SOL TARTIŞIYOR

Soru 1: Kısa bir sürede bütün dünyaya yayılarak, adeta tüm ülkelere kepenk kapattıran; başta yaşlılar, kronik rahatsızlıkları bulunanlar olmak üzere tüm insanları tehdit eden, ölümlere neden olan Covit-19 konusunda, herkesin aşağı yukarı hemfikir olduğu konu, bundan sonra hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı…
Bu salgının, küresel ısınma, çevre kirliliği, iklim değişiklikleri konularında hiçbir tedbir almayan ama silahlanma yarışına trilyonlarca dolar harcama yapılırken sağlık için yeterli yatırımlar yapmayı kârlı bulmayan neoliberal çılgınlıkla olan bağlantısı, bugünlerin en önemli ve temel sorunu olarak önümüzde duruyor.
Bu konuyla ilgili olarak Noam Chomsky’nin, Zizek’in, İsrailli “Sol” düşünürlerden Yuval Noah Harari’nin, İngiliz araştırmacı Jeremy Lent’in ve daha birçok sosyolog ve düşünürlerin tartışılmaya değer çok önemli görüş ve düşüncelerini medyadan takip ediyor, okuyoruz.
Siz, korona virüsün yarattığı etki ve sonrasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dünyamızı, insanlığı nasıl bir gelecek bekliyor?
Yukarıda isimlerini verdiğimiz ve diğer düşünürlerin tespitleri hakkındaki düşünceleriniz nedir?

Soru 2: Salgının dünya üzerinde bir tehlike olmaktan çıkmasının ardından değişeceği öngörülen yeni dünya düzeni hakkında sol dünya görüşü sahipleri genellikle olumlu ve umutlu yorumlarda bulunuyorlar. Başta sağlık sistemleri olmak üzere demokratik yapılanmalarda olması beklenen fırsatlardan bahsediyorlar. Bunun yanı sıra Noam Chomsky, insanlığı daha büyük tehlikelerin beklediğine de vurgu yapıyor. Salgın boyunca özel hayata getirilen kısıtlamalara, özgürlüklerin evlere hapsedilmesine dikkat çeken görüşler de mevcut. Milliyetçi yapılanmalar yerine evrensel bakışın hâkim olacağı şeklindeki düşünceler, yıllardır sosyalizm mücadelesi veren insanların umutlanmasına yol açıyor. Bütün bu yaygın ve elbette tartışmaya açık görüşler ve fikirler dikkate alındığında, dünyanın içinde bulunduğu kriz ve sonrasındaki sorunlara ilişkin sizin görüşleriniz ve çözüm önerileriniz nelerdir?
Bu düşünce ve önerilerin yaşama geçirilmesi için neler yapılmalıdır?

Soru 3: Son olarak, Covid 19 süreci ve sonrası ile ilgili Türkiye hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz.
Ülkede yaklaşık 18 senedir iktidar olan siyasetin, özellikle son 5 senedir iyice antidemokratik bir sürece girmesi, milliyetçi ve muhafazakâr bir yaşamın tüm halklara dayatılması, Kürt sorununa baskıcı ve zulmü önceleyen bir şekilde yaklaşmanın tekrar devlet politikası haline gelmesi, ekonomik krizin siyasal krizden çok daha fazla tüm ülke insanlarını etkiliyor olmasının ardından yaşanan pandemi sürecinde dahi antidemokratik karar ve uygulamaların artması, tedbir olarak alınan her kararın halklar lehine, çalışanlar lehine değil de, muktedirlerin çıkarlarına olması, “Bundan sonra Türkiye’de neler yaşanacak” sorusunu akıllara getiriyor.
Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
Ayrıca, bütün bu olup bitenler göz önüne alındığında, “Sol” ne derece sorumluluklarını yerine getiriyor?
Sol bakış ve Covid 19 sürecini her yanıyla değerlendirebilir misiniz?

CEVAPLAR:

SORU 1:

Evet, muhtemelen “bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” Ama bizi nasıl bir yeni dünyanın beklediğine dair kendinden emin yanıtlar bana göre sadece birer kehanetten ibaret. Özellikle, mevcut düzenin ayakta kalamayacağına, onun yerini “yeni türden bir komünizmin” alacağına dair sözler… “Covit-19” sonrasında çok daha kötü bir dünyaya uyanma olasılığının hiç düşük olmadığını düşünüyorum.

 

SORU 2:

Eğer “Trumplar dünyası” varlığını sürdürecek olursa, bundan sonra her şeyin daha da beter olacağı bence kesin. Bütün dünyada toplumsal yaşamın her alanındaki krizlerin daha da derinleşmesi kendiliğinden mevcut düzeni değiştiremez. Tersine, daha da güçlendirebilir. Böyle bir felaketin yaşanmasına geçit vermeyecek güçte politik alternatifler şimdilik ufukta görünmüyor. Uluslararası ölçekte, toplumsal yaşamın bütün alanlarında, kurumlarında doğrudan demokrasinin yerel koşullara uyarlanmış biçimleri için mücadele eden güçlü politik alternatiflerin yaratılabilmesi gerektiğini düşünüyorum.

 

SORU 3:

“Sorumluluklarını yerine getirip getirmediği”nden söz edilen “sol” ile neyin kastedildiği anlaşılmıyor. Toplumsal ve siyasal yaşamda hiçbir karşılığı olmayan ve kendisine “sol” diyen aktörlerin ne “dağınıklığından” ne de “birliğinden” söz etmenin bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Türkiye solunun önemli kesiminin de desteğine sahip olan Halkların Demokrasi Partisi (HDP), Türkiye solunun geçmişte rüyasını bile göremeyeceği bir politik güç haline gelmeyi başardı. Fakat uğradığı akıl almaz baskılar nedeniyle ve “muhalefet” olduğunu iddia eden diğer siyasal güçler tarafından da dışlandığı için şimdilik oy potansiyelinin sınırlarına ulaşmış gibi görünüyor.

Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en temel sorun “muhalefet sorunu”dur. Bu sorun aşılmadıkça mevcut “Tek Adam Rejimi”nin son bulması imkânsız görünüyor. “Covit-19 krizinin de eklenmesiyle iflas kaçınılmaz gözüküyor” biçimindeki bir yargının gerçekçi olmadığını düşünüyorum. Ekonomik, sosyal ve benzeri alanlarda yaşanan krizler ne kadar derinleşirse derinleşsin, güven verici bir politik alternatifin ortaya çıkamadığı durumda, “Tek Adam Rejimi”nin salt krizlerin derinleşmesiyle iflas edeceğini sanmak sadece boş bir hayaldir. Kaldı ki, bu rejimin en güçlü temel dayanaklarından birinin de “Trumplar dünyası” olduğunu göz ardı etmemek gerekir.

Soru 1

Hiçbir şey eskisi olmayacak” lafını daha önce de pek çok kez duyduk. Her defasında elbette bir şeyler değişti, ama dünya yine eski dünya olarak kaldı. İki temel nedenden ötürü böyle oldu. Birincisi, “yepyeni bir dünya” toplumsal değişimin nitelik düzeyinde gerçekleşmesine bağlıdır. Özellikle sözünü ettiğiniz düşünürler, solcu ya da sosyalist olarak kabul edilen insanlar olduklarına göre, kastettikleri değişim, herhalde ekonomiyle, politikayla, sosyal yapısıyla tanımlanan bir değişimdir. Yine hepsinin çok iyi bildiğini varsayabiliriz ki, böyle bir değişim herhangi bir doğal olayın sonucu olarak gerçekleşemez. Elbette bir doğa olayı, bir felaket, bir virüs vs. zincirleme olarak birçok tepkimeye, yol açabilir ve insan soyu bir takım değişikliklerle yeni bir felaketle karşılaştığında neler yapabileceği konusunda birçok alanda değişiklikler yapmak zorunda kalır. Bilimsel buluşlar, sosyal önlemler, farklı sosyal örgütlenme biçimleri gibi... Ancak, yine sözü edilen her bir düşünürün nitel değişikliği sağlayabilecek bir sosyal ve siyasal devrimden yana pek umutlu olmadıklarını hesaba katarak söyleyebiliriz ki, kastedilen değişimin çerçevesi mevcut kapitalist ilişkiler içinde kalan değişikliklerdir. Evet, bunlar olacaktır. Ama bu “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sloganının vaat ettiği “yepyeni bir dünya” olmayacaktır. Egemen sınıflar için “hiçbir şey” deyimi, sınırları belli bazı şeyler demektir ve bu sınırlar ancak devrimle parçalanır. Nelerin değişip nelerin sabit kalacağının listesini çıkarmak çok önemli değil, ama nitelik olarak dünya bir virüsle değişmeyecektir. Olası bir devrim ise ancak, bu salgının tetiklemesiyle keskinleşmiş olabilecek sınıf mücadelelerinin sonucunda gerçekleşecektir. Orada da artık dönüp bu devrimin nedeni virüstür diyemeyeceğimiz pek çok dolayımdan geçmiş olacağız. Ve yöntemsel olarak zaten, düşünüldüğü kadar kapsamlı bir değişim, asla tek bir nedene bağlanarak açıklanamaz. Dolayımlarla zenginleşmiş bir etkileşimler içinde düşünmek zorunludur.

 

Soru 2

Kuşkusuz yaşadığımız kriz, bütün karşıt sınıflar için bir olanaklar deposudur. Buradan her şey çıkabilir, çıkartılabilir. Hangi olasılığın gerçeklik kazanacağı, doğrudan doğruya sınıflar mücadelesinin seyrine ve karşılıklı uçların gücüne bağlıdır. Açıktır ki, kazançlı çıkacak olan diğerine göre daha örgütlü, daha becerikli ve daha atılgan olan olacaktır.

 

Soru 3

Bu sorunun cevabı henüz yoktur.

Öneri ve görüşlerim

Daha öncede yaptığım onlarca paylaşımda Koruna Virüs hakkında genel görüşlerimi açıkladığımı okuyanlar anımsar veya bilir.  Covid-19 Pandemy sadece aktuel olan son salgındır. Alışa gelmiş politikalar devam ederse daha çok tehlikeli pandemilerin ve doğal felaketlerin olması da kaçınılmaz olur. Dünya çapında yaklaşık altı milyar insanın kendini eve kapatıp, Pandemi karşısında çaresiz ev hapsine razı olması, dehşet verici bir Siyasi sonuçtur. Bu aynı zamanda küresel sömürü sisteminde iflasıdır.  

Neo-liberilzm politikaların 1980 ortalarında başlamasıyla, dünyada yeni bir sürece geçildi. Bunun insanlık ve canlı hayat için hiçte iyi bir başlangıç olmadığı, daha 90 ların başlangıcında dünyanın birçok bölgesinde kendini gösterdi. Birincisi ekolojik dengelerin bozulması dünyanın birçok bölgesinde Doğal afetler başladı. Neo-liberalizmin başlangıç yılları olan 1980 ortalarında AİDS salgını yayıldı. Bu yeni epidemiden sonra, 1990 sonlarında Sars, Mers, Kuş gribi, domuz gribi, Afrika da Ebola…farklı adlar verilen yeni salgın hastalıklar Dünya da yayılmaya başladı. Sadece epidamy veya pandami değil, kronik hastalıklardan kalp-damar hastalıkları, Akciğer-solunun hastalıkları, diabet, astım, kanser türleri, alerji yayılmaya başlaması tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Bunlar tamamıyla Neo-liberal politikaların vardığı Küresel aşamanın getirdiği ekolojik dengelerin tahribatı ve sosyal eşitsizliğin sonuçlarıydı. Sadece insanda değil, diğer omurgalı canlarda büyük zarar gördü ve görüyor. Birçok hayvan türü azaldı veya tamıyla yok oldu. Sadece hayvanlar değil, bitkilerde büyük zarar gördü, birçok bitki türü yok oldu.

Kimi ekolojik dengeler milyonlarca yılda meydana geldi. Bazıların oluşması yüzbinlerce yıl aldı. Bu dengeler doğal zincirlerin halkalarında meydana geliyor. Zincirin en zayıf halkasından başlayarak sırasıyla her canlıyı içine alıyor. Genel olarak buna Fauna ve Flora denilir. Hayvan ve bitki popülasyonu çevrenin ısınmasıyla bu zincirler birer birer kopuyor. Böyle devam eder ve karşı durulmazsa canlı hayatın sonu yaklaşıyor. İnsanlar dahil tüm canlı hayat için büyük tehlikeyi durdurmak yine insanlara düşen temel bir görev.

Ekolojik dengelerin bozulup, iklim değişmeleri başladı. Bunların sonuçları büyük doğal afetlere neden oldu. Kimi bölgelerde kuraklık yaşanırken, yine bazı bölgelerde aşırı yağmurlar sel baskınlarına neden oldu. Kuralıklar açlık, salgın hastalıkların yuvası Afrika Kıtası oldu. Milyonlarca insan öldü, hayvanlar ve bitki türleri yok oldu. Bütün bunlar Neo-liberal Küresel güçlerin Dünya halklarına ve canlı yaşama getirdiği kötülükler olduğunu mutlaka kabul etmek ve bunlara karşı dünya çapında etkili mücadele etmek.

Kirlenme doğal dengelerin bozulması sonucunda artan sıcaklıklar büyük orman yangınlarına neden olduğu açık ve nettir. Başta ABD orman yangınları aylarca devam etti. Yüzbinlerce hektar orman alanları yok oldu. Benzer yangın Portekiz de aylarca sürdü. Burada yüzbinlerce hektar orman alanları yok oldu. Yunanistan da benzer orman yangınları oldu. 2019 yılının Ağustos aynında Avusturalya da başlayan orman yangınlarında milyonlarca hektar orman yangını altı aydan fazla sürdü. Bu yangında bir milyonun üstünde hayvan telef oldu. Şu an Ukrayna da çıkan yangın söndürülemiyor. Çernobil kazasında etrafa yayılan radyasyon[BS1]  yeniden aktifleşerek hızla çevreye yayılmaya başladı. Bu yeni bir felaketin de habercisi.

Sadece ekolojik yıkım değil, 1990 başında dünya da politik kirlenme ve politik ahlaksızlık birçok ülkede yayılıp çoğaldı. Aşırı sağ ve ırkçı politikalarda önemli artışlar oldu. AB ülkelerinde, Türkiye de aşırı sağın artışı büyük sosyal tehlikeli boyutlara vardı. Bu popülist sağ politikalar iç-savaşları ve bölgesel savaşların yayılmasını başlattı. Politikacılar ve devletlerin üst bürokratları birçok yolsuzluklara ve kirli karanlık işlere bulaştı. Bu odaklar insani değerleri yok sayıp, kendi kişisel çıkarları için savaşları, terörü ve yolsuzlukların yayılmasına neden oluyor. Demokrasinin gelişmediği Orta-doğu, Asya, Afrika, Balkanlarda…Terör, silah kaçakçılığı, uyuşturucu, göçmen kaçakçılığı, iktidarların siyasi rakiplerini kaçırma ve fiziki olarak yok etme olağan politik uygulama sayıldı. Bütün bunlar küresel güçlerin dünya halklarına getirdikleri ekolojik, sosyal ve ekonomik sonuçlarıdır.

