KORONAVİRÜS ÖNCESİ İSTANBUL İZLENİMLERİ-Cavlı Çulfaz

Değerli dostlar,

Elbette yaşımız epeyce ilerledi, bu fâni dünyaya elveda diyenlerimizin sayısı arttıkça, önümüzdeki günlerimizin sayılı olduğunu hatırlayıp hüznümüzü koyultuyoruz. Besbelli ki, çoğumuzun dizleri dermanını gitgide yitiriyor. Yine de, acaba diyorum, herşeye rağmen şu özel otomobillerimizden biraz çıkıp tıkış tıkış da olsa, güzelim İstanbul’da Marmaray’ıyla, metrobüsüyle, otobüsleriyle 65 yaş üstü bedava olan toplu ulaşım araçlarına daha sık binemez miyiz? Üstelik her istasyonda bedava tuvaletler de emrimize âmade. Yanlış bir otobüse binsek bile, değiştirip doğrusuna binmek için vaktimiz de bol.

 

İstanbul’un bazı yerlerinin tadını çıkaralım diyorum. Tamam, trafik çok sıkışık… Ama saat 10:00 ile 16:00 arasında ve 19:00’dan sonra İstanbul’da trafik sorun değil. Eğer afra tafrasından geçilmez yüce makam sahibi birisi, gideceğiniz yoldan o sıra geçeceği için yol kapatılmamışsa… Tiyatrosuyla, sinemasıyla, siyasi toplantıları, sanat ve edebiyat konferansları, seminer ve açık oturumlarıyla ne kadar çok gidecek yer var. Hele günümüzde en önemli direniş alanları olan stadyumlarda halkla iç içesiniz.

 

Şehir tiyatroları bir ara 6 liraydı, şimdi 14 lira… Son üç yılda 32 oyuna gitmişim. Şu an görmediğim tek bir oyun kaldı. Tiyatrolarda erkeklere oranla çoğu kız ve çoğu başı örtülü olan cıvıl cıvıl gençlere rastlıyorum. Ayrıca Üsküdar’dan az ileride, Paşalimanı Caddesinde Tekel Stüdyo Sahnesi var.

 

Elinde kitap olanlar arasında kadınlar çoğunlukta. Bu da insanın içini ışıtıyor..

 

Başta Ataşehir’deki DasDas olmak üzere, biraz daha pahalı olan İstanbul’un dört bir yanındaki özel tiyatroları saymıyorum. DasDas’da onyıllar sonra Zengin Mutfağı’nı ve Şener Şen’i gördüm birkaç ay önce. Taksim İstiklâl Caddesindeki Garibaldi Sahnesini de unutmayayım.

 

Sonra Moda’daki Süreyya Opera Salonunda zaman zaman anma toplantıları da oluyor. En son bu yıl 12 Ocak günü yirmi yıl önce bombalı bir saldırıda yitirdiğimiz Onat Kutlar’ı orada andık. Opera solunu doluydu, dâvetiyeler tükenmişti. Bileti olmayanlar kapıdan geri dönüyordu. Birisi dedi ki: “Kapının önünde kuyruk olup beklersek, başlamaya yakın içeri alırlar bizi.” Hakikaten bir saat kadar kuyrukta bekledikten sonra anma seansı başlarken içeri girdik. Kuyrukta beklerken islâmcı edebiyatçılardan Kâmil Eşfak Berki ile tanıştım. Kuyrukta bir saat sohbet ettik. Amcası tanınmış hukukçu Şakir Berki imiş. Kâmil Eşfak bey, Sezai Karakoç’un Diriliş dergisine çeviriler de yapmış.

 

Bahariye’de boğa heykelinin az ilerisindeki Nâzım Hikmet Kültür Merkezinde çok sayıda sanat-edebiyat atölyesi var. Dostlarla, yoldaşlarla en kolay buluşabildiğim yer orası. İstanbul Şişli’de Nâzım Hikmet Kültür ve Sanatevi’ni belirtmeyi ihmal etmeyeyim. Nâzım Hikmet’in eşyalarının sergilendiği Anı Salonu burada bulunuyor. Ankara Oran’da Zülfü Tiğrel Caddesindeki, yine Ankara Konur Sokaktaki, ayrıca Yenimahalle’deki Nâzım Hikmet Kültür Merkezlerini de unutmayayım bu arada. İstanbul Esenyurt’taki Nâzım Hikmet Parkını, İstanbul Avcılar’daki Nâzım Hikmet heykelini, İzmir Güzelyalı’daki Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’ni, Bursa Nilüfer’deki Nâzım Hikmet Kültür Evi’ni, Antalya Konyaaltındaki Nâzım Hikmet Kongre ve Fuar Merkezini, Antalya Karaalioğlu Parkındaki Nâzım Hikmet heykelini, Antalya Sadri Alışık Kültür Merkezini görme fırsatım olmadı henüz. Adana’da doğduğum yer olan Reşatbey Mahallesindeki Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’ni de ekleyeyim. Leyla Erbil Kitaplığı oradaymış.

