TKP’nin Yüzüncü Yıldönümü(5) “VATAN HAİNLERİ”Nİ NEDEN ÇOK SEVDİM?-Cavlı Çulfaz

 Bu yıl Türkiye Komünist Partisi’nin yüzüncü yıldönümünü hep birlikte kutluyoruz. Geçen hafta 15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişinin ellinci yılını sokağa çıkma sınırlamalarına rağmen yurdun bazı kentlerinde kutlayıp değerlendirdik.

Ellinci yıl deyince biraz da kendi hayatımdan söz edersem fazla çıkıntılık etmiş olmam herhalde. Bir asırlık parti ile emekçilerin yarım asır önceki direnişi yaşadığım hayatla sımsıkı örülmüş, kenetlenmiş durumda.

Bu yıl benim TKP’ye girişimin ellinci yılı. Yani ATILIM dediğimiz dönemin birkaç yıl öncesini de doğrudan yaşamışımdır.

Bir birey olarak TKP’ye giden yola nasıl koyuldum?

Komünizmle mücadele derneklerinin sergerdeleri, ırkçı ve yobazlar vatan haini diye sövüyorlardı sanat ve edebiyatın en büyük ustalarına… En başta Nâzım Hikmet’e, Ruhi Su’ya, Abidin Dino’ya, Orhan Kemal’e, Kemal Tahir’e, Yaşar Kemal’e… İşte böyle bir ortamda ben vatan haini diye küfrettikleri komünistlere sanat, edebiyat, şiir üzerinden giderek, o karanlık yıllarda yavaş yavaş ısınmaya başladım. Buradan ve en baştan başlıyayım:

1942 yılında Adana’da dünyaya geldim. Hayatımın ilk dokuz yılı Adana’da, sonraki yedi yılı ise babamın cumhuriyet savcısı olduğu Kars ve Kayseri’de geçti. Ortaokul üçüncü sınıfta Kayseri’de amatör gazeteciliğe başladım. 1958’de babamın Kayseri’den Ankara’ya atanması üzerine 1958 yılı haziran ayında Ankara’ya geldim.

“ROL MODEL” – ÖRNEK KİŞİ

1954 yılında teyzemin İstanbul edebiyat fakültesinde okuyan oğlu Ünsal Yücel elinde Ağustos 1954 tarihli Varlık dergisiyle Kars’a gelmişti. İlkokulu yeni bitirmiştim. Teyzemin  oğlu ise İstanbul’da liseden yeni mezun olmuştu. Benden altı yaş büyüktü. Bir hafta Kars’da bizim evde kaldı.

Birer liralık Varlık cep kitaplarıyla onun sayesinde tanıştım. Bir gün birlikte Kars’daki Müslim Köse kitabevine girdik. Ünsal Yücel o gün iki kitap aldı kitapçıdan: Biri Sabahattin Âli’nin Kürk Mantolu Madonna, öbürü Peyami Safa’nın Matmazel Noralya’nın Koltuğu kitabı. “Bu kitapları koskoca İstanbul’da bulamadım. Ne şans, Kars’da buldum” dedi Ünsal ağabey.

Bir kez kitapların ismi 12 yaşında bir çocuğun zihninde büyüleyici bir soru işareti yaratıyor, insanı düşünmeye yönlendiriyordu. Kürk manto giyen bir Madonna ne demek? Matmazel Noralya kim? Bu isimler hemen akla çakılıyor. Muzaffer Şerif Başoğlu adı da ilk olarak zihnime öyle çakılmıştır. 1967 yılında London School of Economics (LSE) kütüphanesinin rafında yan yana dizili Muzafer Sherif & Carolyn Sherif kitaplarını görüp buna hemen belleğimde bir mim koymam gibi. İnsanın ilk gördüğü etkili bir isim zihnine hemen yerleşiveriyor.

