylerin bazılarında topluluk içi yaşamı kolaylaştırmak için yol göstersin diye seçilen insanlar zamanla değişik ilişkiler oluşturdu. Seçilenler bazı bölgelerde günlük yaşamı kolaylaştırmak yerine bunu hiyerarşik ilişkilere, ortak paylaşımı değiş tokuşa daha sonra da bir tür ticari ilişkiye dönüştürdü. Bunun tek nedeni iş bölümünün insan insiyatifiyle farklılaştırılması. Böylece insan toplulukları  çok az da olsa  ayrıcalıklı sınıflara bölünmeye başladı. İlk oluşan ayrıcalıklı yönetici sınıf rahiplerdi ve kendi çaplarında bulundukları bölgeyi yönetmeye başladılar. İnananlara vaatler verdiler, kulluk dönemini başlattılar. Tarihte ilk olarak büyük oranda tarımla uğraşan insanlar köleleştirildi. Kullar, köleler onlar için çalıştıkça ticaret gelişti ve bu adacıklar fazlalaştı, genişledi. İnananlara verilen vaatler, yalanlara dönüşüp yetmeyince de güç kullanıldı. Köleleştirmek için temel faktör olarak ‘zor’ kullanıldı. Mülkiyet özelleşip yavaş yavaş kent devletleri kuruldu. Öldürmeler, toplu katliamlar, soykırımlar ve bunun hem psikolojik hem de sosyal şartları mülkiyet üzerinden yürütülmeye başladı. Günümüzde de özel mülkiyet esaslı sistem küreselleşti ve bütün dünyamızı ele geçirdi. Şu anda bütün gücü ellerinde bulunduranlar nefesimizi kesmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Burada durup derin bir nefes alalım ve J. J. Rousseau’nun ünlü sözünü hatırlayalım hem de üzerine düşünelim.

’Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip ‘Burası benimdir’ diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun ilk kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp, çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara ‘Sakın dinlemeyin bu sahtekarı. Meyveler herkesindir. Toprak hiç kimsenin değildir. Ve bunu unutursanız mahvolursunuz’ diye haykırsaydı, işte o adam, insan türünü, nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtaracaktı.’’[2]

Birileri çıktı elbette, tarih boyunca direnen ve yaşamlarını hiçe sayıp ortaya koyanlar hep vardı. Onlar da zaman zaman tarih sahnesinde yerlerini aldılar. Uygar toplumların kurucuları onlara fırsat vermedikçe büyüdükçe büyüdüler. Mülklerini geliştirip şehir devletlerini genişlettiler ve imparatorluklar kurdular. Arkalarında genç, ihtiyar, kadın, erkek, çocuk, bebek demeden, onlara karşı çıkan ve karşı koyma ihtimali olan milyonlarca insanı akla hayale gelmeyecek gerekçeler ve yöntemlerle öldürerek kana bulanan ellerini havaya kaldırıp zafer çığlıkları attılar. Daha yaşamadan öldürülen bebekleri ve çocukları, hayatının baharındaki gençleri, yaşamını huzurlu bir şekilde yaşayarak bitirmek isteyen yaşlıları kinle, nefretle katlettiler. Çıldıran insanlık tüccarları, geniş insan topluluklarını uygarlık denen ve ne olduğu tam belli olmayan amaçlar, inançlar uğruna milli, dini sembolleri dokunulmaz, tartışılmaz ya da kutsal  diye anlamsız isimler verip yanıltarak birbirlerine kırdırdılar.
Bütün bu olayların hemen hepsi doğruluğu hep tartışılan yalan yanlış bilgilerle kışkırtılan insanların yaşadığı ‘’eski kıta’’ olarak adlandırılan Asya, Avrupa ve Sahra üstü Kuzey Afrika’da sadece belirli merkezlerde yoğunlaşıyordu. Bize öğretilen günümüzün resmi kültür ve tarihi buralarda hakim olan sınıflar tarafından yorumlanarak yazıldı. Ayrıca her yerel tarihçi kendi ‘’efendisini’’ haklı çıkarmak için yazdı. Özetle onların yazdıkları onların kendi doğrularıyla yorumladıkları tarih.
Çukurova’nın verimli tarım kuşağında modern insan, yazılı tarih boyunca süregelen sınıf çatışmalarının sonucu olarak bin bir şekle ve kültürel formlara bürünerek yaşadı. Bütün sınıflı toplumlarda olduğu gibi değişik inançlar, farklı kültürler hep bir arada yaşarken 1850 yıllarından itibaren başlayan ekonomik, politik kararlarla Ermeni katliamları, soykırımları halkın kitlesel katılımıyla da doruk noktasına 1915’te ulaştı ve Osmanlı Devleti’nin resmi kayıtlarına göre 6 ay gibi kısa bir süreçte 700 bin canın katledilmesiyle sonuçlandı.