 AB(EU) ve ABD bu olanlara seyirci kaldı, gizli servisler eliyle kimi yerlerde destek oldu. Birçok bölgede veya ülkede gizli servisler bu söz konusu hukuk dışı organize suç örgütleriyle ilişki içine girdiler. Bunların belgeleri elde olmazsa bile, pratikte uygulamalara bakılınca bunlar daha iyi anlaşılır. Hepimizin tanık olduğu İŞİD terörü AB devlet güçleri Müslüman gençleri kendi devlet sınırları içinde toplayıp, Türkiye üzerinde Orta-Doğu ülkelerine gönderdikleri bir gerçek. Orada Arap ve Kürtleri birbirine kırdırıp, Türk devlet güçlerinin Suriye topraklarını işgal etmesine seyirci veya yardım ettiler.

Kötülüğün başka bir kaynağı ekonomik eşitsizlik. 1990 başlarında SB dağılmasıyla, ülkelerde ekonomik eşitsizlik hızla yayıldı. EU ülkelerinde gelir dağılımı dengeleri çalışanlar ve yoksullar aleyhine hızla bozuldu. Yoksullar daha da yoksullaşırken, büyük sermaye sahipleri son yirmi otuz yılda servetleri on misli arttı. Gelişen teknoloji işsizlik yığınlarını daha da artırdı. İnsanların yaptığı işler ve hizmetler robotlara verildi. Banka şubeleri, postanenler, hava alanlarında yer hizmeti veren personellerin işlerine son verildi, bu iş alanlarına makinler konuldu. Benzer bir uygulama yerel yönetimlerde, eğitim kurumlarında çalışanların yerini makineler aldı. Otomatik dijital makineler(robotlar) milyonlarca insanın işsiz kalmasına neden oldu. Küresel sermaye devletlerinden sanayinin birçok dalların üretimi Çin, Tayland, Hindistan, Vietnam, Bangladeş benzer yoksul ülkelere ucuz emek kullanmak için kaydırdılar. Çin Huwan kentinde Korona baş göstermesi tesadüfi değil. Sağlık koşullarına uygun olmayan yerlerde yaşayan işçiler arasında epidemin yayılıp, Pandemi durumuna gelmesi tesadüfi değil. Tamamıyla sağlık koşullarına uygun olmayan yerlerde işçiler çok ucuz emek gücüydü.

 

Birinci Sorunun cevabı

Küresel küresel Sermaye (G8 ve G20) yarattığı dünya böylesine, ekoloji, insan ve  ve canlı düşmanı. Bunun önüne geçilmezse hayatın sonu yaklaştığını bilmezsek Küresel ekolojik dengelerin bedelini milyarlarca insan ve canlı kurban verilecek.  

Bunlar bize başka bir önemli politik ve sosyal örgütlenme zorunluğunu getirdiğini görmek önemli. Tek tek devletler bu türde doğal, ekonomik, politik , pandemi ve sosyal olayların üstesinde gelmeyecekleri açık ve tartışma götürmeyecek  kadar nettir. Tartışmalara nokta koymanın zamanı çoktan geçti. Artık bunlar nasıl önlenir, yaşanır bir dünya nasıl yeniden kurulur? Sorusuna Küresel sermayenin (G8- G20) güçlerin dışında, yeni gerçekçi alternatif çareler aramak en doğru ve güvenli yol olacak.

1.     Avrupa Birliğini tüm Avrupa halkları yararına yeniden gözden geçirmek ve ona yeni öncekinden farklı gerçekçi adil bir hukuksal, politik, sosyal demokratik idareyi temel alan, yeni bir eşitlikçi ekonomik işlevsellik kazandırmak. AB biçimsel olarak dünyanın en ilerici demokratik siyasal, ekonomik ve sosyal organizasyonudur. Avrupa aydınları Birliğe gerekli önemi vermekten pasif davranmaları, büyük bir eksiklikti. Avrupa “solu” başından beri aşırı sağ politikalara paralel birliğe karşı bir milliyetçi yola girdi. EU karşıtı politikaların izlenmesi “sosyalistler” yönünde mantıklı ve haklı bir açıklaması da yok. Diğer yönde aşırı sağın popülist politikacıları EU karşıtı fanatik bir politikanın öncülüğünü yaptı. Böyle iki yönlü, EU sadece sermayenin insafına bırakmalarına neden olan sağ ve “sol” un çıkmaz alternatif politikaları oldu. AB sadece küresel sermayeye bırakılması, en büyük hata ve eksiklik oldu. Sermaye zaten II.DS sonra birçok alanda iş birliği içindeydi. İşçi sınıfı (sendikalar), sınıf partisi iddiasında olan siyasiler, aydınlar, serbest meslek sahipleri AB (EU) politikaları dışında kaldı veya muhalefet yapıp nasyonal konumlara düştüler. Bunlar Temel bir eksiklik ve önemli bir hataydı. Böylece AB sadece sermaye birliğine dönüştü. Olması gereken gerçek işlevini yerine getirmekten oldukça uzak kaldı.

Şu belirlemeyi yapmak hem önemli, tamda sırası. Baş üstü duran EU ayakları üstüne oturtmak mümkün. Zamanla yapılan hata ve eksikleri tamamlamak mümkün. Mevcut durumda formel olarak kâğıt üstünde iktidarsız bir EU var. Buna bir gençlik aşısı yaptırmak onu Küresel sermayenin elinden kurtarmak. Canlı işlevini yerine getiren Avrupa halklarının sorunlarını çözebilecek dinamik yetenek kazandırmak şarları var. Bunun içinde Avrupa halklarının desteğini alacak kararlı radikal bir siyasi öncü güce ihtiyaç var.  Yeniden EU canlandırmak gerçek yerine, ayakları üstüne oturtmak.  Bunun içinde yapılması gereken radikal dört politik, ekonomik, sosyal karar alınması zorunlu!

1.     Tek bir Avrupa (Euro) para birini tedavüle sokmak. Bütün üye devletlerin Euro para birimini kendi ülkelerinde uygulamak, kendi para birimlerine son vermek.

2.     Tek bir EU Central Bank. Avrupa Merkez bankası sistemine acilen geçmek.

3.     Yeni bir Avrupa Birli (EUCO) Anayasası hazırlamak, bütün üye ülkelerde kendi iç hukuklarını ABA uygun duruma getirmeleri. Her bir Avrupa üye devleti ülkeleri, ABD benzer bir idari yapıya kavuşması.

4.     Her devletin ayrı birer ordu beslemelerine gerek yok. Tek bir Avrupa Ordusu tüm Avrupa sınırlarını daha güvenli bekleme şansını elde edecek. Şu andaki askeri harcamaların tümü yerine Avrupa çapında yapılan silah, personel ve lojistik destek harcamaları %25 yeterli olacak artan %75 AB ülkelerinde sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, çevre korunmasına ve yeni iş alanların yaratılmasına yeterli.

Bu aynı zamanda NATO ya da gerek kalmayacak, ABD EU iç işlerine ve ülkeler arasındaki ilişkilerde çıkmış olacak. Bu dünya barışı açısında katkısı olacak hatırı ve sözü dinlenecek, caydırıcı bir barış gücü olacak. Mevcut durumda EU dünya politikasında sadece ABD pasif bir takipçisidir.  

AVRUPA ÜLKELERİ ARASINDA ACİL YAPILMASI GEREKEN İŞ BİRLİĞİ

a.     Doğal dengelerin korunması yasası çıkarılmalı, her üye ülke bu yasanın uygulaması zorunlu hale getirilmesi. Ortak net bir çevre politikası. Karbon emisyonon azaltılması. Fosil kaynaklardan enerji sağlanmasına son vermek. Güneş, rüzgâr ve bio enerjiye dönmek.

b.     AB ülkeleri arasında sağlık, eğitim ve doğal afetlere karşı ortak birlikte hareket edip karşı koymadıkça, felaketlerin her ülkeye yayıldığını Covit-19 Pandemisi gösterdi. Şuna kesinlikle inanmak gerekir. Artık tek bir ülkede kendi devletleri sorunların üstesinde gelmesinin şansı yok. Sorunlar bölge ve dünya sorunu düzeyine varmış.

Güçlü kendi kendine yeten bir AB diğer birçok bölgeye de emsal teşkil edebilir.

Orta-Doğu Birliği, Türkiye, İran, Süriye, Irak, Lübnan, Ürdün… Asya birliği, Afrika Birliği benzer birlikler gündeme gelebilir. Bu da dünya halklarının yakınlaşmasını demokrasinin gelişmesine katkı yapacak. Artık milliyetçilik gerici zamanı geçmiş bir ideoloji olduğunu kabul eden halklar bu küresel beladan kurtulma şansları büyük olur. Milliyetçi popülist politikalar halkları ya kul veya köle durumuna getirdiğini görmeden kimseye yaşama sansı yok. Tek tek zalim devletler ve fakir yoksul halklar dünyamızın geldiği yerdeki sorunları çözme şansı yok. İş birliği dayanışma ve birlikte yaşamaya sarılmaktan başka kurtuluş yolu ve formülü yok. “Şayet müdahale edilmezse, corona dan sonra dünya başka iyi bir dünya olmayacak. Daha kötü canlının insanlığın yok olma süreci başlayacak.” Beylik lafları karanlık arşivlere atalım. Somut doğru projelerin üstünde düşünce ve güç birliği yapmanın tamda zamanı. Fazla bekleme vaktimiz yok olmak üzere.

Bizim olana sahip çıkıp, onun hakkında söz ve karar sahibi olmak! Bu çok önemli. Geçekten Sosyalistler dünyayı değiştirmek istiyorlarsa, bunun için kararlı olan namuslu bilim insanlarıyla aydınlarla, gerçek çevre hareketleriyle birlikten çalışmaktan başka seçenek yok. Bilerek veya bilmeyerek artık şu ulus devletlerin aşılma zamanları çoktan geçti. Enternasyonal iş birliği yapmanın tam zamanı! Avrupa Sosyalistleri artık yüz yıl önceki anlayışları, ezberleri terk edip, 21.yy küresel güçlere karşı yeni alternatif projelerle karşı durabilirler. Dünya ancak bu şekilde değişir.

EU “komünizm hayaleti gelmedi.” Şu anda gerçek bir hayalet altı milyar insanı COVİT-19 hayaleti esir almış.      

ŞUNLARI BİLMEKTE BÜYÜK YARAR VAR!      

A.      Temiz-Hava, 2.Temiz-Su ve 3.Temiz-Toprak canlı yaşamın temel yaşama hakları ve doğal değerleridir. Hayat ancak bu ÜÇ ANA MADDENİN temiz olmasıyla sağlanır.

B.      Fosil yatakların enerji üretiminde aşırı kullanılması Dünya çevresinde bir CO2 kuşağı (tabakası) Sera olayı oluşturdu. (Greenhouse incident) CO2 tabakası Güneşten gelen ısı atmosfere geri yayılmasını engelledi. Bu Dünyada ısınması olayını meydana getirdi. İklim değişmelerine, doğal afetlere neden oldu. Bunun başlıca etkeni Greenhouse Incident oldu.

C.      Silah sanayi, iç savaşlar ve bölgesel savaşlar Doğayı tahrip edip, insanlar, tüm canlılar yok oluyor. Derhal her türlü savaşa ve başka halkların ülkelerin işgaline son verilmeli. Temel Amaç insani ve canlıyı yaşatmak ve doğal dengeleri korumak. Bu dünya tüm insanların ve canlıların ortak evi. Evimizi her türlü tehlikeye karşı korumalıyız.  

D.     Aşırı gübrelemeler, aşırı ilaçlamalara tarım alanında son vermek. Gübreleme ve ilaçlama en başta toprağı zehirleyip kirletti. Toprakta yaşayan faydalı bakterilerinde ölmesine neden oldu.  Kirlenen toprağın kalitesi ve verimliği düştü. Zehirlenen toprak gıda maddelerin zehirlenmesine neden oldu. Bunun sonucunda Hububatların (tahılların) genleriyle oynandı. Kuraklığa dayanıklı buğday, arpa, mısır, çavdar, mercimek, nohut, fasulye…Ayrıca bu genlerle oynama birçok buğday türünü yok etti, (ekilmesine yasak getirildi.) Bir defa kullanılan tohum ikinci yıl ürün vermiyor. Her yıl kim satıyorsa, oradan yeniden alma zorunlu oldu. Bu tarımı bağımlı yaptı, insanların aç kalmasına neden oldu.

E.      Toprağın veriminin bilerek düşürülmesi, gübre ve tarım ilaçları üreten Dünya çapında Kimya sanayinden ayrıca düşünemeyiz.

F.       Birde bunlara Dünya da Küresel güçlerce kurulan, İki Dev Tohum-Bankasını da eklemek gerekir. Biri Greenland, (ABD Küresel güçleri ve İsrail ortaklığı) diğeri de Norveç’in kuzeyinde (Avrupa daki Küresel Sermaye Ortaklığının kurduğu) her biri yüz milyar dolardan daha büyük sermaye ile kuruldu. Bu iki banka yer yüzünün tüm tohumlarını toplayıp, saklıyorlar. Bunlar bilinmeden, ülkelerin bilim insanının katılımıyla demokratik bir dünya denetimi altında alınmadan, dünya da hastalıkları, açlığı, işsizliği ve doğa ile barışık yaşamak, Doğal felaketleri azaltmanın imkanları yoktur. Dünya Tüm insanlarla canlıların ortak evi. Önce bizim olana sahip çıkmak, Dünya hakkında söz ve karar sahibi yine dünya insanları olması zorunludur. Evimizde Canlılarla birlikte barış içinde yaşamayı gündeme getirmeden ne Pandemiler biter, Ne açlık, ne diğer kronik hastalıklar, ne sefalet, ne işsizlik ve nede terör-Savaş…hiçbir kötülük bitmez. “Sivri sineklerle savaş sonuç getirmez. Bataklığı kurutmak gerekir.” Bataklık bu söz ettiğim temel konulardır. 

G.     Hayvanların avlanması sonucunda birçok tür yok etti. Bu aynı zamanda hayvanda yaşayan virüslerinde yeni yaşama alanları aramalarını körükledi. Hayvanlarda yaşayan virüsler insana geçmesini beraberinde getirdi. Corona Virüsü Yarasa, Yılan, kertenkele, bazı kuşlarda yaşıyordu. Onların yenilmesi, yok edilmesi Corona virüsün insana geçmesini sağladı. 

