Demokrasi Krizde, Marks yardım edebilir-çeviri- BRUNO LEIPOLD

Karl Marx genellikle ekonomik bir düşünür olarak bilinir. Ama ünlü düşünür kararlı bir demokrattı ve onun yazdıkları bizim antidemokratik siyasi sistemlerimizin demokratikleşmesi için potansiyel alternatifler sunuyor.

ABD ve Avrupa solunda demokratik kurumlarımızın başarısız olduğu yaygın bir şekilde kabul ediliyor. Bernie Sanders’ın ABD oligarşisine karşı siyasi devrim kampanyasından Rebecca Long-Bailey’nin Birleşik Krallık Lordlar Kamarası’nı lağvetme ve İngiliz devletine “sismik şok” verme kampanyasına kadar, önde gelen demokratik sosyalistler, daha adil bir toplumsal düzen için siyasi sistemlerimizi demokratikleştirmenin kaçınılmaz olduğunu biliyorlar.

Sorunlar biliniyor: karar verme ve mevzuat üzerinde elitin etkisi, denetimsiz yürütme gücü, yabancılaşmış ve hesap sorulamaz temsilciler. Politik sistemlerimiz, kendilerine tabi olanları halktan uzaklaştırıyor aynı zamanda alternatif sosyalist hükümetleri yok etmekle tehdit ediyor. Buna benzer sorunları çözmek için somut değişikliklerin ne olması gerektiği hakkında solda fazla birikim de yok.

Karl Marx siyasi ve anayasal yazıları önemli fikir kaynağıdır. Marx’ın normalde ekonomik bir düşünür olarak düşünüldüğünde, anayasaların ve siyasi kurumların tasarımı hakkında söyleyecek çok az şeyi olduğu tahmin edilebilir.

Marx’ın  hiçbir zaman tamamlanmış bir anayasa teorisi üretmediği de doğrudur. Ancak ünlü sosyalist yazılarında, liberal anayasacılığa ve temsili hükümet sistemelerine eleştirilerinin yanı sıra popüler kurumların yerine hangilerinin getirilmesi gerektiğini içeren somut öneriler yaparak kararlı bir demokrat olduğunu vurguluyor.

Fikirleri üç grupta toplanabilir; politik temsilcileri sorumlu tutmanın gerekliliği, yürütme üzerinde yasamanın üstünlüğü ve devlet organlarının geniş halk kitlelerine açma ihtiyacı. Ve bunların çoğu Mart-Mayıs 1871’deki işçi sınıfı ayaklanması olan Paris Komünü’ndeki deneyime dayanır. O deneyim doğrultusunda ve kısmen, İngiliz Chartists, Fransız demokratlar ve ABD Anti-Federalistlerin katkıları da eklennince siyasi düşüncenin eski bir radikal çerçevesi çizilmiş oluyor.

Marx’ın fikirlerini katı bir şekilde takip yanlış olur. Yazıları yeterli ayrıntı sağlamaz. Kaldı ki, hiç bir düşünür gerçeği donmuş bir depo gibi ele almaz. Ama politik kurumlarımızı nasıl demokratikleştirebileceğimizi düşünürken, Marx’ın yazıları önemli bir kaynak oluşturuyor.

En önemlisi, bize demokrasinin sosyalizmin merkezinde olduğunu hatırlatma fırsatını vermesidir. Demokrasi sadece sosyalizmi inşa etmenin temel ön koşulu değil, siyasi sistemi demokratikleştirme hedefimiz ve ekonomiyi demokratikleştirme mücadelemiz aynı kaynaktan beslenir: insanların yaşamlarını şekillendiren devlet yapıları üzerinde kendilerinin kontrol etme hakkıdır.

Genel oy hakkı insanlığa hizmet eder

Marx, evrensel oy hakkının sosyalizm için gerekli bir ön koşul olduğuna inanıyordu. “Seçimlerin kaçınılmaz sonucu . . . işçi sınıfının siyasi üstünlüğüdür.”