İNSANIN OLDUĞU HER ZAMANDA ŞİDDET YOKTU

İnsanın olduğu bütün zamanlarda şiddet ve katliam olduğuna dair genel bir kanı var. Oysa bilimsel veriler öyle söylemiyor. İnsanın yeryüzündeki binlerce yıllık macerasında huzurlu, mutlu ve özgür bir canlıyı görüyoruz. Çağdaş yaşamımızda hep bir tuhaflık bir açıklayamadığımız yan var. Aslında bu tuhaflık insanların kültürel birikimiyle ilgili bilgisinin eksikliğinden kaynaklanıyor. İki ayak üzerine dikilen ilk insan türünden başlayarak bütün insan türlerinin yaşamdan ölüme kadar denediği ve yaptığı her şey kültürel birikim olarak tanımlanır. Yapılan arkeolojik kazıların bulgularıyla ilgili bilimsel incelemeler ve araştırmalar her geçen gün kültürel geçmişimiz hakkındaki bilgilerimizi zenginleştiriyor. Konumuzun esası katliamlar ve soykırımlar olunca, tarihteki bütün diğer insan türlerinin yaşantılarında beklenenin aksine, katliam yaptıklarına dair çok da fazla kanıt bulunamadı. Ta ki modern insan türünün 350 bin yıllık öyküsündeki son 4-5 bin yıllık döneminde sınıflara bölünmesinin ilk izlerine gelinceye kadar, toplu katliamlar hemen hemen yok gibi.

Yeryüzünün ılıman bölgelerinden gelen homininlerin fosil kalıntıları ender bulunur, ancak bu tür örnekler insan evriminde adaptasyonlar ve ilk göç modelleri arasındaki bağlantılar da dahil temel konuları anlamak için gerekli. Ateşi ilk olarak, milyonlarca yıl yeryüzünde var olan insan türlerinden olan ve nesiller boyunca gelişerek o türlerden birinden evrimleşen, homo erektus ismini verdiğimiz insan türü evcilleştirdi. Afrika’nın uygun doğal koşullarında serpilip gelişen homo erektus ateşi evcilleştirmesiyle birlikte Afrika dışına yolculuk kolaylaştı. Oldukça gelişkin iki yüzeyli yontma taş aletler üretebilen, ateşi kontrol eden ve Afrika’dan çıkarak neredeyse tüm Avrasya’ya, oradan da Endonezya’ya kadar yayılım gerçekleştiren homo erektus sal gibi basit deniz araçları üretme kapasitelerine sahip miydi pek bilmiyoruz. Veriler onların ancak sürüklenmenin yönünü etkileyebilecek kültürel araçları olduğu yönünde. Eldeki verili bilgiler hayatta kalma mücadelesi veren bütün canlılar gibi, bu türün de toplu katliam yapma deneyimine rastlanmadı.

Aynı şeyleri en yakın akraba türümüz neandertallerle ilgili de söyleyebiliriz. Ateşi evcilleştiren Homo Erectus, Neandertal insana hem ateşin evcilleştirmesini hem de  yiyeceklerin pişirilmesini miras olarak bıraktı. Ateşin evcilleştirilmesi, insanın kendisini de evcilleştirdi. Bu sayede Afrika’dan çıkan Neandertal insan, Avrupa’nın soğuk iklimlerinde yaşam imkanı bulabildi. Zaman zaman gelen buzul dönemlerini atlatıp yaşama devam etmelerini sağladı. Neandertal insan türü 30 bin yıl önce tükendi. Bu tükenişle ilgili olarak ‘modern insanı’ sorumlu tutan tezler hazırlandı. Modern insanın Neandertal türe yaşam alanı tanımayıp yok ettiği ileri sürüldü. Bu tezler ‘katil şempanzeler’ olduğumuz düşüncesini güçlendirdi. Ne var ki bilimsel çalışmalar ve bulgular yeni araştırma yöntemleri bu tezleri yalanladı. Afrika, Avrupa ve Asya’nın ılıman bölgelerinde yaşayan ve 30 bin yıl önce tükenen bu insan türünün deneyimlerinde de ilginçtir ki toplu katliamlarla ilgili herhangi bir ize rastlayamıyoruz.
Homo Erectus’un ateşi kültüre katmasından itibaren, yiyeceğin pişirilmesi insanın biyolojik yapısında uzun vadede radikal değişikliklere yol açtı. Sindirimi kolaylaştıran bu işlem sonucu bağırsaklar kısaldı, çene geriye çekildi ve beyin büyüdü. Modern insan neandertalden evrimleşti ve bugünkü biyolojik özellikleriyle yeryüzündeki macerası başlamış oldu. Neandertallerin neslinin tükenmesiyle birlikte modern insan türü tüm yeryüzüne dağılan biricik insan türü oldu.

 

Gelecek yazı : GÜNÜMÜZDE HALA YAŞAYAN SINIFLI TOPLUMLAR HER ŞEYİ DEĞİŞTİRDİ bölümüyle devam edecek

 

[1] Modern insan kavramını hem diğer insan türlerinden ayırmak hem de farklı özellikleri olan en son evrimleşmiş insan türünün anatomik tanımlaması olarak kullandım (bilimsel adıyla Homo sapiens).
[2] J. Rousseau, Eşitsizliğin Kökeni, İdea Yayınları, s.63.

About Hasan Şükrü Dal

Check Also

TARTIŞMALAR ÜSTÜNE: SOSYALİZM, DEMOKRASİ, PARA VE EKONOMİ….M. Taş

Hasan Karataş arkadaşın üç yazısında dikkatimi çeken görüşlerini kısa notlar halinde değerlendirip cevap vermeğe çalıştım. …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com