H.     Bazı Komplo teorileri ister gerçek veya spekülasyon olsun. Sonuç aynı yere çıkar. İlaç tekelleri, silah tekelleri, Gıda üreten tekeller, Petrol ve kömür madeni işletmeleri Ormanları kesip, yakan, yok edenler, Konut-İnşaat tekelleri her türlü kötülüğün nedenleri bunlardır. Çok basit, hastalık olacak ki ilaç satılsın. Savaş olacak ki silah satılsın, otomobiller olacak ki, petrol satılsın. İnsanlar aç bırakılmayla tehdit edilecek ki  GDO ve hormonlu gıda tekelleri kazansın.  Şu soruda akla gelmiyor değil. Corona virüsün aniden dünyaya yayılıp Covit-19 pandemisine dönüşmesinin hızla yayılmasının kuşkusu devam ediyor! Öncelikle dünya halkları Çevre Kirlenmesi bedelini canlarıyla ödüyorlar[BS2] .

 21.yy başında, 20.yy emperyalizmin yerini alan sermayenin dünya çapında yeni aşaması Küresel Sermayedir. G8 ve G20 devletleri sermayenin dünya çapında birleşmesinin vardığı aşamadır. Artık tek, ulusal ve devletlerin sermayesi yerini Dünya çapında birleşen sermayenin sonuçları dünya halklarına ödettikleri bedellerdir. Emperyalizm adı 21.yy. da Küresel sermaye oldu. Kendine “sosyalist” diyen ahmaklar ya gübreleşip yok oldular veya Fosilleşip kaldılar. Bu iki durumunda hayatta karşılığı yok. Canlanmak yeniden alternatif müdahale ile politik, ekonomik ve sosyal hayatın içinde yer almak.

Dünyaya yeni Alternatif bir politika gerekmektedir. Bu politika adil, eşitlik temelinde evrensel hukuk kurallarına saygılı olunması. Bunun içinde başvurulacak yer insanlığın 13 ve 15 bin yılda yarattığı değerlerdir. Bu değerlere sarılmak…

Dünyamız hakkında söz ve karar sahibi olan kırk aile dünya gelirinin %40 sahip olursa barış, huzur ve sağlıklı yaşamak mümkün olmaz. Bu eşitsizliğe karşı durmadan gecikilirse, daha önce olduğunda çok daha ciddi kötü belalarla ve felaketlerle dünya halkları karşı karşıya kalacak.  Dünya nasıl olacak? Sorusuna bugünden tezi yok, nasıl olacağına dünya haklarının temsilcileri karar vermelidir. Namuslu aydınlar, bilim insanları, halkçı politikacılar, Gerçek ekolojik çevreler, kadın temsilcileri, duyarlı ilerici gençlerle birlikte yeni bir dünyanın nasıl olacağına karar vermeliyiz. Adaletin, özgürlüğün, barışın, savaşların son bulduğu, doğa ile barışık olduğumuz bir dünyada yaşamak istiyoruz.  Devletlerin açık, demokratik parlamenter sisteme dönmeleri, her kademede bürokrasinin azaltıp şeffaf hukuksal denetim altına alınması.  Bugün zorunlu ve çaresizce uyduğumuz Pandemi küresel hapishaneyi yıkmak ve bir daha geri gelmemek üzere top yekûn ayağa kalmak. “Bu dünya bizim karar ve söz sahibi olmada bizimdir!” Sözüne sarılmak. Küresel güçlerden bir şey beklemek isteyenler yok olmayı hak edecek kurban olmaktan kurtulmayacaklar.  

 İkinci sorunun cevabı;

Özgürlük Barış Mutlu bir Dünya için temel İsteklerimiz

1.      Bölgesel ve iç savaşlar derhal durdurulmalı. Devletleri olmayan halk hareketleri Derhal silah bırakmalı. Adil demokratik devlet içinde, her halkın eşit yurttaşlık temelinde, Anayasayla hakları garanti alınması kabul edilmeli.

2.      Fosil yataklardan enerji elde edilmesine tedricen son vermek. HES’ler durdurulmalı.

3.      GDO gıda maddeleri üretimine son. Geleneksel doğal tohumların çoğaltıp, yaygınlaştırılması. Askeri maksatla yasaklanmış meraların hayvancılığa açılması. Tarım alanında kullanılacak gübre ve tarım ilaçlarına ilk anda denetimli sınırlar getirilmesi. Doğal denge politikasıyla bio mücadele olanakları yaratılması araştırma ve çalışmalarına başlatılması. Organik gübreleme olanakları yaratılması.

4.      İnsan ve Canlı sağlığı Kesinlikle ticari araç olmaktan çıkarılması, genel halk sağlığının parasız olması.

5.      Eğitimin her aşaması, yaygın eşit, her yurttaş için parasız olması.

6.      Genel Güvenlik ağının yaygınlaştırılması, yaşlılar için insan onuruna uygun huzur evlerinin açılması.

7.      Kişisel otomobillere sınırlar getirilmesi. Güneş enerjisiyle çalışan otomobillerin üretimine izin verilmesi. Enerjisini güneşten alan tren ve benzeri kitle taşıma ulaşımına geçilmesi

8.      UN (BM) yasasına işlevlik kazandırılması, her devlet bu yasanın hukuksal kurallarını kendi ülkesinde geçerli sayılması.

9.      Silahlanmaya son, ordu giderleri her yıl belli oranda azaltılması.

10.  Her devletin gizli servisleri terör ve suç örgütleriyle ilişkilerini kesmesi terör ve organize suç örgütleriyle ülkeler arasında bir gücün kurulması. İNTERPOL benzeri güçlü yaptırım gücü her ülkede geçerli bir gücün kurulması. Bu güç ülkeler arası bilim kurulunca denetlenme olanakları yaratılması.

Bunlar ve benzeri öneriler daha da çoğaltılıp, olgunlaştırmak mümkün. Bizler geleceği belirsiz “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” Bunlar bir yanıyla boş sadece bir safsata, insanı rahatlatan tedavi amaçlı sözlerdir. Belki kısa süreli bazının acılarını dindirmeye yarar.  Şu anda, dünya hakkında söz ve karar sahibi olanların keyfine bırakılırsa, çok daha tehlikelere ve ölümlere doğa katliamlarına hazır olmak gerekir. Her ülkede duyarlı insanlar, kurumlar gidişata olumlu dünya halkları ve tüm çalılar adına müdahale etme hakları var. Bu dünya hepimizin. Bizim olan hakkında söz ve karar sahibi değilsek, o bizim değil. Kim söz ve karar veriyorsa dünya onlarındır. Buna mutlaka dur demek lazım. Bin yıllardan beri onlar karar verdiler. Dünyayı bugün bir Küresel hapishane yaptılar. Bu hapishane yıkılmadan kurtuluş yok. Kimi “sosyalistler” Dünya eskisi gibi olmayacak sözüne bayılıyorlar. Ey ahmaklar ne eskisi, muhalif olanlar alternatif demokratik müdahale etmezlerse çok daha kötü felaketlerle insan ve canlı yaşam karşı karşıya kalacak. Yukarda gerekçelerini özetlediğim, sıraladığım maddeler acil ve temel istekler olabilir. Olmalıdır. İşte bizim istediğimiz dünya bu temel 10 maddedir.

Üçüncü sorunun cevabı

 Türkiye de durum biraz daha farklı ve Oldukça karmaşık katı bir faşist diktatörlük mevcut. Bu yüzden Türkiye sorunları EU ülkelerinde oldukça farklı ve büyük. Mevcüt iktidar sorunlarla ayakta duruyor. Bu bir devlet geleneği. Bizans oyunları, Osmanlı saray entrikaları boşuna söylenmiş sözler değil. Onların devamı olan İttihat Terakki TC ve şu an AKP+MHP ve Ergenekon koalisyonu. En temel sorun Kürt sorunu ve bunun yarattığı Savaş koşulları. Türkiye de “ulus-devlet” aşılmadan hiçbir sorun çözülmez. 35 yıldır savaş koşulları yeni güç odakları oluşturdu. Özel hareket Timi, Korucular, Gizli servisler, uyuşturucu, Silah tüccarları, Arsa-arazi mafyası, devlet ihalesinde beslenenler, silah üreten İslami-faşist sermaye, GDO gıda üreticileri…benzer şer ve kâr odakların her biri mevcut iktidardan besleniyorlar. Önce bu tespiti yapmadan Türkiye de politika yapmak zor.

Şunu belirteyim, Kürtler Politikayı ters taraftan okuyor. Öylesine anlaşılmaz olaylar yapıyorlar ki “Bunu PKK mi yaptı?” diye sormadan edemiyoruz. Bunun en üst boyutu “Hendek-savaşları” oldu. Bu tam bir provokasyon binlerce insanı telef etti. Türkiye yi düzlüğe demokratik bir devlete kavuşturmak isteyen Kürt dostları mutlaka bu türde politikalara kesin tavır almaları zorunlu. HDP Demirtaş liderliğinde önemli demokratik bir alternatif başlattı. Bu hareket “PKK” veya devletin derin kolu tarafından sabote edildi. HDP MV ve Demirtaş rehin alındı. Belediyelere Kayyumlar atandı. Şu durumda TBMM hiçbir işlevi kalmadı. Bu şartlarda politikası olağan koşullardan farklı olması gerekir. Alışıla gelmiş yollarla ne TC. demokratik bir devlet olur. Ne de Kürtler temel demokratik insani haklarına kavuşur.

Yapılacak politika yeni farklı bu sistemden zarar görenlerin ortak bir demokratik muhalefet cephesini oluşturmak. Kesinlikle söylendiği gibi kolay değil. Kendine “sosyalist” diyenler burnunda kıl aldırmıyor. Her grup kendi kliklerini, daha kendisi sınıf farkında olmayan çalışanların “işçi-sınıfı” partileri olduğunu ileri sürmesi anlaşılmaz bir sekterlik. Bunlar yine kendi aralarında on parçaya bölünmüşler. Başta bu sekterliğin giderilmesi kendini sosyalist olarak tanımlayanların bir siyasi harekette toplanması. Bence isim hiç önemli değil.

CHP içinde ki sosyal demokrat olan kesimlerle doğru ilkeli ilişkiler geliştirilmesi onları muhalefet cephesine katılmalarını sağlamak.

Aydınları, bilim insanlarını bir araya getirip, onların öneri ve eleştirilerine değer vermek.

Sendikalar, kadın örgütleri, çevre örgütleriyle dostluk dayanışma ilişkilerini geliştirmek örgütlemek.

Anti-kapitalist Müslümanlarla doğru ilkeli ilişkiler geliştirmek.

Bu güçlerle ortak bir ANAYASA HUKUK KOMİSYONU oluşturmak. Türkiye’nin tarihine sosyolojik yapısına ve çoğulcu kültürüne uygun bir toplumsal sözleşme (Anayasa) hazırlamak. İlk seçimlerde bu yeni demokratik Anayasa talebini kamuoyuna onaylatmak. Seçimlerin sonucunda bir korucu meclis oluşturup, T.C. laik sosyal demokratik bir hukuk devleti olmasını onaylatmak. Yeniden demokratik parlamenter sisteme güçler ayrılığna geçmek Cumhurbaşkanlık sistemine son vermek. Yeni anayasada temel idari yönetim değişikliği yapmak. Belediyeleri Almanya veya İskandinavya ülkelerinde olduğu bir sisteme geçmek Türkiye için tek kurtuluş yoludur diye düşünüyorum.

Bunların gerçekleşmesi için;

1.      PKK nın koşulsuz silahları bırakıp, siyaseti demokratik ve barışçı yollarla yapacağını ilan etmek.

2.      Devletin operasyonları sonlandırmak, evlerini köylerini terk edenleri güvenlik içinde topraklarına dönmesi

3.      Tüm siyasi tutsakların özgürlüklerine kavuşturulması.

4.      Belediyelerin kayyumların elinde alınması. Mevcut yasalar her siyasi partiye eşit ve genel uygulanması.

Bunlar zor, gerçekleşmeyecek politik talepler değil. Bunu HDP başlatabilir. Bunlara başka arkadaşlar ilaveler yapabilirlerse daha da zenginleşir.

 

20 Nisan 2020 Copenhag

Bahattin Seven

Dlim döndüğünçe çevap vermeye çalışayım.

Böylesi büyük yaşanılan durumlarda,çeşitli girişimler olaçaktır,çeşitli akıl yürütmeler olaçaktır.Yaşanılan durumu cevap verirken güncel akıl yürütmelerden değil temel paradiğmamız olan emek sermaye celişkisinin salgınla birlikde değişip değişmediğini bakmalıyız.

Salgın hakkında herkes her şeyi söyleyebilir ama salgının emek sermaye celişkisinin üzerine oturankapitalist ülkelerde yarattığı sonuçlarla sosyalit kübada yarattığı sonuçlarınınfarklılığını görmek ve göstermek gerekiyor.

 

Şüphesiz salgın kapitalist ülkelerin tümünde büyük bir yıkım yaratarak milyonlarca işsizi ortaya ortaya cıkarmasıyla orta katmanları yoksulluğu iterek bunları umut olabilecek yeni bir hitler tehlikesini içinde barındırıyor.Ama aynı durum köklü bir düzen değişikliği umudunu ve fırsatını içinde taşıyor.

Salgın sonrası dünyanın nasıl olaçağına dair tek bir sonuç zor görünüyor.Bir gurup ülke keynesyen ekonomi düşünebilir.Kimi kapitalist ülkelerde rejim yeni otoriter faşist hitler düşünçelerin eline gecebilir.Komünist hareketin tüm ülkelerdeki durumunu göz önüne alırsak bu bunalımdan devrimçi bir çıkış yoluyla sonuç alması zor görünüyor.

 

Ülkemizde de komünistlerin,sosyalistlerin,devrimçilerin,demokratların durumu ortada faşist bir baskıyla karşı karşıyayız.Amaçımız emek ve sermaye çelişkisi üzerinden yürüyüp bu süreçte yaşanan sıkıntıları ve özellikle 3-4 ay sonra yaşanaçak ekonomik sıkıntıları ve yaşam içinde karşılaşaçağımız sorunları en geniş kitlelerle buluşturmamız gerekiyor.Türkiye'de sol bu işin altından nasıl kalkar bunun cevabını vermek inanın çok zor.Malesef yine her kes kendi davulunu calaçak gibi geliyor.

Sevgili Mehmet yoldaşım,

Sorduğun üç sorunun yanıtını tek bir söyleşide toplamaya çalışacağım. Yanıtlarım, yazı dili gibi değil de, hasbıhal ya da sohbet gibi olacak.  Hatta kendi kendimle fısıldaşır gibi… Görüşlerimin dayanaklarını mealen aktaracağım. Hayattan aklımda kalanın özeti gibi… Öyle fazlaca tırnak işaretleri, alıntılar, italikler filan da olmayacak. Kelimelerin üzerinde şapkaları da eksik kalacak. İzliyorsa, sevgili Attila Aşut yoldaşım bağışlasın. (Burada bir emoji, gülücük işareti olmalı.)