Ünsal Yücel Türkiye’de okçuluk tarihini yazan ilk akademisyendir. Ayrıca minyatürler ve sanat tarihi üzerine de önemli kitapları vardır. Konuşmasıyla, duruşuyla, okuduğu kitaplarla örnek aldığım ilk insandır. Şimdiki moda deyişle ilk “rol model”imdir. Yıl 1954. Teyzemin oğlu liseyi yeni bitirmişti, 18 yaşındaydı, ben de Kars’da Gazi İlkokulunu yeni bitirmiştim.

Kürk Mantolu Madonna’nın yazarının başı taşla hunharca ezilerek öldürülen çok önemli Marksist bir romancı ve öykü yazarı Sabahattin Âli olduğunu birkaç yıl sonra öğrenecektim.

https://www.sozcu.com.tr/hayatim/kultur-sanat-haberleri/kurk-mantolu-madonnayi-en-cok-okunan-kitap-yapan-nedenler/#:~:text=2015’%C4%B0N%20EN%20%C3%87OK%20OKUNAN,%C3%A7ok%20okunan%20kitab%C4%B1%20oldu%C4%9Funu%20a%C3%A7%C4%B1klad%C4%B1.

Dört yıl önce 29 Ekim 2016 Cumhuriyet Bayramı günü Ankara’nın göbeğinde Kızılay’daki Yapı Kredi Kitabevi’nin bütün vitrinini boydan boya bir Nâzım Hikmet resmi ile Kürk Mantolu Madonna posteri kaplıyordu. 1954 yılında Ünsal ağabeyin elinde gördüğüm kitap 62 yıl sonra bütün Türkiye’de en çok satan kitap (bestseller) olmuştu. Kitabevinin az ilerisindeki gökdelen ise yerlere kadar uzanan devasa bir Atatürk bayrağı ile kaplıydı. Dindar ve kindar nesil yetiştirmek isteyen bir iktidarın Türkiyesinde bu ne anlama geliyordu?

Batıl inançları, hurafe ve safsatayı savunanlar ülkemizde adım adım iktidar olmuşlardı. Ülkemizin gidişiyle ilgili müthiş bir karamsarlık ve kötümserlik çökmüştü insanlarımızın zihnine. Ama Nâzım Hikmet ile Sabahattin Âli posteri kültürel iktidarın hâlâ bizde olduğunu göstermiyor muydu? Dev Atatürk bayrağı laiklik meşalesi sönmedi diyordu. Aydınlanma ışığı pırıl pırıl yanıyor diye haykırıyordu. Yılgınlığa, umutsuzluğa yer yok diye sesleniyordu Sabahattin Âli başının gaddarca ezildiği Trakya sınırımızdan. Vatan haini dedikleri, yurduna hasret öldürdükleri Nâzım Hikmet Novedeviçi mezarlığından başını kaldırmış, Genco Erkal’ın sesinden dile geliyordu. Demek ki, kültürel iktidar hâlâ bizde idi.

https://www.dailysabah.com/books/2016/05/06/sabahattin-alis-madonna-in-a-fur-coat-still-a-bestseller-70-years-after-first-edition

BU “VATAN HAİNLERİ” KİMLERDİ ACABA?

Böylece 12 yaşındayken çocuk kitaplarını bir yana bıraktım. Birer liralık Varlık cep kitaplarını, Charles Dickens, Panait Strati, John Steinbeck, Chekhov, Tolstoy, Dostoyevski, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Sait Faik okumaya başladım. Varlık, Yeditepe, Seçilmiş Hikâyeler, Türk Dili, Yelken gibi edebiyat dergilerini düzenli izlemeye başladım.

1954 yılı sonunda Kars’dan Kayseri’ye gelince ırkçı yobazların gazete ve dergilerine de göz atmaya başladım. Halkın büyük desteğiyle iş başına gelen Demokrat Parti gitgide muhalifleri susturmaya, en temel hak ve özgürlükleri ayaklar altına alan keyfi bir yönetim kurmaya koyulmuştu.

Bu arada Kayseri’ye çokça gelen aylık Toprak dergisi her sayısında bir “vatan haini” tanıtıyordu. Kimdi bu vatan hainleri?