Ancak Marks, temsili hükümet sisteminde seçimlerin özgürleştirici potansiyelini baltalayan seçilmiş elitlerin yasama organlarında oy kullanma ve onlara müdahele etme hakkını ellerinde tutmalarına tepki göstermişti. Düzenli seçimler seçmenlere önemli bir yaptırım gücü sağlar (görevini yapamayanları düşürebilir), ancak temsilciler, seçmenlerin isteklerine bağlı kalmayabilir. Marx bunun, kendi elit çıkarlarını seçmenlerinkinden daha üstün gören denetimsiz bir grup yarattığına inanıyordu.

Marks, temsilciler ve temsil edilenler arasındaki boşluğu daraltmak için çeşitli mekanizmalar geliştirdi, aralarında; geri çağırma gibi. Bu da vatandaşlara bir sonraki seçimleri yıllarca beklemeden temsilcilere yaptırım uygulama yetkisini veriyor. Marx, işverenlerin seçimler aracılığyla “doğru insanı doğru yere koymak ve hata yaparsa derhal geri çekmek gibi önemli olanaklar sağladığında memnun olabiliyorlar ancak evrensel oy hakkının seçmenlere benzer olanaklar sağladığında dehşete düştüklerini” söyler.

Marx ayrıca, seçmenlerin temsilcilere yasal olarak bağlayıcı talimatlar verdiğini,  vatandaşlara yasama sürecine doğrudan müdahele hakkını ve seçilmiş yetkililerin kampanya vaatlerinden vazgeçmelerini engellediğini belirtir. Son olarak, Marx uzun parlamenter dönemlerini eleştirir ve daha sık seçimleri savunur. Chartistslerin yıllık seçim talebini yorumlayan Marx, bunun “Evrensel Oy Hakkı’nın işçi sınıfı içinde yanılsama” oluşturabileceğini yazar.

Marx, seçim önlemlerinin temsili hükümeti dönüştürebileceğini savunmuştu:”her üç ya da altı yılda bir halkı temsil etmeyen temsilciler yerine genel seçimlerin halka hizmet edebilir duruma getirilmeli” demişti.

Çağdaş siyasette, Sol her zaman seçmene yabancılaşmış ve hesap sorulamaz temsilcilere tepki vermede sağ kadar başarılı olmamıştır. Boris Johnson ve medyadaki dostları, İngiltere parlamentosunun Brexit müzakerelerindeki rolüne yönelik seçmen öfkesini etkili bir şekilde “parlamentoya karşı halk” anlatısına yönlendirdi. İtalya’da, sağ popülist Beş Yıldız Hareketi yozlaşmış siyasilere yönelik saldırısı ve temsilcilerle seçmen arasında zorunlu diyalog sözü vermesi önemli bir başarı elde etmesine yaradı.

Sol bu politik zemini sağa bırakmamalıdır. Marx’ın tavsiyeleri karşılaştığımız kurumsal sorunlara tam cevap vermeyebilir, ancak temsilcilerin nasıl sorumlu hale getirebileceği ve vatandaşların demokrasilerde gerçek söz sahibi olmalarının anayasal hakları olduğunu sıkça belirtmeliyiz.

Yöneticlerin Eleştirisi

Marx’ın temsili demokrasi konusundaki şüphelerine rağmen, yasama organını demokratik siyasetin merkezi olarak görüyordu. Paris Komününde meclisten ayrı bir cumhurbaşkanı ve kabine oluşturmak yerine komün konseyi üyelerinden belirlenmesini övdü.