 

Bunları niye tek tek saydım: Eskisi gibi değil. Koca Nâzım’ı yasaklıyamıyorlar artık!

 

İstanbul’da dolaşırken Küçükbakkalköy’de (Ataşehir) Nâzım Hikmet Parkı’na uğrayabiliriz. Orada Nâzım Hikmet’in heykelini gördükten sonra Limon Cafe’de çayımızı, kahvemizi içip sohbet edebiliriz.

 

Türkiye Komünist Partisi’nin ve Marksist solun bütün tarihini içeren kitapları İstanbul Nişantaşı, Valikonağı Caddesi, Hacımansur Sokak, Mim Plaza No 10A Blok, Kat 2’de bulabiliriz. Türkiyenin tarihi,  Cumhuriyet Halk Partisi ile TİP dahil Türkiye Komünist Partisi’nin ortak tarihidir. Oradaki yüzlerce kitaptan bunu daha kolay anlayabiliriz. (Nâzım Hikmet, Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Dr Hikmet Kıvılcımlı, Sadun Aren, Muzaffer Şerif, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Ahmed Ârif, Ruhi Su… Daha saymama gerek var mı?)

 

Caddebostan Kültür Merkezi’nde epeyce etkinlik var. Geçen yıl Ataol Behramoğlu bir sinevizyon gösterisi eşliğinde, Genco Erkal ile birlikte şiirlerini okuyordu. Karartılmış salonda bir ara Ali İsmail Korkmaz ile Berkin Elvan’ın anneleri Ataol’un şiirlerini okuduktan sonra kendimi tutamamış, birden boşanıp karanlıkta birkaç saniye hüngür hüngür ağlamışım. Herhalde çocukluğumdan bu yana  ilk kez oluyordu. Salon tıklım tıklım doluydu. Ancak merdivenlerde yer bulabilmiştim. Neyse ki karanlıkta pek kimse fark etmeden kendimi toparlayabildim.

 

Antikapitalist müslümanların etkinliklerini, müslüman solcuları, bu arada İhsan Eliaçık’ı zaman zaman Balat’taki İnşa Kültür Evi’nde izleyebiliriz.

 

Vaktimiz olursa, Ankara’da TBMM Kütüphanesi’ni, Milli Kütüphane’yi, İstanbul’da Üniversite Kütüphane ve Dokümantasyon Daire Başkanlığını, Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ni ziyaret edip oradaki gazete koleksiyonlarını inceleyebiliriz. On küsur yıl önce Beyazıt Kütüphanesinde eski yazılarımdan bazılarını görüp fotokopi çekme fırsatını bulmuş, sanki yeniden gençliğime kavuşmuş gibi olmuştum.

 

Günde en az birkaç kişiyle, otobüste, metroda, Marmaray’da elinde bir kitap varsa, hele o kitap klâsiklerden biriyse, hele bir de sosyal bilimler kitabıysa söze girip ayak üstü de olsa yeni bir insan tanıyabiliyorsun. İçin ışıyor.

 

Birgün Marmaray’da ayakta gidiyordum. Önümde oturanın elinde epeyce solmuş bir Çehov kitabı vardı. “Hasan Âli Ediz’in çevirisi mi?” diye yırtık dondan fırlamış gibi sordum. Orta yaşlardaki adamcağız parmaklarıyla kitabın ön sayfalarına geri dönüp çevirmenin adını buldu, “evet öyleymiş” dedi. Bir çevirmen adıyla hemen ısındık birbirimize. Emekli lise edebiyat öğretmeniymiş. Yenikapı’da indikten sonra bir kafede oturup sohbeti koyulttuk. Çoluk-çocuk, hal hatır, hangi liselerde öğretmenlik yapmış derken hasbıhal koyulaştı. Bir buçuk saat edebiyattan siyasete çok şey konuştuk. Dünyaya şaşı bakan karamsar, kötümser, bir insan değil. Tam tersine iyimser güzel bir insan tanıdım, yine içim ışıdı, gönlüm ferahladı. Kıssadan hisse: Benimkine haksızlık etmeyeyim. Demek ki yırtık dondan fırlamamış.