 

Önce, herkesin üzerinde hemfikir olduğu, artık her şeyin eskisi gibi olmayacağı görüşüne değineyim… Herkes acaba hemfikir mi? Su götürür. Çok geniş anlamda alırsak, elbette hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Heraclitus’dan biliyoruz: Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz. Ama dar anlamda acaba öyle mi? Üzerinde suhuletle, gönül ferahlığı ile düşünelim. Yine dolduruşa, gaza gelmeyelim.

 

Biliyorsun, Cou-En-Lai’ya (Çu-En-Lay) sormuşlardı bundan otuz yıl önce, Fransız İhtilali’nin 200. Yıldönümünde… Fransız İhtilali konusunda ne düşünüyorsun diye… Çin devriminin bilge adamı, bunun yanıtını verebilmek için henüz vakit çok erken karşılığını vermişti. Peki, 1917 Ekim Devrimi hakkında ne düşünüyorsun diye soracak olsak? Pokerdeki rölans gibi: Dur hele biraz düşünelim… 200 yıl erkense, demek  ki vakit çok erkenden de daha erken…

 

Tarihte longue duree’ler, uzun dönemli eğriler vardır (Fernand Braudel). İktisattaki Kondratiyef süper dalgaları gibi. Tarihçiler için 200 yıl (Fransız İhtilali), 75 yıl (Ekim Devrimi) uzun süreler değildir. Yorumlarken, kanaat oluştururken acele etmemeli. (Sen ne diyorsun, insan ömrü o kadar uzun mu diye hemen itiraz edeceksin elbette.)

 

Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir / Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat? (Sen bir de bu soruyu Selahattin Demirtaş’a, Barış Terkoğlu ile Osman Kavala’ya ve daha zindanlardaki yüzlerce yurtsevere bir sorsana hele diyorum kendime.)

 

Sosyalizm aslında ileriye atılmış çok uzun bir çığlıktır. Anın ya da günün ivedi baskısı altında aceleci yanıtlardan  kaçınmakta yarar var.

 

Tarihte dönemler, evreler epey uzundur, hele jeolojide her bir çağ 150 ila 250 milyon yıl. Şimdi Anthropocene çağındayız. Yeşil çevrenin, metabolizmanın göbeğini çatlatıyoruz  (Marx: Metabolik çatlak). Peki bütün bu tarihin uzun, jeolojinin upuzun dönemlerine karşılık, siyasette durum nedir? Siyasette, bir hafta uzun bir süredir. (İlk söyleyen, Süleyman Demirel’e yakıştırırlar ama, doğrusu Lord Acton’dur. İlle tam alıntı istersen, kaynağını taaa Aristoteles’e kadar götürebiliriz.) Toplumların yaşamında onyıllarca pek bir şey olmaz gibi gözükür, çok şey hareketsiz gibidir de, birdenbire çok devinimli birkaç hafta onyıllara bedel olur. Lenin’den biliyoruz. Geçenlerde eski İngiltere Başbakanı Gordon Brown, The Guardian’daki yazısında Lenin’in bu sözlerini hatırlattı. (Bir de Cengiz Aytmatov’un mankurtları, bellekleri yok edilmiş köleleri anlatan ünlü romanı vardır: Gün Uzar, Yüzyıl Olur)

 

Her şey çok güzel mi olacak? Keşke bilebilseydim. Yanıtını vermek için bence oldukça erken. İyimser kalp, umutvar gönül ya da irade, her şey çok güzel olacak, diyor. Ama beyin, o kötümser analitik kafa, hele bi dur bakalım, acele etme diye söze karışıyor. (Ah, Mussolini’nin zindanındaki Hapisane Defterleri’nin yazarı: İradenin iyimserliği ile aklın kötümserliği arasındaki çelişki… Uzlaşır mı, yoksa uzlaşmaz mı bu çelişki?) Gönül, siyasetin içinde arabanın gazına basıyor, aklın ayağı ise hep arabanın el freninde…

 

Demek ki, tarihin uzun dönemi ile siyasetin çok kısa dönemi arasında hem düşüneceğiz, hem hareket edeceğiz, gidip geleceğiz. (Lenin: Ah, Beethoven’in o müthiş Eroica’sı… Ama dinlemeye vaktim yok. Bir yoldaşa mektup yazmam gerekiyor, diyordu. Gerçi şimdi hem Beethoven dinleyip hem bir yoldaşa internet üzerinden kolayca erişebiliyoruz.) Ama yine de işimiz epey zor: Sisyphos’un hep aşağı düşecek olan o dev graniti yukarı taşımaktan yılmaması gibi. Prometheus’un tanrılardan ateşi çalıp insanlığa uygarlık diye armağan etmesi diyelim istersen.

 

1917’de sosyalizm bütün deliklerden, gözeneklerden insanlığa göz kırpıyordu. 75 yıl süren (siyasette çok uzun, tarihte kısa) bir dönem geçirdik. Reel sosyalizm dediğimiz süreç, çetin mücadele içinde ister istemez defo’lu, arızalı bir sosyalizm idi. 70 günlük Paris Komünü’nden sonraki ilk büyük deneyim idi… Her taraftan kuşatıldı Sovyetler, önce Kolçaklar, Denikinler, 11 emperyalist ülkenin saldırısı… Başlangıçta devrim olacak, Rosa’dan, Liebknecht’ten yardım gelecek umudu vardı. Devrim, sermayenin başlıca ülkelerine de sıçrayacaktı. Ama Alman devrimi gaddarca bastırıldı ve sosyalizmin ister istemez tek ülkede savunulması esas oldu.

 

Bütün arızalarına, eksiklerine, yanlışlarına rağmen reel sosyalizm büyük bir başarıydı. Çok gelişmiş ülkelere kıyasla göreli teknolojik gerilik sonucu, bir kişinin yapacağı işi Sovyetlerde belki dört kişi yapıyordu, ama ne olursa olsun tam istihdam sağlanmıştı. (Üretim güçlerinin mukayeseli gelişme düzeyini hesaba katalım.) Herkes için iş güvencesi, ücretli tatil hakkı gerçekleşmişti. Konut güvencesi vardı. Ev kirası, bir emekçinin aylık ücretinin yüzde 8’ini geçemezdi. Eğitim, sağlık ücretsizdi. Kadınlar eve, mutfağa köle olmaktan çıkma yolunda çok önemli adımlar atmışlardı. Her fabrikanın içinde ya da yakınında birer kreş, çocuk yuvası kurulmuştu. (İKD’liler, evlat acısına son diye direnen kahraman kadınlarımız, kulaklarınız çınlasın) 1977-80 arasında Koç’un fabrikalarında Maden-İş’le birlikte mücadele ederek az yere mi kreş kurdurdunuz? Çocuklara birer şişe süt aldırttınız söke söke… Ve bugün çocuklarımızın boyları eskisine göre 5-6 santim uzunsa sizlerin sayesindedir. (Bir şişe bedava süt İngiltere’de Attlee hükümeti sırasında, 1945-1951 yılları arasında gerçekleşti.  Paragöz doktorlara karşı 1948’de maden  işçisi Sağlık Bakanı Aneurin Bevan’ın bir avuç sosyalist doktorla ortak mücadelesi sonucu ücretsiz sağlık hizmeti hayata geçti. Thatcher bile çok uğraştı, bu hakkı emekçilerin elinden geri alabilmek için, ama alamadı.)

 

Bizim Mağripli Arabın General arkadaşı, ancak zorunluluk çerçevesi içinde özgürsün, der. Bütün uğursuzların ve çıyanların ilk sosyalist ülkenin üzerine acımasızca çullandığı o çetin koşullarda  totaliter oldu bizim sosyalizmimiz. Her şey partiye, her şey devlete bağlandı. Sosyalizm sanıldı ki, savaş komünizmidir, kışla komünizmidir… Bir dönem için zorunluydu bu. Bir süre sonra, ülke biraz nefes alınca, Yeni Ekonomi Politikası’na (NEP) geçildi… Lenin’in son altı-yedi yazısını biliyoruz… Az olsun, öz olsun… Doğrusu da buydu. İki tür sermaye var diyordu Lenin: Biri, Karayüz (Black Hundred) sermayesi, yani silah-savaş sermayesi ile tefeci sermaye… Bir de gerçekçi, yeşil, istihdam yaratan olumlu yabancı sermaye. Biz böyle bir yabancı sermaye ile işbirliği yapacağız diyordu Lenin. Sovyetler ile böyle bir işbirliğine yanaşan Amerikalı petrolcü Armand Hammer’den başkası olmadı ne yazık ki…  

 

Kurtuluş savaşımızdaki Sovyet yardımına doğu cephemiz tanıktır. Taksim meydanının göbeğindeki Frunze-Voroşilof heykeli mücessem duruyor orada. Onuncu yıldaki Türkiyenin Kalbi Ankara filmi çok şey anlatır. Kemalist Türkiye, İran ve Afganistan’la birlikte Sovyetleri tanıyan ilk üç ülkeden biri oldu. Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren kuzey komşumuz, ülkemizde daha sonra Merkez Bankası’nı, Devlet Üretme Çiftliklerini, Kayseri ve Nazilli fabrikalarını, Aliağa Rafinerisini, İskenderun Demir Çeliği kurdu. Unutabilir miyiz?

 

Her  şey eskisi gibi mi olacak, başka türlü mü? Acele etmeden, biz işimize bakalım, Shakespeare’in Hamlet’indeki, Marx’ın 18. Brumaire’indeki gibi, ‘iyi kazdın yaşlı köstebek’ deyip sabırla kazmaya devam edelim.

 

Ben İkinci Dünya Savaşı sırasında, 1942 yılında tesadüfen  doğmuşum. Niye tesadüfen? Ve dünya savaşı ne demekti? Bunun gerçek anlamını ancak yıllar sonra kavrayabildim. Sınırlarımızın yakınında 26 milyonu Sovyet, 6 milyonu Polonyalı; toplam 55 milyon insan yaşamını yitirmiş, milyonlarca insan sakat kalmıştı. O yıkım yıllarında, ülkemiz savaşa girseydi, benim kuşağımın babalarının çoğu belki de cephelerde telef olacaktı. Muhalefet lideri İsmet İnönü’ye “sen bizi aç bırakıp süpürge tohumu yedirdin” diye saldıran DP’lilere karşı, İnönü’nün “sizi belki aç bıraktım, ama öksüz bırakmadım” sözü hiç aklımdan çıkmamıştır. (Milli şef İnönü’nün döneminde Nazım Hikmet’imiz de on iki yıl hapistedir, biliyoruz ve unutmadık. Yine aklın kötümserliği ile gönlün, iradenin iyimserliği arasındaki diyalektik çelişki. Zıtların diyalektik birliği...)

 

İkinci Dünya Savaşı’nda ABD ve Avrupa; Sovyetler Birliği ile bir araya gelip Hitler nazizmini, İtalyan faşizmini ve Japon militarizmini nice yaşamlar pahasına yenilgiye uğratmıştı. Kolay mı olmuştu sanki? İngiltere, Fransa, İsviçre gibi birkaç ülke dışında, Avrupa’nın hemen her yerinde gerici-faşist diktatörlükler egemendi. İngiltere’de nazi yandaşı Chamberlain başbakandı. Ancak  Çanakkale yenilgisinden 25 yıl sonra unutulmaya yüz tutmuş Liberal Churchill, Muhafazakar Parti’nin başına geçti. 1940 yılında Labour Party ile birlikte kurulan koalisyon hükümeti ve ABD’de Roosevelt, Sovyetlerle gönülsüz de olsa, içerideki emekçilerin baskısıyla işbirliğine yanaştılar. Hitler karşıtı koalisyon oluşturuldu. Nazizme karşı ikinci cephe geç de olsa nihayet açılabildi ve bin yıl süreceği iddia edilen nazizm, 15 yıl içinde yenilgiye uğratıldı. Birleşmiş Milletler kuruldu.

 

Gençlik yıllarında yeterince farkına varabildik mi acaba? Meğer ne büyük bir nimetmiş; ülkemizin savaş ateşlerinden korunabilmesi, dünyada on milyonlarca insan savaşın kurbanı olurken, babalarımız cephelerde telef olmadığı için dünyaya gözlerimizi açabilmemiz... Benim Mülkiye’deki (SBF) 250 sınıf arkadaşımın hepsi İkinci Dünya Savaşı içinde dünyaya gözlerini açmıştır. Peki ya tersi olsaydı? ABD’de McCarthy’ciler, İngiltere’de Neville Chamberlain, Oswald Mosley ve Lord Hoho’lar, ABD ile Batı Avrupanın azılı gericileri, Nazi Almanyası, Mussolini ve Japon militaristleri Sovyetlere karşı birleşseydi (bugün düşünmesi bile bir karabasan gibi geliyor) ekmeğin karneyle satıldığı o karartma yıllarında doğan benim kuşağım nasıl bir dünyaya gözümüzü açacaktık? Demek ki, benim kuşağım (1940-1945 arası tevellütlüler) ülkemiz savaşa girmediği için, büyük ölçüde tesadüfen doğmuştur. Savaşa girseydik, Polonya’da 6 milyon insan öldüğüne göre, bizde, hadi en iyimser tahminle bunun yarısı yaşamını yitirecek, çoğumuz dünyaya gelemeyecektik.

 

Savaş biter bitmez Batı dünyası ile Sovyetler Birliği arasındaki Hitler karşıtı koalisyon sona erdi, komünizme karşı soğuk savaş dönemi başladı. Ama yine de benim gençlik yıllarım dünyada gerilimlerin nispeten yumuşadığı (detant) yıllarıydı. Afrika sömürgeciliğin zincirlerini kırmaya koyulmuş, Küba’da devrim gerçekleşmişti.

 

1961 Anayasası ile Türkiye’de de bir ölçüde özgürlük rüzgârları esmeye başlamıştı. 60 kuşağı, 68 kuşağı, 78 kuşağı hep bu görece, sınırlı özgürlükler dönemini yaşadık. Ta ki 1980’lerde dünyada Reagan-Thatcher vahşi sermayesi, ülkemizde beşi bir yerde askeri cunta başa geçinceye kadar... Ve 1980’lerden bu yana otuz yıllık bir fetret devri...