Marx’a göre yürütmedeki güç yoğunlaşması seçmenine yabancılaşmış  temsilcilerden daha tehlikeliydi. Özellikle 1848 Fransa Anayasası’nı (İkinci Fransa Cumhuriyeti’ni kuran) eleştirdi, belgeyi yerel ve belediye meclislerini görevden alma, yabancılarla anlaşmaları imzalama, af ilan etme ve bakanları Ulusal Meclis’e danışmadan atama ve görevden alma gibi hakları barındıran doğrudan seçilmiş  cumhurbaşkanlığı sistemini sert eleştirdi. Marx, bunun “kraliyet gücünün tüm niteliklerine” sahip bir başkan ve devletin faaliyetleri üzerindeki “gerçek nüfuzunu kaybeden” bir yasama organı üreteceği konusunda uyarıda bulundu. Başkanlık sistemi, anayasal “kalıtsal monarşinin” yerine “seçilmiş monarşi” yi getirdiğini belirtti.

Marx’ın güçlü yöneticilere karşı polemik açmasının bir nedeni de halkın kontrolünden ve denetiminden kaçma endişeleri taşımasıydı. Ayrıca başkanlık gücünün kişisel doğası konusunda da temkinliydi ve liderler kendilerini “enkarnasyon” olarak tasvir ettiklerini. . . milli ruhun”, “halkınının lütfuyla” onlara bahşedilen bir tür ilahi hakka sahip olduklarına” inandıklarını vurgulamıştı.

Bugün bu yorumları okurken, Başkan Donald Trump’ı düşünmemek mümkün değil. Gerçekten, Trump ve Louis Napolyon (sonunda İkinci Cumhuriyetin devirdiği başkan) arasında bazı ilginç paralellikler vardır. Amerika Birleşik Devletleri’nin kongre denetiminden bağımsız olan emperyal başkanlık sistemi yapısal bir sorundur. Benzer sorunlar, Irak Savaşı sırasında Tony Blair’in ve Brexit müzakereleri sırasında Boris Johnson’un İngiliz yasalarını delmeleri. Fransa’nın 1958’de Charles de Gaulle döneminde kabul edilen mevcut anayasa gücü, özellikle yürütmenin (Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un coşkuyla benimsediği bir miras) elinde yoğunlaşması için tasarlanmıştı.

Marx’ın yazıları bize parlamenterizmle yasama organlarına saldırıyı karıştırmamamız gerektiğini hatırlatıyor. Mevcut parlamentolar şüphesiz istenilen düzeyde değil ve geniş sosyalist hareketle sosyalist temsilciler arasındaki ilişki hakkında büyük ve uzun süredir örgütsel sorunlar yaşandığı biliniyor.

Her şeye rağmen, mahkemelerin ilerici hedefleri koruyup geliştireceğine inanmak veya sosyalizmi çok güçlü bir yürütmenin eline terk etmek olmamalıdır. Yasama organı üç devlet erkinin en demokratik olanıdır ve demokratik sosyalistler onu yürütme ve yargı müdahalesine karşı savunmalıdır.

Bürokrasinin Dönüşümü

Marx’ın temsil ve yasama hakkındaki fikirleri, modern temsili hükümetler için ciddi ve kapsamlı reformlar anlamına gelir. Ama bürokrasi hakkındaki görüşleri, aşina olduğumuz politik sistemlerden radikal biçimde ayrılır.

Marx, sıradan işçileri kamu yönetiminin merkezine taşıyacak temel bir devlet dönüşümünün arayışına girmişti. Devlet bürokrasisinin rekabetçi seçimlere açılmasını ve temsilciler için önerdiği  geri çekme yetkisine tabi tutulmasını önermişti. Marx devleti insanları yöneten yabancı bir bedenden halkın kontrolü altında olan bir bedene dönüştürülmesini hedefler. “Kibirli  efendiler” kamu gözetimi altında tutulduğu ve görevden uzaklaştırılabilecelerini anladıkları zaman halkın “hizmetkarları olurlar.”

Bu yorumlarıya Marx bürokratlara güvenmediğini ve hatta nefret ettiğini açıkça belirtiyor. Onları “eğitimli kast”, “devlet parazitleri ordusu”, “zengin maaşlı lafazanlar” sınıfı gibi sıfatlarla aşağılar. Ve o “düz işçilerin”  daha “mütevazı, vicdanlı ve verimli” devlet hizmeti yapabileceklerine inanırdı.