 

Türkiye bazen hiç de dışardan göründüğü gibi değil. Tiyatro için internetten bilet almak istersen, bilet yok, bilmem kaç hafta oyun dolu yanıtı alıyorsun. Hattâ doğrudan tiyatro binasına gidip bilet almak istersen, genellikle yine her yer dolu, bilet yok diyorlar. Ama oyun başlamadan 15-20 dakika önce gidersen, çoğunca en arka sıralardan da olsa bir bilet bulabiliyorsun. Üstelik tiyatronun içinde yer gösteren genç tam oyun başlamak üzereyken nazikçe yanına gelip seni en ön sıraya, en güzel yere oturtabiliyor. Çünkü önceden dolu denilen oyuna epeyce sayıda insan, oyun başlarken gelmemiş olabiliyor. Benzer bir durum, stadyumlar için de geçerli.

 

Başka nereye gidebiliriz? En başta Beylikdüzü’nde bir hafta süren kitap fuarları… Fuarda her gün sekiz-on seans açık oturumlar oluyor. Sevgili Savaş Sönmez ile Şefik Onat’ın fuarda imza günleri oldu geçen yıl. Çok insanla orada çayını kahveni içip sohbet edebiliyorsun. Fuarın içi özellikle cumartesi-pazar günleri nerdeyse yürünmeyecek kadar kalabalık oluyor. Kimi yazarların imza günlerinin önünde uzun kuyruklar oluşuyor. Çoğu yazar ise epeyce mahzun duruşlarıyla kitabını imzalatacak bir okur bekliyor. İstanbullu dostlarıma mutlaka kitap fuarında buluşalım diyorum. Şimdiden orada randevu veriyorum.

 

Benim oturduğum Ataşehir ile Beylikdüzündeki fuarın arası tam 59 kilometre. Otobüs, metro, metrobüs derken iki saatte fuara ulaşıyorum. Dönmesi de bir o kadar sürüyor. Olsun, yorgunluksa keyifli bir yorgunluğa değiyor. Herhalde evine pek uzak olmadığı için sevgili Ercan Eyüboğlu’nu da en kolay görebileceğimiz yer Beylikdüzü Kitap Fuarı.

 

Yine kitap fuarına gidiyordum bir gün. Metrobüsün içinde iki genç, biri kız öbürü erkek, 19-20 yaşlarındalar herhalde, konuşuyorlardı. İninceye kadar bir saat onları dinledim. Böylesine karşılıklı uyumlu bir mükâleme, dengeli bir konuşma ne zamandır duymamıştım. Çünkü çoğunca taraflardan birisi baskındır, konuşmayı tekeline alır, öbürü edilgin, daha çok dinler. Bu tür tekelci konuşmalara kulak misafiri olmak insanın içini bayar. Burada ise, bu gençlerden ilki bir ya da birkaç cümle söyledikten sonra, öbürü birkaç  cümleyle yanıt veriyor. Son derece olgun, olağanüstü dengeli, karşılıklı bir konuşma dinliyorsun. Yine için ışıyor. Metrobüsten inerken omuzlarına dokunup takdir duygularımı ilettim. Tevazudan yüzleri kızarınca, ben utandım bu kez.

 

İstanbul Baltalimanında Borusan Perili Köşk’ü, İstanbul Ataşehir’de Bülent Ecevit Parkını, yine Ataşehir Deniz Gezmiş Parkı içinde Erdal Eren Kültür Merkezi’ni de şu koronavirüsü savuşturabilirsek, temiz havada görmemizde yarar var. Burgazada’da Sait Faik Müzesini ziyaret ettikten sonra Kalpazankaya’da bir kadeh rakıyla birlikte kalamar ya da levrek yemenin lezzeti başka oluyor. Bu satırları Londra’dan yazarken, kendimi sanki Adalar vapurunda martılarla yan yana boğazın püfür püfür esen tatlı meltemini ciğerlerime çekmiş gibi hissediyorum. Şimdi internet üzerinden nihavent makamında nasıl dinlemezsin Ah güzel İstanbul! şarkısını melâlin iğvasına kapılmadan…