İşte böyle bir ortamda, yerli yazarlardan kimi okuyup sevmeye başladıysam Toprak dergisine göre hepsi birer “vatan haini komünist” idiler. En başta da Nâzım Hikmet. Zaten yurt dışına “kaçmış, tescilli ve mahut” bir komünist idi. Yapıtları Atatürk döneminde basılmış, ancak daha sonra yasaklanmıştı. Hiçbir yerde kitapları yoktu. Sadece yasak yayın bulundurmaktan korkmayan bir sahafın kitap yığını arasında belki bulabilirdiniz.

1944 yılında basılmış Baki Süha Ediboğlu’nun Türk Şiiri Antolojisi kitabında Nâzım Hikmet’in Bahr-i Hazer ve Salkımsöğüt adlı iki şiirine rastlamıştım günün birinde. Meğer o yıllar Nâzım’ın pelür kâğıdına basılı şiirleri gizli gizli okunur, el altından dağıtılırmış. Kayseri’deki ortaokul öğrencisi çocuk nereden bilecekti bunları?

PEYAMİ SAFA 16 YAŞINDAKİ ÇOCUĞA İKİ YAZIYLA YANIT VERİYOR

Matmazel Noralya’nın Koltuğu’nun yazarı ise dört yıl sonra 1958’de doğrudan karşıma çıkacaktı. Peyami Safa tanınmış bir romancıydı ve bir zamanlar Nâzım Hikmetin de arkadaşı idi. Safa, daha sonra “mahutlar” (yani bilinen kişiler, adı geçen komünistler) diye bütün sola karşı kan damlayan kalemiyle yaylım ateşi açmaya koyulmuştu. Bunun üzerine iki sanatçı karşılıklı polemiğe girmişler ve Nâzım onu “Yetimin oğlu Safa” diye nitelemişti. İşte aynı Peyami Safa 16 yaşında bir çocuğun Vatan gazetesinde çıkan öz türkçe konulu mektubuna art arda iki yazıyla yanıt verecekti. (Milliyet, 22 ve 23 Ağustos 1958)

O sırada gazetelerde, dergilerde birçok yazar Peyami Safa’nın saldırgan üslûbunu eleştiren makaleler kaleme alıyorlardı. Nasıl olmuştu da köşe yazarlarının duayeni Peyami Safa daha ünlü yazarları bir yana bırakıp “muhterem Cavlı Çulfaz beyefendi” diye nitelediği bana hemen o gün yanıt verme gereğini duymuştu?

21 Ağustos 1958 günlü Vatan gazetesinde çıkan ve yarısından çoğu kırpılmış olan mektubumda, arı Türkçeye, devrik ve kesik tümceye çatan ünlü yazarın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu  adlı kitabında geçen devrik ve kesik tümceleri sıralamıştım. Ameliyat öncesi son derece endişeli bir hastanın ruh halinin dilbilgisi kurallarına uygun düzgün cümleler kurmaya elverişli olmayabileceğine değinmiştim. Devrik ya da kesik tümcelerle konuşmasının son derece doğal olduğunu belirtmiştim. Bu tür tümceleri doğrudan yazarın kendi kitabından almıştım. Ben devrik ve kesik tümceleri doğrudan Peyami Safa’nın kendi kitabından aktarınca herhalde yazar da bana yanıt verme gereğini duymuştu. 16 yaşında tıfıl bir çocuk olduğumu bilseydi, yanıt verir miydi acaba?

Yaşın elbette bir önemi yoktu. Vatan gazetesinde çıkan kısa mektubum tanınmış yazarı sanırım can evinden yakalamıştı.

LEFTER SEVGİSİ BENDE ENTERNASYONALİZME GİDEN YOLU DÖŞÜYOR

İnsan öyle hemen bir çırpıda enternasyonalist olmuyor. Fenerbahçe ve Lefter Küçükandonyadis sevgisi İstanbul’da değil, hemen herkesin müslüman olduğu muhafazakâr bir taşra kentinde, Kayseri’de 12-13 yaşındaki bir çocuğu düşünmeye sevk ediyordu.