 

1976’da Ürün dergisinde bastığımız Nazım Hikmet şiirlerine, yazılarına yedi buçuk yıl hapis istemiyle dava açıyordu savcılar. Önce sevgili Selçuk Uzun’un, sonra Ahmet Taştan’ın üzerine binmişti toplamı bini yılı aşan hapis istemleri... 1985’te TKP’nin Tarihinden Sayfalar Broşürü’nü yazmak için Leipzig’deki parti arşivine bakayım dediğimde, elimizde Kızıl Eskişehir, Kızıl Bursa gibi birkaç dergicik, broşür ve bildiriden başka bir şey yoktu. Tarihsel TKP’miz sönümlendi, ama başta sevgili Erden Akbulut’un önderliğinde çok sayıda yoldaşın özverili çabalarıyla bütün Marksist solu bir araya getiren ve durmadan zenginleşen gurur duyacağımız bir tarihimiz var. Ve TKP bugün nerede derseniz her yerde, toplumun bütün kılcal damarları içinde, diyorum. Her kesimden eski yoldaşlar, onların çocukları, yeni milenyum kuşakları, CHP içinde, HDP içinde, sayısı 12 ile 14 arasında değişen (belki de daha fazla) Marksist partiler, particikler, kümeler  içinde yeralıyorlar... Türkiyenin çoğu kentinde birden fazla Nazım Hikmet Kültür Merkezi var. Bir yandan baskı, yıldırma, tutuklamalar, kayyım atamaları, öbür tarafta büyük kentlerin sokaklarında sayısız sol partinin duvarlara yapıştırılmış il ilanları, alttan alta cıvıl cıvıl işleyen toplantılar, bir araya gelişler... Yakınıyor Başyüce ve sözcüleri, 18 yılda önce hükümeti, sonra devleti adım adım ele geçirdik, ama kültürel erki hala ele geçiremedik diye... Ne kadar uğraşsalar öyle kolay kolay geçiremezler de... Çünkü tek başına bir Nazım Hikmet ile Ruhi Su toplumumuzun iliklerine işlemiştir... Üç Kemallerimizi, eşsiz sanatçılarımızı, edebiyatçılarımızı, şairlerimizi, operamızı, balemizi, sayısız tiyatrolarımızı, Genco Erkal’ımızı, daha nicelerini saymaya gerek duymuyorum bile.

 

         1976 yılına kadar 1 Mayıs uluslararası işçi ve emekçi bayramının Türkiye’de kutlanması yasaktı. Bu yasak zinciri çetin mücadeleler sonucu kırıldı.

 

Kırk yıl önce 8 Mart, Amerikan komünistlerinin başlattığı ve  sadece Marksistlerin kutladığı bir gündü. Bugün nerdeyse bütün kadınlarımız plastik mermilere karşı da olsa, yılmadan ülkenin dört bir yanında 8 Mart’ı kutluyor.   

 

Neo-liberalizm diyoruz, ne liberalizmi? Vahşi sermaye... Peki kapitalist ülkeler dediğimiz Avrupa, ABD, Çin, Rusya, Latin Amerika, Avrasya ülkeleri hepsi kapitalist mi? Bu ülkelerde başta emekçilerin yüzlerce yıllık mücadelesi boşuna mı gitti? 1215 Magna Carta’dan bu yana, emekçilerin mücadelesiyle söke söke nice haklar, bir kısmı geri alınmak istense de, son 150-200 yılda her yerde neler kazanmışız? Vücudun bütünlüğü hakkı, yargıç kararı olmadan delilsiz tutuklanmama hakkı, toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkı, Peterloo Katliamı, ücretsiz sağlık, ücretsiz eğitim... Önce Sovyetlerde uygulamışız, Sovyetlerin örnek gücünün serpintileri Batı ülkelerine sıçramış, Batıdaki komünistlerin, sol sosyal demokratların mücadelesi ve gerçekçi diğer politikacıların işbirliği sayesinde... Marx ve Charles Dickens döneminde, 19. yüzyılda ortalama 25 yıl olan insan ömrü, 75 yıla uzamış... Daha çok komünistlerin ve genel olarak solun mücadelesi ile. Bir tarafta mücadele eden değişik çevrelerden öncü insanlar, öbür tarafta onları durdurmak için bütün güçlerini seferber eden monarşi, aristokrasi, faşistler, gericilik ve her türlü yobazlar...

 

Amerika Birleşik Devletleri, Britanya, kuvvetler ayrılığı sistemi, McCarthy’ye karşı mücadele eden “inci dişli zenci kardeşim Paul Robeson”un, bizdeki Yeşilçam gibi çoğu solcu Hollywood sanatçılarının mücadele tarihidir. Bütün bu ülkeler, Tanrı Janus’un iki yüzü gibi bir yandan emperyalizmin, gericiliğin kaleleridir, bir yandan da söke söke alınmış özgürlüklerin tarihi... Dickens ile Marx’ı yan yana koyup okuyalım. Çocukların 16 saat aç-susuz çalıştırıldığı, oy hakkının sadece birkaç bin büyük mülk ve malikane sahibine tanındığı dönemleri dişimizle, tırnağımızla aşa aşa geldik bugünlere. Genel oy hakkını söke söke kazandı işçi sınıfı.  

 

Siyaset, fizikteki vektör (bileşke) gibidir, Engels’e göre... Her parti, her küme kendi çıkarlarını şu ya da bu şekilde savunmaya çalışır, biri bir yanından çeker, bir başkası öbür yanından çekiştirir, sonunda herkesin iradesinden bağımsız, belki de hiç kimsenin hoşnut olmadığı bir durum çıkar ortaya. Bugün Avrupa’da, ABD’de gördüğümüz her güzel şey, bu özverili mücadelenin ürünüdür. Tıpkı Paris’te Karnavale Müzesindeki insan derisiyle kaplı anayasa gibi... Haklar, nice mücadelelerle, neler pahasına kazanılmıştır. Mustafa Suphi’lerin, Deniz Gezmiş’lerin, üç fidanın, 17 yaşındaki Erdal Eren’in, Sacco ile Vanzetti’lerin, Julius ve Ethel Rosenberg’lerin kanlarıyla sulanmıştır elde ettiğimiz her mevzi...

 

Dünya devrimci süreci derdik kırk yıl önce: Başını Sovyetler Birliği’nin çektiği dünya sosyalist sistemi, gelişmiş kapitalist ülkeler işçi sınıfı hareketi ve ulusal kurtuluş hareketleri... Hepsini yaşadık ve hepsi de üç aşağı beş yukarı doğruydu. Ta ki 1972 yılına kadar... Richard Nixon’la emperyalizm ve siyonizmin kurt adamı Kissinger, Çin’e gidip bu ülke yönetimini Sovyetlere karşı kışkırtan bir politika izlemeye koyuldular. Hatırlayalım, sosyalizm kuruculuğu yolunda ilerleyen iki ülke, o yıllarda birbiriyle savaşa bile tutuştu... Dünyanın dört bir yanında Marksist solcular büyük ölçüde bölündü, birbirine girdi. Sonunda Sovyetler Birliği, özlenen gecikmiş reformlarını gerçekleştiremedi, büyük bir çöküntü içine girdi. Tarihin sonu geldi diye zafer çığlıkları atıldı. Yeltsin döneminin rezaleti yaşandı.

 

         GÜNÜMÜZDE DÜNYA DEVRİMCİ SÜRECİ

 

Ama otuz yıl sonra bugün durum başkadır. Emperyalizmin, vahşi sermayenin amacı, dün daha zayıf gördükleri Çin’i Sovyetler Birliği’ne karşı kışkırtmak, bunun sonucu dünyanın her yerinde devrimci güçleri birbirine düşürmek oldu. Bugün ise amaçları daha zayıf gördükleri Rusya’yı Çin’e karşı kışkırtmaktır. (Kissinger hala ortalıkta, bu kez tersinden Rusya’yı Çin’e karşı kışkırtmaya yelteniyor). Ayrıca Uygurları Çin yönetimine karşı tahrik için her yola başvuruyorlar. Türkiye’nin bugüne kadar bu oyuna gelmemesi, Çin ile karşılıklı yarara dayalı işbirliğinin sürdürülmesi çok önemlidir. Batı’nın bütün gerici yayın organlarında bu kışkırtmaları örtülü ya da örtüsüz olarak sık sık görebilirsiniz. Çin ile Rusya ve Türkiye ile Çin bugüne kadar böyle bir oyuna gelmediler. Bundan sonra da bu tuzağa düşmemek için uyanık olmakta yarar var.

 

Deng Xiaoping  reformlarından bu yana kapitalist olmayan gelişme yolunda Çin bütün dünyaya parmak ısırtan bir gelişme yoluna koyuldu. (Önemli olan kedinin beyaz ya da siyah olması değil, fareyi yakalamasıdır. )

 

         Marx ile Engels, 1848’de Komünist Partisi Bildirgesi’nde “Malların ucuz fiyatları, Çin seddini, Çin duvarlarını yerle bir eden ağır toplardır” diyordu. Bugün gerçekten de Çin mallarının ucuz fiyatları, dünya kapitalizminin duvarlarında delikler açıyor.

 

Çin’in ekonomik kalkınması, kapitalist ülkelerin sanayi dalları üzerine rekabetçi baskılar getiriyor. Pahalı Batı malları artık Çin mallarıyla kolay kolay rekabet edemiyor.

 

Çin dünya kapitalizmini içine çekip çevreden kuşatıyor; gereksiz çatışmalardan uzak durmaya özen göstererek emperyalizmi aşındırıyor. Kapitalist ülkelerde ise düzgün bir gelir dağılımı olmadığı, emekçilerin satınalma gücü artmadığı için, bol ama pahalı olan mallar yeterince tüketilemiyor, krizler derinleşiyor.

        

Çin’in ekonomik kalkınması, gelişmekte olan ülkelerin ekonomik büyümesine de yardımcı oluyor. Çin, Asya ülkelerinin mallarını işleyip dünya pazarına sunuyor; bir yandan da ABD’nin ekonomik yönden egemen olduğu ülkelere yavaş yavaş giriyor. Hem yöresinde hem de dünya ölçüsünde gitgide ekonomik bütünleşmenin katalizatörü, itici gücü, tetikleyicisi durumuna geliyor.

 

         Çin’in dış ticaretinin yarısı gelişmekte olan ülkelerle. Ödemeler dolarla değil Çin parası renminbi ile ya da takas yoluyla yapılıyor. Böylece dünya ölçüsünde doların etki alanı gitgide daralıyor.

 

Ülkede sanayi sektörü hızla gelişiyor, ekonomik büyümenin getirileri başıboş bir tüketimin kara deliklerinde heba olmuyor; tasarruflar verimli yatırımlara dönüşebiliyor.

        

Çin ekonomik büyümesinin örnek gücüyle, emekçilerinin özverili çabalarıyla bütün dünyada kapitalizm dışında bir seçeneğin olabileceğini gözler önüne seriyor. 

        

Çin’de kimse işsiz kalma korkusuyla karşı karşıya değil; herkesin iş güvencesi var. Kişi başına gelir henüz oldukça düşük; ama ücretler enflasyonsuz bir ekonomide hızla artıyor.       

 

1980’lerde 500 milyon Çinli yoksul durumdaydı. 2001’e gelindiğinde bu sayı 100 milyona düştü. Sağlık hizmetleri bedava. Ortalama insan ömrü 75 yıla yükseldi.

 

         Emperyalizmin değişik milliyetleri birbirine karşı kışkırtma girişimleri, Özerk Uygur ve Tibet bölgelerinde önemli ölçüde engellenip çözüme kavuşturuldu. Ülkede idam cezası hâlâ kalkmış değil. Ama emekçi halkın temel hak ve özgürlükleri başka ülkelere kıyasla güvence altında.

 

         Çin’de başlıca üretim, değişim ve dağıtım araçlarının mülkiyeti kamu kesimine ait. Ancak kullanım ve işletme hakkı, yasalara uymaları koşuluyla, belirli bir süre özel şirketlere ve yabancı sermayeye tanınabiliyor.

 

         Adına küreselleşme denilen bir ucu kör öbür ucu keskin bıçaktan Çin ustalıkla yararlanıyor; Lenin’in  “cıvıl cıvıl” diye nitelediği üretken sermayeyi ülkeye çekerken, tanrısı para olan günümüzün gerici Karayüzler’ini (Çornaya sotnia), faizci finans kapitali ise köşeye sıkıştırıyor...

 

         Sovyet Rusya’da 1918-1920 arasındaki savaş komünizmi dönemini izleyen ve Lenin’in son yazılarında genel çerçevesini çizdiği Yeni Ekonomi Politikası Çin’de kanımca başarıyla yol alıyor.

 

         Çoğu ülke üretken yabancı sermayeyi çekmekte zorlanırken, Çin hem çağdaş teknolojiyi  ülkesine çekebiliyor, hem de döviz rezervleri artıyor. Para sistemini devlet bankaları denetlediği için, ülke küresel mali krizin etkilerinden büyük ölçüde sakınabiliyor.

 

         Çin’de Dörtlü Çete’nin aşırı sol sekter politikası bir yana bırakılalı 40 yıl oldu. O zamandan bu yana  Komünist Partisi yönetiminde üretim güçlerinin dengeli geliştirilmesini amaçlayan sosyalizme uzunca süreli akılcı bir geçiş politikası uygulanıyor.

 

         “Devrimci lâfazanlık”tan, “sınıfa karşı sınıf” gibi bağnaz sol yanlışlardan çok çekti dünya devrimci hareketi…

        

Çin Komünist Partisi bugün emperyalizmin en gerici güçleri ile anarko-nihilist lâf ebeleri dışında bütün dünyanın saygı duyduğu bir siyasal kuruluş durumunda. Son korona virüs salgını bunu bir kez daha doğruladı. (Türkiye solu, uzun süre Çin’deki bu gelişmelerden uzak durdu. Ama koronavirüs salgını, umuyorum Marksistlerin Çin’e yönelik ilgisini artıracak, ayakları yere basmayan havai bir sosyalizm anlayışından gerçekçi bir sosyalizm anlayışına geçişi sağlayacaktır. Bu arada BirGün gazetesinde Kamuran Kızlak’ın son dönemdeki yazılarına dikkati çekmek isterim.)

        

ÇKP bu durumu sürdürebilecek mi? Kapitalist olmayan gelişme yolunda ilerleyip önüne çıkan engelleri aşarak komünizme varabilecek mi?

 

         Elbette hiçbir şeyin hayatta mutlak güvencesi yok...

 

         Ve savaşım dünya ölçüsünde sürüyor.

 

(Bir özeleştiri yapayım: Çin’deki gelişmelere ben epeyce geç uyandım. Ancak on yıl kadar oluyor. Çin konusunda yukarıda özetlediğim görüşler 31 Ağustos 2012 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki Çin’in Ağır Topları başlıklı yazımda yer almıştır.)

         http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/cinn-agir-toplari-367556

        

Sovyetlerde sosyalizm büyük darbe almadan hemen önceki görüşlerimi ise, Marksizm ve Gelecek dergisinin Kış 1990 tarihli (Sayı 3) Zamanın Ruhuna Uygun Bir Paradigma başlıklı yazımda dile getirmiştim. Ama yurdumuzda da, Sovyetlerde de karşıdevrimci seli durduramadık, ne yazık ki başarılı olamadık. Bu yazıdaki görüşlerimi esas itibariyle koruyorum. 

http://tustav.org/yayinlar/sureli_yayinlar/marksizm-ve-gelecek/1990_3_KIS.pdf

 

PEKİ BUGÜN NE YAPMALI?