Marx’ın vizyonu hiç şüphesiz çekicidir.  Fakat modern ve karmaşık bir toplumda yetersiz teknik donanım ve deneyimsizlik yüzünden emekçiler devletin günlük işlerini yürütmede engellerle karşılaşacakları kesin. Devletin her yönden demokratikleşmesi ve boş zamanı arttıran ekonomik gelişmeler birlikte yürütüldüğünde bürokrasi denetlenebilir duruma getirilebilir.

Marx’ın yazdıkları, bürokrasiyi demokratikleştirmenin mükemmel bir planı olmayabilir. Ancak yöneten ve yönetilenlerin dönüşümlü olarak ve idari pozisyonları kura  aracılığıyla belirlendiği eski Atina modelini önermişti (Marx bunları yazarken zar zor anlaşılmış ve büyük ölçüde unutulmuş Atina demokrasisinin etkisindeydi).

Özellikle, bu eski demokratik elementler temsili hükümetlerin bazı başarısızlıklarını gidermek amacıyla demokratik teori ve pratikte yeniden gündeme geldi. Vatandaş Meclisleri’nin belirli politikaları veya anayasal reformları müzakere etmek ve tavsiyelerde bulunmak amacıyla rastgele seçilmiş insanlardan oluşmuştu. Vatandaş meclisleri İrlanda’da anayasa değişikliği hazırlık sürecinde faaliyete giçirilmişti.

Buna ek olarak, ABD’li siyasal kuramcı John McCormick, Roma pleb kürsüsünün modern bir biçimi için ilginç bir öneri sundu. Kürsünün, geniş nüfustan kurayla çekilen elli bir üyeye sahip olacak, yasa önerebileck, referandumları başlatabilecek ve kamu görevlilerini görevden alabilecek.

Bu tür denemeler, Marx’ın vatandaşların doğrudan hükümet ve kamu denetimi görevlerini yerine getirebildiği siyasal sistem için bir yol olabilir.

Demokrat Marx

Marx her zaman temsili hükümetin yerini aldığı mutlakiyetçi rejimlere göre muazzam bir ilerleme olduğuna inanırdı. Ama aynı zamanda denklemini “demokrasi” ile tamamlamıştı. Yukarıda özetlenen kurumsal değişikliklerin “gerçekten demokratik kurumlara” sahip bir siyasi sistem yaratacağını savunmuştu.

Bu yapılar ekonomik alanda sosyalizmi ilerletmek için hayati öneme sahiptir der Marx. Sosyalistlerin mevcut devlet kurumlarını ele geçirip dümeni sosyalizme doğru kırabileceklerini düşünmek ciddi bir hatadır (Marx bazen kendisinin aynı hatayı yaptığını kabul eder). Sosyalistler “hazır Devlet makinelerini öylece tutup kendi amaçları doğrultusunda kullanamayacaklarını” yazdı. Eğer siyasal iktidar “Halkın elinde” kalacaksa, emekçi halk “egemen sınıfların devlet mekanizmasını kaldırıp kendininkini” kurması gerekmektedir.

Bu yaklaşım, Marx’ın en önemli politik ve anayasal anlayışlarından biri olmaya devam ediyor: radikal ekonomik dönüşüm radikal siyasi dönüşümle el ele gitmelidir. İkincisini göz ardı etmek, ilkini baltalar.

Sosyalizmin yeniden kırılgan bir biçimde canlandığı bir dönemde, Marx’ın popüler demokrasi hakkındaki görüşleri büyük bir ilgiyi hak ediyor. Onun politik görüşlerini nasıl gerçekleştireceğimiz bize bağlı.

– jacobin, 23 Nisan 2020

About admin

Check Also

BOĞAZI SIKILAN DEMOKRASİ

Devletin terk edileceği bir zamandayız. Bizde uzunca yıllardır, demokrasinin boğazı sıkılmaktadır. Dünyanın merkezi ABD’de ise …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com