Futbol sadece futbol değildir demişler. Ülkede futbolu en zarif, en etkili oynayan Lefter Küçükandonyadis’i henüz seyretmemiştim. Cızırtılı radyolardan Muvakkar Ekrem Talu, Muhteşem Öksüzcü, Sulhi Garan, Pertev Tunaseli, Halit Kıvanç gibi eşsiz spor spikerlerinin sesinden, önce cızırtılı radyolardan dinlemeye, gazetelerin spor sayfalarından okumaya başlamıştim.

Ve hiç tanımadan çok sevdiğim Lefter’i hayal ederken buna bağlı bit yeniklerini de düşünmeye başlamıştım.

Örneğin Lefter’den yedi yaş küçük olan Galatasaraylı Turgay neden milli takımın kaptanıdır da, en çok milli formayı giyip en çok gol atan Lefter neden milli takımın kaptanı değildir? Takım kaptanlığında kıdem ve yaş o kadar önemli değil midir? Burada düpedüz bir ayrımcılık yok mudur?

Yine aynı yaşlarda okuyordum gazetelerden 6-7 Eylül 1955 faciasını… Hükümetin kışkırttığı çapulcu güruhlar Rum asıllı yurttaşlarımızın mağaza ve dükkânlarını yağmalıyorlardı. Lefter’in Büyükada’daki evi basılmış, devletin güvenlik güçleri değil de Fenerbahçeli taraftarlar Lefter’i saldırıdan koruyabilmişlerdi.

Lefter’e olan sevgim beni değişik ulus, milliyet ve kökenlerden olan insanları anlamaya, düşman görmemeye, gitgide sevmeye götürmüştür. Yıllar sonra haykıracağım Avusturya işçi marşındaki gibi “sanki doğduk bir anadan, yurdumuz bütün cihandır bizim” görüşüne, enternasyonalizme giden yolu döşemiştir.

‘VRE O AY-YILDIZLI MİLLİ FORMA…’

İlk kez 1958 yılında Ankara’da Fenerbahçe’yi seyrederken, imgelemdeki efsane, önce hayalken sonra gerçek olmuştu.

8 Haziran 1960’da Ankara’da İskoçya’yı 4-2 yendiğimiz maçta iki gol attı Lefter… Basın tribününde maçı izliyordum. Bir sıra üstümde, şeref tribününde Cemal Gürsel maçtan önce halka hitaben ilk konuşmasını yapmıştı elindeki eski yazı notlardan…
İskoçların anadan üryan duş aldığı ortak soyunma odasında Lefter ile ilk mülâkatı yapmıştım. O sırada duşunu almış olan bir başka virtüoz futbolcumuz (adı lâzım değil), terli forması ile üstünü kurulamaya çalışıyordu. Lefter, “Vre o ay-yıldızlı milli forma, al şu benim havluyu da onunla kurulan” diye çıkışmıştı takım arkadaşına…

27 Kasım 1960’da Sofya’daki Bulgaristan maçına çalıştığım gazeteden 30 dolar harcırah alıp milli takımla birlikte gittim. Çocukluğumun efsanesi Lefter ile İstanbul’dan Sofya’ya kadar trende aynı kompartmandaydım.

LEFTER’LE SOFYA’DA NÂZIM HİKMET’İ GÖREMEDEN…

Bir hafta dolaştım Sofya’yı… Maçtan bir gün önce kaldığımız Bulgaria Oteli’nde kendini “İstanbullu eski bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı” diye tanıtan Edvard Karabedyan, “Burada bir Türk şairi var, isterseniz sizi onunla tanıştırıp görüştürebilirim” demişti ama yaşını başını almış, kıdemli spor yazarlarından hiç ses çıkmayınca, öylece havada kalmıştı bu öneri… Çok sonra öğrendim ki meğer Nâzım Hikmet de Vasilevski stadında imiş ertesi günkü maçta… Hayatta epeyce fırsatı ıskaladım. Ama bilmeden kaçırdığım için pişman olduğum tek fırsat budur.