 

1973 yılında Londra’da bir grup yoldaş, (İnci-Orhan Kurmuş ve Attila Aşut)  Leninist Strateji ve Taktikler – Sol Komünizm – Bir Çocukluk Hastalığı başlıklı büyücek bir broşürü ortaklaşa çevirmiştik. (Aslı Novosti Publishing House tarafından yayımlanmış olan bu broşür bir kitap olarak 1976 yılında Ankara’da Kızılırmak Yayınlarınca (rahmetli Tuncer Tuğcu tarafından) basıldı. Anahatları bence hala geçerliliğini koruyan bu görüşler, ne yazık ki hayata yeterince geçirilemedi ve Marksist harekete sol sekterlik egemen oldu.

 

Kendi payıma gençliğimden bu yana, tek bir partinin hiçbir zaman aşırı partizanı olmadım. 1960’lı yıllarda önce TİP, Yön dergisi ve CHP’nin (ki Aybarlı, Arenli, Boranlı, Sargınlı o dönemin TİP’i aslında bir çeşit örtülü TKP’dir), daha sonra 1970’li yıllarda da TKP, diğer sol güçler ve CHP’nin (özellikle de CHP’nin sol kanadının) işbirliğini savundum. Hep komünistlerle sosyal demokratların işbirliğinden yana oldum. Lenin her yerde komünist partisi kurun, ama İngiltere’de sendika üyeleri otomatik olarak Labour Party üyesi oluyorlar. Böyle bir durumda aralık kapıyı koçbaşıyla zorlamaya gerek yok. Labour Party içinde yer alın diyordu. Britanya komünistlerinin 1921’de üçte ikisi Lenin’in bu görüşüne (yani Labour Party içinde yer alma görüşüne) önce karşı çıktılar. Ama sonra Lenin’in görüşünü kabul ettiler. Ne var ki, bu kez Labour Party’nin sağ kanadı, parti içinde komünistlerin varlığına tahammül edemedi ve işçi hareketi içinde ayrı bir parti (yani komünist partisi) kuruldu.  

 

ABD’de, Britanya’da, militarist ve faizci kara sermayenin bu güçlü kalelerinde de, her şeye rağmen gericiliğe karşı etkili çevreler vardır. Gericilik hemen her yerde genç nüfusu yeterince zaptürapt altına alamamaktan yakınmaktadır.

 

Siyaset ortamı iniş-çıkışlı, git-gellidir, biliyoruz. İngiltere’de 2015’de pek umulmadık bir gelişme oldu ve Jeremy Corbyn’in önderliğindeki Labour Party nerdeyse hükümete geliyordu, ama yedi milletvekili farkıyla seçimi kaybetti. Kamuoyu araştırma kuruluşları Corbyn ve ekibinin böyle bir başarısını hiç de beklemiyordu. Bunun üzerine muhafazakarların sağ kanadı, medya, ABD’nin Trump kesimi, Labour Party’deki Corbyn yönetimine karşı seferber oldu ve son seçimlerde Britanya gericiliği kaybettiği konumları yeniden kazandı. ABD’de Bernie Sanders’in öne çıkışı, bu ülkede güçlü bir demokrasi hareketi olduğunu ortaya koydu. Ama Sanders çevresi uzun bir mücadeleden sonra geri çekilmek zorunda kaldı, Corbyn ise son seçimi farklı kaybetti. Eğer Corbyn ve Sanders çevresi, yanına bu kadar yaklaştıkları yürütme erkini kazanabilselerdi, bu iki ülkede de çok şey daha farklı olabilecek, bunun dünya üzerindeki olumlu etkisi daha net görülebilecekti.

 

2003 yılında CHP’li milletvekillerine hükümete rağmen bir öbek AKP milletvekilinin katılması ve topraklarımızdan ABD’nin Irak’a saldırısının engellenmesi, dünya ölçüsünde Türkiye’ye büyük saygınlık kazandırmıştı. AKP’den kopan yeni partilerle, AKP içindeki yurtsever demokrat dindarlarla, cami cemaati ile ilişkileri ihmal etmemenin, sadece kendi mahallemizle sınırlı kalmamanın önemi gitgide daha iyi anlaşılıyor.

 

Türkiye’de on büyük ilde sol ve demokrat güçlerin işbirliği ile belediyeler kazanılmıştır. Bu kazanımların korunması kolay değildir, ama son yerel seçimler sol güçler açısından önemli bir başarıdır. CHP ve HDP içindeki Marksistlerin, irili-ufaklı diğer marksist kümelerin, Saadet Partisi ve İyi Parti ile işbirliği yolunda önemli adımlar atılmıştır. Diyalogları, çeşitli şekillerdeki iş ve eylem birliklerini elbette daha da güçlendirmek gerekir.

 

Ulusal egemenliğimizin yüzüncü yılında emekçi halkımızı, gençlerimizi, çocuklarımızı gözetelim. Sınırlarımız dışındaki savaşa son vermek, gençleri kırdırtmamak için elimizden gelen çabayı gösterelim. Çevreyi, yeşilliğimizi, ağaçları, ormanı koruyalım. Dışımızdaki hayat canlı, ülkemiz bütün tehlikelere ve olumsuzluklara rağmen güzel. Zihnimizi ve enseyi karartmayalım!

 

Cavlı Çulfaz

 

23 Nisan 2020

Soru 1

 

Bir kere ‘bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ demek, yeni bir şey söylemek, ‘orijinal bir söylemek’ değil. Söylenenin içini doldurmak gerekir. Neden ‘eskisi gibi’ olmayacağına açıklık getirmek gerekir. Hangi durumda geriye dönüş olur veya olmaz? Eğer söz konusu olan kapitalizmin, periyodik olarak tekrarlanan “devrevî” [konjonktürel] veya “yapısal” [sistemik] krizlerinden biri olsaydı, o zaman ‘geri dönüş’, ‘eskisi gibi yapmak’ da potansiyel bir olasılık olarak karşımızda dururdu… Lâkin bu bir kriz değil… Bir çöküş tablosuyla karşı karşıyayız. Malûm, kriz, genel denge durumundan bir sapma demeye gelse de, geri dönüşü, normale dönüşü, eskiye dönüşü de ima eder… İşte ‘şu krizi, bu krizi geçirmiş’ denir…Oysa çöküş, geri dönüşü olmayan eşiğin aşılması demektir…Fakat bir yanlış anlama riski de var. Çöküş ‘anlık’ bir şey değildir, zamana yayılan bir süreç, bir eğilim olarak anlaşılmalıdır. Bir üretim tarzının, bir uygarlığın çöküşü bir kuşun, bir geyiğin…ölümüne benzemez…

 

İyi de, neden böyle oldu? Neden bir çöküş tablosu ortaya çıktı? Zira, kapitalizm potansiyelini tüketti. Artık ‘yeni değer’, ‘fazla değer’, ‘artı-değer’ üretmekte zorlanıyor…Başka türlü söylersek, büyüyemiyor ve kapitalizm büyüyemezse çöküş kaçınılmazdır… Bilindiği gibi, kapitalizm sınırsız büyüme ve genişleme dinamiğine sahiptir. Varlığını büyümeye borçludur. Büyüme veya yok olma ikilemiyle karşı karşıyadır… Kapitalizm varlığını sınırsız büyümeye borçlu ama, bu dünyanın kaynakları sınırlı, sonlu… Kapitalizm hem iç çelişkilerinin bir sonucu olarak iç sınırına ve hem de ekolojik  nedenle, dış sınırına da dayandı… Artık verili temel üzerinde kendini yeniden üretebilmesi mümkün değil. Velhasıl paradigma çökmüş bulunuyor…Eğer bir paradigma çökmüşse, yenisi ister istemez kendini dayatacaktır… İşte kritik soru bu aşama ortaya çıkıyor? Yeni bir paradigma ama nasıl sorusu…

 

Korona virüse gelirsek, ‘çöküşün’ nedeni korona virüs değil. Kapitalist dünya sistemi daha önce zaten iflah olmaz bir hastalıkla malûldü… Korona virüs, sadece resmi netleştirdi, kırılganlığın ne kadar derin olduğunu gösterdi… Kapitalizm 1970’lerin ortasında yapısal krize girmişti. Aradan geçen yaklaşık yarım yüzyıla bakıldığında, meğer o kapitalizmin nihai kriziymiş demek mümkün… Gerçi krizden çıkmak için neoliberal gericilik dayatıldı ama, o tarihten sonra hiçbir zaman ‘eski sağlığına’ kavuşamadı…Krizler birbirini izledi. 2007-2008 krizinden bu yana da kırılganlık daha da büyüdü.  Küresel işçi sınıfını bulunduğu mevzilerin gerisine püskürtüp, reel ücretleri düşürerek  kâr oranlarını restore etmeyi başardılar ama verimlilik ve büyüme bahsinde başarılı olunamadı…Artık kapitalizm ‘geleneksel faaliyet alanlarında’ yeteri kadar değerlenemiyor… Şimdilik bütçeyi, hazineyi, müşterekleri yağmalayarak, doğa talanını derinleştirerek vaziyeti kurtarmaya çalışıyor ama o yolun sonu yok…

 

Soru 2-

 

İnsanlar hızla verili kapitalist ilişkiler dahilinde durumlarının iyileşebileceği düşüncesinden uzaklaşıyorlar. Bu, bence son derece önemli.. Sistemin ‘meşruiyet’ üretme, dolayısıyla kitleleri ‘aldatma-oyama yeteneği de aşınmış bulunuyor. Ortada, her seferinde çözdüğünde daha çok sorun yaratan bir sistem var iken, başka türlü olması da zaten mümkün değildir. O zaman kim neyi nasıl yapabilir sorusu akla gelir. Artık işçi sınıfı XX. Yüzyıldaki gibi, sınıf mücadelesinin ve değişimin yegâne aktörü değil. Tabii bu işçi sınıfı mücadelesi önemsizleşti demek de değil. Neoliberal saldırı işçi sınıfının mücadele yeteneğini aşındırdı ama ekolojik hareket mücadele alanına dahil oldu. Tabii sınıf mücadelesi denklemine dahil olan yegâne yeni aktör ekolojik hareket değil, kadın hareketi, köylü hareketi, ezilen kimlikler, vb. bir dizi yeni unsur kapitalizmi aşma mücadelesinde yerlerini alıyorlar ve çok geniş ve çeşitlenmiş bir ‘cephe’ oluşmakta…’Çeşitlilik’ içinde mücadele birliğini’ oluşturmak, hayatî bir sorun haline gelmiş bulunuyor…Ekolojik hareket derken, ‘klasik ekolojik hareketi kastetmiyorum. Zira, geleneksel çevre hareketi, kapitalizmi sorun etmiyor… Kapitalizm dahilinde iklim krizinin, ekolojik yıkımın üstesinden gelinebileceği tespitinden hareket ediyor ki, reel bir karşılığı yok… Sonuç itibariye, eko-kapitalist… Oysa, ancak eko-sosyalistler kapitalizmi aşma mücadelesinde etkili olabilir…Yeni paradigmanın oluşturulması, yeni bir uygarlığa giden yolun aralanabilmesi için iki olmazsa olmaz var: Yeni politik öznenin oluşturulması ve ütopya zaafının aşılması… Esasen, neoliberal küreselleşme saldırısı ve Sovyet sisteminin çöküşü, bir ütopya zaafı ortaya çıkardı ki, ütopya son derecede önemlidir… Zira, insanların harekete geçiren ‘teorik bilgi’ değil, ütopyadır…Gerçi orada çökenin sosyalizmle bir ilgisi yoktu ama insanlar var olduğuna inanıyorlardı. Çöküş, sosyalist perspektifi bir umut olmaktan çıkardı. Dolayısıyla, yeni paradigmayı, yeni bir ütopyayı, daha doğrusu ütopyanın canlandırılmasını da var sayıyor…

 

Soru 3

 

Bir kere Türkiye’de sol hareket baştan itibaren sorunluydu. İdeolojik geri planını Stalinizmle Kemalizmin melezlenmiş bir versiyonu oluşturuyordu. Kalkınmacıydı. Hiçbir zaman komprador rejimin peydahladığı resmi tarihi ve resmi ideolojiyi sorun etmedi. Onunla hesaplaşmaya yanaşmadı. Kürt sorunu, Ermeni Sorunu, Kıbrıs sorunu, vb. bahsinde tutarlı bir yaklaşıma sahip olmadı. Örgüt modeli ve anlayışı da  bidayetten itibaren ‘burjuvaydı’… Sosyalist denilen deneyleri hiçbir zaman eleştirel bir değerlendirmeye tabii tutmadı… Ekolojik sorunun önemini kavramaktan acizdi… Oysa, kapitalizm insana ve doğaya zarar vermeden yol alamaz… Demokrasiyi ‘burjuva demokrasisi’ deyip önemsemedi… Demokrasi yoksa, sosyalizmden söz etmek mümkün değildir. Özetle solun önce kendini yeni bir temel üzerinde yeniden var etmesi gerekiyor… Kapitalizmin aşılması artık acil bir gereklilik olarak ortada duruyor…Sosyal kötülüklere ekolojik yıkım eşlik ediyor. Yeni perspektif, yeni paradigma, şeylere ‘farklı’ bir yaklaşımı, farklı bir perspektifi varsayar…Maalesef bizdeki sol hareket tembel, meraklı değil, tartışma kültürü zayıf…Oysa bu iş, bir takım kalıpları tekrarlayıp durmakla olacak bir şey değil… Radikal eleştiri yoksa, gerisi teferruattır… Örgütlerin demokratik işleyişi önce kendi içlerinde gerçekleştirebilmeleri gerekiyor. Aslında insanlık ve uygarlık kritik bir kavşağa gelip-dayandı. Üstelik kaybedecek zaman da yok! Yapılacak iş de bir sır değil. Komünist toplum perspektifine endeksli bir eko-sosyalist paradigmaya veya bir geçiş programına ihtiyaç var… Eğer, işçi sınıfı, ezilen-sömürülen kitleler, yeryüzünün lânetlileri, vakitlice sürece müdahale edip, aracın direksiyonunu sola kırmayı başaramazlarsa, geriye vahşetlerden vahşet beğenmekten başka bir seçenek kalmaya bilir… Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak demek kolay da, gerekeni yapmak o kadar kolay değil… Kolay değil ama mümkün… Aslında büyük kriz anlarında, kitlelerde beklenmedik bir bilinç sıçraması münkün oluyor ama onun realize edilmesinin bir kesinliği yoktur… Doğrusu, radikal anti-kapitalist, eko-sosyalist bir hareketin etkin olabileceğine dair umudum büyük… Bir paradigma çökmüşse eğer, yenisini yaratmak işin doğası gereği olduğuna göre…

İnsanların her gün yakınlarını, arkadaşlarını, tanıdıklarını kaybettikleri, aç biilaç sokağa atıldıkları bu acılı günlerde solun, sanki bir felaketin pususuna yatmış gibi bir görüntü vermemesi çok önemlidir.