 

Özellikle Kadıköy’de Haldun Taner Sahnesi’nin karşısında Şehremaneti binası var. İçinde Mete Tuncay da dahil birçok düşünürümüzün kitaplarını bağışladığı bu binada haftada en az iki kez edebiyatçılar konuşuyor. Geçen yıl sonunda Enis Batur, Adnan Özyalçıner, Sezer Duru ve Önay Sözer’i orada dinledim. Arada münasip bir soru sormak, konuşma bittikten sonra da kısa bir sohbet mümkün olabiliyor. Yine Kadıköy’de Tellâlzade Sokak’ta Yayıncılar Kooperatifi’nde en fazla 50 kişilik küçük bir odada söyleşiler oluyor. Orada Taner Timur’u dinledim.

 

Geçen yıl mıydı, önceki yıl mı, Beşiktaş Akatlar Kültür Merkezinde şu yakınlarda dalya demeye hazırlanan Nermin Abadan Unat hocamızı Ercan ile birlikte dinledik. Nazar demesin, hâlâ pırıl pırıl dimağı ve cıvıl cıvıl sesiyle çınlıyordu Nermin Hocamız. Ayaküstü kısaca saygılarımızı sunduk kendisine.

 

Türkiye’de hitap tarzı da eskiye göre epey farklı. Şimdi gençlerin çoğu “aynen” ve “hani” diyor. Bana genellikle erkekler “dayı”, kızlar “amca” diye hitap ediyor. Hele kızlar metroda, metrobüste, kimisi “hocam”, çoğu “amca” deyip yer vermeye kalkışınca mahcup oluyorum. “Dayı” diyen kesimlerden ise, telefonda sık sık karşılarındakine “şerefsiz” diye bağırdıklarını duyunca omuzlarına dokunup safiyane daha yumuşak bir sözcük önerdiğim oluyor. “Şeref düşkünü, onur yoksunu diyebilirsin mesela” diyorum. Yok, oturmuyor, burnundan soluyan adamın aklı yatmıyor daha yumuşak bir sözcüğe… Cebimden bir kâğıt çıkarıp daha önce yazdığım kelimeleri tek tek sayıyorum: Ebleh, hödük, şavalak,  andavallı, dangalak, angut, hıyar, dümbelek, keriz, pezevenk deyip hepsini tek tek saydıktan sonra “üstüne şöyle ağız dolusu bir de şerefsiz de ki, kızdığına değsin, adamın aklı g..tveren olsun be birader” diyorum. Maganda kardeşimin gözleri ışıldıyor, “işte şimdi oldu, çak be dayı!” diyor, “ver şu kâğıdı hele, şimdi telefonu açıp tek tek hepsini sayacağım şerefsiz oğlu g..tveren şerefsize” diyor. Öpüşüp kucaklaşmaya kadar varmadan el sıkışıp ayrılıyoruz. Adana’daki çocukluk günlerim geliyor aklıma.

 

Evet, Adana’da küfürün sunturlusu başka hiçbir yere benzemez, Orhan Kemal’in romanlarından hatırlıyoruz, orada küfür bambaşkadır. En veciz küfürleri, 1960-61 yıllarında Ankara Telgraf gazetesinde dinlemişimdir Yaşar Kemal ustanın ağzından. En çok da onun ağzına yakışırdı.

 

Çok uzattım… Dünyanın her yerinin insanı güzel, hele alnının teriyle hayatını kazanıyorsa sevdası da, küfrü de bir başka güzel. Hele hele bu insan senin ana dilini konuşuyorsa o daha bir başka güzel. Ey benim dev memesinde cüceler emziren memleketim. Sana rahmetler olsun Bedri Rahmi usta, koca Reis!

 

Çok uzatıp sürçülisan da eylediysek affola! Korona günlerine verin…

 

20 Mayıs 2020

 

Cavlı Çulfaz

About admin

Check Also

KÜRESELLEŞME YALANI

  “KÜRESELLEŞME” YALANI “Küreselleşme” neo-liberal bir yalandır. Mehmet İnanç Turan bu yalanı çok önceden afişe …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com