“YUNANLIYLA KARDEŞ OLDUĞUNU SILA DERDİNE DÜŞÜNCE ANLARSIN”

Bülent Ecevit’in 1947 yılında 23 yaşındayken Londra’da yazdığı hümanist şiirin de enternasyonalizme doğru yol alışımda payı olmuştur:

TÜRK – YUNAN ŞİİRİ

sıla derdine düşünce anlarsın
yunanlıyla kardeş olduğunu
bir rum şarkısı duyunca gör
gurbet elde istanbul çocuğunu

türkçenin ferah gönlünce küfretmişiz
olmuşuz kanlı bıçaklı
yine de bir sevgidir içimizde
böyle barış günlerinde saklı

bir soyun kanı olmasın varsın
damarlarımızda akan kan
içimizde şu deli rüzgâr
bir havadan

bu yağmurla cömert
bu güneşle sıcak
gönlümüzden bahar dolusu kopan
iyilikler kucak kucak

bu sudan bu tattandır ikimizde de günah
bütün içkiler gibi zararı kadar leziz
bir iklimin meyvasından sızdırılmış
bir içkidir kötülüklerimiz

aramızda bir mavi büyü
bir sıcak deniz
kıyılarında birbirinden güzel
iki milletiz

bizimle dirilecek bir gün
ege’nin altın çağı
yanıp yarının ateşinden
eskinin ocağı

önce bir kahkaha çalınır kulağına
sonra rum şiveli türkçeler
o boğaz’dan söz eder
sen rakıyı hatırlarsın

yunanlıyla kardeş olduğunu
sıla derdine düşünce anlarsın
Yine Bülent Ecevit’ten hümanist-enternasyonalist bir şiir daha:

 PÜLÜMÜR’ÜN YAŞSIZ KADINI

Pülümür’ün bir dağ köyünde gördüm onu
yaşını sordum bir giz gibi güldü
kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz
yüzüne baktım bir giz gibi güldü

bir asa vardı elinde
bir solmuş kırallığın
kadifeden harmanisi üzerinde
bir hititliydi o bir selçukluydu
bir ermeniydi bir kürttü
bir türk

yaşını sordum bir giz gibi güldü
koluma girdi bir soylu kadınca
tozlu köy yolunda sürüyerek eteğini
beni tek gözlü sarayına götürdü
köy yapısı kulübesinin

zamanı onda yitirdim ben
yitik zamanlara onda eriştim
en soylu yoksulluğun toprak döşeli sarayında
bir taç gibi kondu başıma Türkiyeliliğim.

Elbette önce Nâzım Hikmet’in, sonra da Bülent Ecevit’in bu şiirlerinin TKP’ye girmeden önce enternasyonalist olmamda önemli bir etkisi olmuştur. Kimse yadırgamasın, TKP ile bu iki şiir arasında da herhangi bir çelişki yoktur.

Yüzüncü yıldönümü yazılarıma devam edeceğim.

21 Haziran 2020

Cavlı Çulfaz

About admin

Check Also

Köşelerden Bir Demet (193)-Cavlı Çulfaz

Ayartıcı düşünceler, ne öğrenciliğimde ne sonrasında zihnimden hiç eksik olmadı. Onları söylemekten çekinmedim. Anayasa kürsüsüne …

One comment

  1. bir asa vardı elinde
    bir solmuş kırallığın
    kadifeden harmanisi üzerinde
    bir hititliydi o bir selçukluydu
    bir ermeniydi bir kürttü
    bir türk

    Ecevit’in bu dizeleri Anadolu’nun toprağındaki enternasyonalist tarihi çok güzel yansıtıyor.

    Bir de bunlar !!…Harika bir anlatım …..

    zamanı onda yitirdim ben
    yitik zamanlara onda eriştim
    en soylu yoksulluğun toprak döşeli sarayında
    bir taç gibi kondu başıma Türkiyeliliğim.

    Türkiye kimliği, yoksullukla etnik çeşitliliğin harmonisinden olduğunu felsefi şiirsel anlatımla bu kadar güzel dile getirilir. Tabii ki, bu geniş humanist vizyonun ne kadarı politikaya yansıtıldığını sorgulamak lazım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com