Gün dayanışma günüdür. Sol, mahallelerde, işyerlerinde bu dayanışmanın oluşmasını sağlayacak örgütlenmelere önayak olabilir. Eleştiri yerine olumlu öneri. Hükümet, belediyelerin dayanışma kampanyalarını önlemeye, yardımda bile tekel kurmaya çalışıyor; ölümü göze alarak saatler boyunca ölümüne mücadele eden sağlık çalışanlarının olağanüstü hizmetlerini maddi olarak desteklememek için elinden geleni yapıyor. Bunlar eleştirilmelidir ama bu eleştiriden daha önemlisi alternatif dayanışma örgütlerini kurmak, yaymak, bizzat kitlelerin böyle bir dayanışma için seferber olmasını sağlamaktır.

Naom Chomsky, insanın bir uyarıya ihtiyacı vardı derken haksız değil, ancak insanı doğrudan uyaracak olan virüs değil, zira virüs bir doğa olayıdır. Bu olay, yabanıl hayvanlarla ilgili ise insanın buradan çıkaracağı ders, yabanıl hayvanla beslenmemektir. Bunu düşünmek için insanın ciddi bir uyarıya ihtiyacı yoktur. Tabi kazın ayağı öyle değil. Virüsle birlikte çok büyük korku ve endişe iklimi yaratıldı. Korku ve endişe algıdır. Bu virüs,1918 İspanyol salgınına kıyasla salgın bile sayılmaz. Bugün, endişe ile distopik dünya vaat edilmektedir. Devletler,” hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyor. Küresel bir mutabakat var. Muhtemelen insanlar değişimden zarar görecek. İnsanların değişime isyan etmemeleri için distopik bir dünyada yaşadıklarını sanmaları gerekecek. Bence, insan bu virüsle birlikte bir uyarı almıştır. Bu uyarı, insanın kendi kaderini kendi eline alması gerektiğidir. İnsanın, devlet ve sermaye aklını aşması gerektiğidir.

İspanyol sol çevreleri “sağcı ve solcu herkes nasıl bir dünya istediğini düşünecektir” diyorlar. Buradan iki sonuç çıkar. 1-Bugünkü dünya herkesin ortak dünyası değildir. 2-Farklı yenidünyalar tahayyül edilecektir. Bu tespitler tartışma ister. 1- Sağcılarla solcuların tarif edecekleri dünya, ikisi için de ortak dünya olabilir mi? Ayni dünya üzerinde farklı insan toplulukları da olasıdır. İki ayrı insan türü gibi düşünebiliriz. Bu olasıdır. Bir yanda ekonomisiz devletsiz komünal insan toplulukları, diğer yanda da ekonomili ve devletli insan topluluklarının olması olasıdır. Tabi afaki konuşuyorum. Sadece olasılıktan söz ediyorum. Ancak burada hem ekonomi, hem devlet, hem de insan, çok komik olacaktır. 2. Sonuç ise biz devlet fonksiyonlarının ve dünya pazarının insan üzerindeki basıncının azaldığı, insanın çok daha özgürleştiği bir dünya tahayyül ederken onlar ulus devlet çatısı altında toplanmayı tahayyül edecektir.

Onların tahayyülleri tehlikeli değildir. Küresel sermaye onları aşmıştır. Küresel sermayenin koşullarına direnemezler. Onlar Sadece küresel sermayeye zaman kaybettirirler. Çekişme küresel sermaye ile ulus devletlerin arasındadır. Onlar hem çekişir hem uzlaşırlar. Zira krizler çağında mutabakat kalıcı olamaz.  Onlar hep çekişmeli olacaktır.  Küresel sermayenin şartı, devletin ulusal içeriğinin bitmesidir. Sol (Marksist) hem devlete hem de sermayeye karşıdır. Sermayenin ve devletin birbirlerine şartlar ileri sürmesi, devrimci bir dönemi getirmez. Sol için tehlike bu uzlaşmalı ve çekişmeli birlikteliğin içine girerek kendini kaybetmesi ya da bitirmesidir. Sol bu çekişmeden zarar görmez.  Sol çekişmeli süreçte zaman kazanacak ve kendi önerilerini geliştirecektir. Bir anlamda, çekişmeciler sola payanda olacaktır.

Devrimci özne tektir ve bilinçli bireylerdir. Öncül iki farklı çizgidir. 1-Küresel sermaye 2- Komünistler. Küresel sermaye devrimciliği, burjuva devrimciliğinden çok daha karaktersizdir. Burjuva insandır. Burjuva devrimlerinde insani içerik bulabiliriz. Örn. 1789’un ardında aydınlanmacı filozof, bilim ve sanat insanını bulabiliriz. Küresel sermaye, dönüşüme öncülük ederken, insana verebileceği bir şey yoktur. Sözüm ona dönüşüm yapıyorlar. Virüsü alet ediyorlar ve insani kırılmalarla yol alıyorlar. Biz, dönüşümleri için kendilerine teşekkür etmeyeceğiz. Bu dönüşümler insanı kırarak gerçekleşmiştir. Ki ayrıca devrimci özne 1789’u mumla arayacak diyeceğim ama ne yazık ki kendilerinde akıl kalmayacak. Daha şimdiden vatandaşlık maaşını komünizm sanıyorlar. Komünist öneriler, henüz sahaya çıkmadığı için devrimci özne yanılmaktadır. Komünist öneriler görünmedikçe devrimci öznellik hasar görecektir.

Harari “Virüs sonrası çoğumuz hayatta kalacak ama işgal ettiğimiz dünya ayni olmayacak” diyor. Harrari’nin dediği aslında şöyle gerçektir. Çoğumuz hayatta kalacak ama işgal ettiğimiz dünya ayni olacak ama insan ayni insan olmayacak. İnsan farklı olacağı için dünya algısı da farklı olmuş olacak. Yeni insan, yenidünya, bunu kabullenmeyi hiç istemem. Zira eski dünyanın içinde on binlerce yıllık insani birikim bulunmaktadır. İnsanın, bu birikimi sindirmeden değişim göstermesi, geçmiş insanı öldürmek anlamına gelir. Bir cinayettir. Eski insan, sana emeğini iletmek için yaşamış, sen bu emeği bünyene alıp sindirmezsen, o insan yaşamamış olacaktır. Bugünün insanı, eski insanın katili olacaktır. Dünya kendi nizamı içinde değişir. Bizler için ayrıca değişmez. Değişecek olan insandır. Değişim kötü bir şey değildir. Ancak değişim, insanın kendi içinden ilerlediği süreçte pozitiftir. Dıştan gelen değişim insanı bozar. Virüs alet edilerek, değişim gelmektedir. Oysa insani değişim alenidir, suç içermeyeceği için de alet gerekmez. Ben ısrarla şu sorunun sorulmasını istiyorum. Virüsü anladık, virüs bir tehdittir. Peki, bu dönüşümler neyin nesidir. İnsanlar can derdinde iken devletlerin dönüşümlere girmesindeki amaç nedir, dönüşümler başka bir zaman olamaz mıydı, yoksa ikisi arasında bir korelasyon mı var?

Jeremy Lent, “corona virüsle çok şey değişecek” demektedir.  Evet, eski yanlışları kanıksamak insana yakışmıyordu. Devamında “insan eski yanlışlarıyla buluşmak için sabırsızlanıyor ama onları dahi bulamayacak” diyor. Zaten yanlışların birbirlerine tutunarak ayakta kalmaları olanaksızdı. Lent burada insanı eleştirmektedir. İnsan uzunca bir zamandır, yanlışları tolere etmiştir. İnsan yanlışları ile birlikte yaşıyordu. Corona sonrası “daha kötü olacak” diyor. İnsan olup bitenin farkında olsa değişimi fırsata çevirebilir.  Değişimin öncülleri, endişe yayarak, bunun önüne geçmektedirler. Lent’in insan eleştirisi yerindedir.

Zizeck’în sözleri tartışılmalıdır. Yeni bir komünizm icat edilemez. Komünizm zaten her zaman vardı. İlk komünizmin çözülmesiyle birlikte insan bir yandan kendine yabancılaşarak ilerlerken diğer yandan da yabancılaşmayla çatışarak ilerlemiştir. Heraklatus’ün diyalektik örneği gibi komünizm her zaman farklı biçimde vardır. Irmak nasıl akıyorsa insan da ayni akmaktadır. Eski komünizmin içinden gelen insanda komünizm aranmalıdır. Marks’la bağlantı kesilerek komünizm bulunulmaz. Sosyalizmin çözülmesiyle birçok insan kendisine yol bulmuş ve insani ilerleyişini sürdürmüştür. Kendisi de bunu yapmış, ancak Marks ile bağlantı sorunu var. Ayrıca virüs insanlığı komünizme götüremez. Virüs, ister sentetik, ister mutasyon olsun, virüs, dönüşümlere alet edilmektedir. Bu dönüşümleri dayatan kesimleri görmezden gelerek, virüs insanı yeni bir komünizme götürüyor diyemeyiz. Bu çok tehlikelidir. Virüsten yararlanan kesimlerin suçlarına ortak olmak durumunda kalırız.

Kendi düşüncelerim,

Dönüşümü esas alıyor, virüsü alet olarak görüyorum. Bu dönüşüm bana yabancı değil. 2019’la birlikte neredeyse tüm yazılarımda bu dönüşümleri işlemiştim. Küresel sermaye, bu dönüşümlere öncülük etmektedir. Ulus devletler, dönüşümleri kabullenmek zorunda kalmışlardır. Kimi devletler akıllarınca bunu fırsata çevireceğini sanıyorlar. Hem ekonomide daralma ve kırılma, hem de devletler de kırılma ve daralma olacaktır. Demokrasi, hiçbir zaman bugünkü konumuna gelmeyecektir. (zaten kimi ülkede kalmamıştı), Dünya pazarı da ayni biçimde bugünkü genişliğini hiçbir zaman görmeyecektir. Piyasa ve devletlerin daralması, özgürlüğün yayılması demek değildir. Demokrasinin gitmesi, faşizmin gelmesi demek değildir. Hem devletler, hem de küresel sermaye soyguncudur. Soyguna maruz kalan kesimler ise yerel sermaye sahipleridir. 20 yıldır soygun üzerinden işleyen ekonomi şimdi işleyemiyor. Sermaye daha dar alana çekilerek, soygun dar alanda gerçekleşecektir. Sermayeyi bloke eden birçok sektör ve devlette tasfiyeler göreceğiz. İnsan, devletin ve sermayenin malzemesidir. O nedenle çoğunlukla yok edilemez. Faşizm gelmeyecek ama insan kendisini kaybedecektir. İnsan aklı devlet ve sermayeye tabi olduğu oranda dinamikliğini yitirecektir. Akılsızlaşan insan ciple kontrol altına alınacaktır. Faşizm insan aklını alamıyordu.

Komünistlere ait öneriler de görebiliriz.  Devletler ve küresel sermayeden bağımsız, merkeziyetsiz ilişki araçları icat edilmiştir. Bu ilişki araçları, devletlerden bağımsız, hem demokrasiyi, hem de pazarı işletecek dinamizme sahiptir. Bu ilişki araçlarının kullanımı teşvik edilmelidir. Bu araçlar, anonim para ve özerk internet ağlarıdır. Anonim paralar değer toplumuna ait araçlardır. Sermaye toplumundan değer toplumuna geçişi teşvik edilecektir.  Devletlerden bağımsız ilişki alanları yayıldıkça, demokrasi ve pazar, devletler ve sermayenin dışında genişleyecektir. Teknolojik yayılım tamamlandığında demokrasi ve piyasa anlam yitireceklerdir. Sermaye ve siyasetin efendileri, piyasayı ve demokrasiyi daha dar alana çekerek sonsuz yıl yaşatmak, komünistler ise piyasa ve demokrasinin daha geniş alana yayılarak sönümlenmesini isteyecektir.

YANIT 2- Mariano Shuster, Sol güçlerin programlarının yeniden yapılandırmasını ve güçlendirmesini doğru buluyorum. Ancak bunu devlet dışında gerçekleştirmelerini doğru buluyorum. Zira devletlerin insana verecekleri, ne demokrasisi, ne de özgürlüğü bulunmaktadır. Devletler faşistleşemez, insanı akışsızlaştırıp malzeme olarak kullanırlar. Bu, faşizmden daha kötüdür. Moron insanlar yayılmış olacaktır. Özgür, internet yazılımları ile demokrasinin yayılımı mümkündür. PtoP kişiden kişiye iletilim, demokrasi için gerçek bir zemindir. Arada bürokrasi olmayacaktır. Bilinçler özgürce iletişime geçecektir. Komünist parti örgütlenmeleri anlamsızlaşmıştır. İktidar istemi anlamsızlaşmıştır. Devletlerin içinden özgürlüğe geçmek mümkün değildir. Ancak dünya boyut büyük bir komünist devrimle devletlerin ele geçirilme suretiyle böylesi bir olasılık mümkündür. Devrim yapmadan, devletin içinden demokrasi geliştirmek mümkün değildir. Dediğim gibi devletin dışında demokrasi geliştirmek de mümkündür. Bu da ancak bilinçli bireyler arasında mümkündür.  Kişiden kişiye iletişim ile  özel verilere erişimin imkânsız olacağı özgür bireyler toplulukları, komünizmin prototipi olacaktır.

 

 Noam Chomsky

Evet, çok daha büyük tehlikeler geride ama nükleer değil. Nükleer savaş felaketini virüs öncesi bende söylüyordum.  Büyük bir savaş biçiminde değil de nükleer silah satış amaçlı minik atom bombalarının kullanımı olabileceğini söylüyordum. Büyük devletlerin küçük devletlere böylesi bomba satma olasılığı şimdi azalmıştır. Virüs sonrası devletler birbirlerine çok daha yakın olacaktır. Neredeyse devletlerarası savaş tarih olacaktır. Ancak virüs daha etkili olmaktadır. 2. Ve 3.dalgalar diyerek, yeni felaket projeleri olasıdır. Virüs sonrası, petrol tüketimi azalacak, iklim ve çevre nispeten doğallığına dönecek.  Arıları ve çekirgeleri, harekete geçirerek, kıtlık çıkarmak ve hastalık yaymak gibi felaketler çok daha olasıdır. Chomsky, internet kullanımının yayılmasını önermektedir. Yeni internet yazılımları, zaten bu konuda bilinçli bireylere güvenlik imkânları temin etmektedir.  İnternet, ayni zamanda devrim araçlardır. Karşı faaliyet, mutlaka derinlemesine geliştirilmelidir. Çok zor zamandayız. Bu insani var oluş ve yok oluş kavgasıdır.

Harari’ de birçok düşünür gibi yaşanılan krizi ekonominin normali olarak görmektedir. Ekonomi belli koşullar bir araya geldiğinde işler. Kriz koşullara rağmen tezahür eder. Oysa bugün, koşullarda eksiklik var. Harari bunu göremiyor. Ekonomi esas itibarıyla meta üretimidir. Meta, üretim süreçlerinde değer eklenmiş ürün demektir. Öyle ürünler var ki pazarda cazibeli bir meta olarak işlem görmesine rağmen üretim süreçlerinde pek değer eklenmez.  O ürünler, pazarda diğer ürünlerden değer çalarlar. Örn. petrol, pazarda caka satarken diğer metalardan değer çalmaktaydı. Bugün bu olamaz. Zira pazarda değer hırsızı ürünler çoğalırken değer eklenmiş ürünler azalmaktadır. Azalmasının nedeni hırsızlığa maruz kalan metalar yeniden üretim için gerekli sermayeyi toplamamış olmasındandır. Marks, pazara ne denli meta çok akarsa Pazar o denli coşar diyor. Pazarın coşkusu ise siyasete yansır. Yansımanın adı ise demokrasidir. Demokrasi, toplumsal ilerleme demektir. Son otuz yıldır ileriye yönelik bir adım göremiyoruz. Zira demokrasilerde geri çekilmeler var. Bunun adı bitiştir. Burada siyaset sadece totaliter ya da dayanışmacı olmaz. Ayni zamanda sahteci, yalancı, üç kağıtçı ve hırsız olacaktır. Sahteci ve hırsız siyasetten, özel hayatın korunması istenebilir mi? Özel hayat ancak blok zincir teknolojilerinin kullanımı ile güvenceye girecektir. Siyaset, bu gelişmenin önüne geçemez. Harrari siyasete bel bağlıyor. Oysa siyaset, sahtecidir. İnternet ağları özel bilgileri devletlere veriyor ve bunlar topluma söylenmiyor. Siyasete değil de bilim ve teknolojilere bel bağlamak gerekmektedir.

Zizeck krizden çıkmanın ve sonrasının çözümü, yeniden tanımlanmış bir komünizm diyorsa en başta yanlışa düşüyor. Öncelikle bütün dünya şunu bilsin. Krizden çıkış diye bir şey yok. Krizden çıkıldığı an ekonomisiz topluma geçildiği andır. Bugün, arttırılmış gerçeklikle krizden çıkıldığı sanılacaktır. Oysa o an yeni kriz başlayacaktır. Öncelikle yeni komünizm devletin ve ekonominin içinden gelmeyecektir. O insanın içinden gelecektir. İnsan, özerk topluluklarla bir araya gelecektir. Devlet ve ekonominin içinde insan olamaz. Hem devlet, hem de ekonomi sahtecidir. Bu virüs salgını öylesi şaibeler içermektedir ki ileri ki zamanlarda çok konuşulacaktır. Komünizm gerçek insan toplumudur. Yeniden tanımlayacaksak bunu devlet ve sermayeden ayırarak tanımlamalıyız. Bugün siyasetçiler neden güvenilmez, sermaye sahipleri neden karaktersiz? Para sermayedir ve üretilmesi bile hırsızlıkla başlamaktadır. Üretiminden sonra ise sürekli fırıldaklara aracılık eder. Komünizmi konuşacaksak, siyasetten ve paradan arındırarak konuşacağız.

Jeremy Lent

Başarısız rotamız diyor. Belirtmeliyim ki biz insanlığın bir rotası yoktur. Rota devletlere ve sermayeye aittir. İnsanda bu rotanın ardından gitmektedir. Bu rota, Titaniktir. İnsanı yok oluşa sürüklemektedir. Lent,  insani değerlerin öne çıkmasını istiyor. Doğru ama bu nasıl olacak? Önümüzde iki seçenek var. İkisi de cesaret istemektedir. 1- Sarı yeleklilerin denemiş olduğu, devletin üstüne gidip, devleti bloke  etmek. (Blokaj, hem isyan, hem de devrim hareketidir.) Devlet bloke edildiğinde insani değerler öne çıkar.  Bir zafer görünmesi gerekir. 2- Bilinçli bireylerin yer aldığı toplulukların çoğalması ve yayılmasıdır. Bu hem dayanışmayı, hem de insani ilerleyişi içerecektir. Her ikisinin de bir rotası vardır. Yani, insan gideceği yeri kendisi bilecek ve seyir mecrasını da ön görecektir. Kendimize ait bir rota olduğunda onun başarısızlığından o zaman sorumlu oluruz. Başta da söylediğim gibi bu rota bize ait değildi. Biz bir yanlışın ardındaydık ve başarısızlıktan da biz sorumlu değiliz. İnsan kendi rotasından sorumludur.

Kendi düşüncem,

Kriz sonrası, ifadesini kabul etmiyorum. Uygarlık tarihinde ilk kez krizler çağına girilmiştir. Ben zaten ekonomili insan toplumuna karşıyım. Komünal insan toplumunu benimsiyorum. İktisadın var oluşu kıt kaynaklardır. Bilim ve teknoloji, kaynakları alabildiğine zenginleştirmiştir. İktisadın nedeni ortadan kalkmıştır. Hal böyle iken her yıl Avrupa devletleri MB’larına senyoraj hakkı (faiz) 175 Milyar avro ödemektedir. Oysa dünyadaki açlığın giderilmesi için sadece 35 milyar avro gerekmektedir. Böylesi bir soygun sistemini değil düzeltmek, kapısından içeri adım atmam. Devrim kafadan icat edilemez. Verili koşullar, bize yardım edecek ve yol gösterecektir. Öncelikle bilinçli birey topluluklarının çoğalmalarını çok önemsiyorum. Diğer bir öneri ise devletlerin ardından çekilmektir. Devletler, kendilerine gelecek arıyorlar. Türkiye devleti 24 Mayısta çifte bayram yapacağız diyor. 3 ay boyunca insanlar eve tıkılmış, işlerinden olmuş ve binlerce ölü vermiş, devlet çifte bayram yapacağız diyor. Demek ki virüs devleti mutlu etmiş.

YANIT – 3 Sırat köprüsünde gibiyiz. Köprüyü geçenler cennete (komünizme), geçemeyenler ise ateşlerin içine düşecektir. Burada toplumsal kurtuluş değil de bireysel kurtuluş öne çıkmaktadır. Sadece Türkiye’nin gözü dönmüşleri değil, bütün dünya liderleri insanlığı ateşin içine sürüklemektedir. Köprü sonrasının cennet olacağını biliyoruz, zira dünya zaten cennettir. Cenneti cehenneme çeviren, sermaye ve devlet ikilisidir. Sermaye ve devletin ne yapmak istediklerini bilirsek, başarılı olmalarının koşullarını da biliriz. Eski çağlarda sınıflar lider, devletler ise aletti. Bu çağda sınıflar geride, aletler (para ve devlet) öndedir. Bu aletlerin aklını çözemeyen, bir adım ileri gidemez. Denilecek ki para ve devlet insanın elinde değil midir? Hayır, tam tersi, insan para ve devletin elindedir. Derin devlet demek istemiyorum. Devletin ve paranın konumu bilinirse ne yapmak istediği veya isteyeceği de bilinir. Para ve devlet iradedir. Nesnel değildir.  Bu aletler devasa imkânlara sahiptir o nedenle bu aletlerin karşısına dikilmeyi göze almak oldukça zordur. Ancak bu iradenin aklı sınırlıdır. İnsan aklı sınırsızdır. Bu aletler, insan ve doğaya içkin değildir. Hem insanın içinde hem de doğa da bu aletler sonsuz var olamazlar. Paranın sınırsız olacağı düşünülebilir mi? Bu akıl düşünüyor ve şimdilerde delice para basıyorlar. Bu akıl, cozutmuş, Bill Gate ve Trump ikilisi, akıllarınca kendilerinin bilinemez olduğunu düşünüyorlar. Bill Gate, devletlere mesaj veriyor. Değişimleri tamamlayın, yani gevşetmeyin. 5 yıl insanları eve tıkamak zorunda kalırsınız diyor. Trump’ta insana yöneliyor ve dezenfektan enjekte edin diyor. Dalga geçiyor, o da biliyor. Mesele virüs değil. İnsan bilincini zor ve çetrefilli bir süreç beklese de insan bilinci, bu zorlu süreci aşacak dinamiğe sahiptir. Ufukta henüz komünist devrim görünmese de komünizme evrilebilecek, devrimci çıkışların, bilinçli topluluklar eliyle geleceğini ön görüyorum.

Sola bir perspektif vermeye çalıştım. Sol, tarz olarak, sınıfsal ya da toplumsal kurtuluş peşinde, oysa çağ bireysel kurtuluş çağıdır. Bireyler panik halinde can telaşına düşmüşlerdir. Sol eski araçları elinden çıkarmalıdır. Partiler ve ordular sınıfsal ve ulusal kurtuluş aletleridir. Çağ, insanı bireysel kurtuluşa yönlendirmektedir. Bireysel kurtuluşun aletleri ise güvenlikli internet ağlarıdır. Bireyler kendi kaderini kendi elinde tutmak isteyecektir. İstihbaratların burnunu sokamayacağı PtoP kişiden kişiye güvenlikli internet teknolojisi çok yakında yayılacaktır. Sola önerim bilim ve teknolojiden yararlanmaktır. Zaten sosyal mesafe tehditleri altında toplumsal hareket ve örgütlenmelerin önünü kesmeye çalışacaklardır.

Virus yarasa ile dünya üzerinde uçarken eğer insani yetilere sahip olsaydı ne görürdü?

1-En yüksekten uçarken delinen ozon tabakasını artan karbon emisyonunu vb.

2-biraz alçalınca kirliliği yapan fabrika bacalarını, orman yangınlarını, patlayan bombalari nükleer deneme ve santralları,

3-yeryüzüne yaklaşınca sınırlarla bölünmüş ve değişik görüntüleri ile yüzlerce ülkeyi

4-insanların bedenlerine girerken de kendisine en uygun olan ülke ve insan topluluklarını görürdü.

Bu görüntü artık herkes tarafından tespit ediliyor

Bu durumdan kaynaklanan sorunlar ve kategorik olarak şöyle tasnif edilerek çözümler aranabilir.

1)Bütün dünyayı doğayı ve insanlığı kapsayan sorunları virüs bizlere net olarak gösterdi.İnsanın başlangıçta kendisini vahşi doğadan korumak ve hayatın idame ettirmek için verdiği mücadelede, geldiği aşamada, deyim uygun düşerse artık kendisi daoğaya vahşice davranıyor.Canlı doğayı ve onun yaratan çevreyi tahrip ederken kendi varlığını da bununla beraber tehlikeye atıyor.Virüs bunu açığa çıkardığı gibi kendi ve benzeri hestalıkların önlenmesinde insanın ne kadar geride olduğunu gösterdi

2)Virüs, insanın kurduğu bütün yaşam tarzlarının ve toplumsal sistemlerinin ilk defa kendi varlığı ve doğa ve yaşam koşullarıyla temelden uyumlu olmadığını gösterdi.Bilimsel araştıma ve deneylerin buluşların yarattığı tehlikenin sınırlarının ülke bölge boyutlarında sınırlı kalmadığı dolayısıyla buna bu gerçeğe dayalı bir akılcılıkla yaklaşılması gerektiği ortaya çıktı.Her yönetici,yönetim ve ülke, atacağı adımların ve uygulamalarının tehlikelerini, kendisininde içinde olacağını hesap etmek zorundadır.

3)Savaşların ve savaş politikalarının,sorunların bu kadar globalleştiği,güncelleştiği ve çok tehlikeli bir hal aldığı bgünkü dünyada akıl dışılığı açıktır.

4)Bütün siyasal sosyal haraketlerin somut insan-doğa ilişkisi temelli bir menifastoya ihtiyacı vardır.Bu açıdan bilimsel sosyalizmi kendine rehber edinmiş siyasal haraketlerin potansiyeli ve bu nedenle straejik bir yeri vardır.

5)Buna dayanarak dünyada ekonomik gelişmenin özellikle sanayiinin reorganizasyonu ve kimi üretim kalemlerinin elenmesi fosil yakıtlara dayalı enerji üretiminin yasaklanması gerekir.Orgqnùk tarımın daesteklenmesi gdoların yasaklanması gerekir.Bunun için ilk önce BMin ve bağlı uluslararası örgütlerin güçlendirilip etkinliğinin arttırılması zorunludur.

Bu perspektifle uluslararası öneri ve önlemler arttırılabilir.

Ülkemize gelince,Kürd sorunu ülke açısından global sorunlar dahil bütün sorunların kaynağıdır. Çünkü bu soruna özellikle ABD ve RUSYA'nın da ortak olmasıyla, uluslararası ve barış sorunu haline gelmiştir.Bunu devletinin değil, ama halkının bekasını düşünen onu korumak isteyen her birey, her sosyal ve siyasal güç bu sorunun çözümünden kendisini sorumlu tutmalıdır.

Dünyanın bölgenin ve ülkenin bugünkü koşullarında devrimci demokratik ve marxist leninist sol, birliğini sağlayarak, kabaran ve konjoktürel olarak ana sorun haline gelen Kürd sorunun çözümünü strajik bir hedef olarak koyan Kürd özgürlük hareketiinin siyasal temsilcileriyle her alanda bağlaşıklık içerisinde olmak zorundadır.Legal mücadele alanında HDP ile ittifak Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın barış demokrasi ve yaşanası bir dünya için büyük önem taşıyor.

Eklenecek bir kaç not:1) 1990 sonrası emperyalist kapitalist sistemin her alanda halkalra topyekün saldırısı ve bunun sonuçlarından çıkan sağlık politikaları ve sorunları işlenebilir

2)Önemli grdüğüm bir noktanın altını .izmek istiyorum. 18.YYdan beri kurulan siyasal örgütlenmeler, partiler ve figürler atlanarak bugününün sorunlarına çare ve çözüm bulunmaz.

3)Bugün uluslararası alanda siyaset konusunda felsefe yapanlar Mar'xın gerisine düşmüşlerdir.20. yy uluslararsı pratiği atlanarak 19. yy analizleriyle 21.yysorunlarına çözüm bulunamaz! Bu benim kişisel görüşüm.Ancak her durumda siyasal sorunlar bulunduğumuz yüzyılda, siyasi deneyim, program, yontem ve araçlarla çözülür.

4)Siyasel hareket ve partilerden olmak üzere kp'leri sosyalist,sd ve barış ve çevreci örgütler ile Snders Korbin gibi siyasi figürler öne çıkartlmalıdır.Bununla ilgili gelecek elştiriler dünya koşulları düşünüldüğünde temelsizdir.

Soru 1

Corona neo liberal sistemin iflasını ilan etti. Bu çok açık. Zaten bu iflası ideolojik göğüsleme vasıtası olarak peyderpey komplo teorileri üretiliyor. Coronadan korunma yöntemi ise aslında geleceğin toplumuna dair ipuçlarını sunuyor bize. Kendini koru, bunu yaparken diğerlerini de korumuş oluyorsun. Diğerkamlığın yükselişi. Ben buna ihtimam diyorum. Kendine ve etrafına ihtimam gösteren bir toplum. Bu iyimser yanım. Bu topluma ulaşmanın kolay olmadığı, corona önlemlerinin geleceğe daha baskıcı, daha otoriter izler bırakacağı inancındayım. Krizi baskıyla aşacaklar ve bunu fırsata dönüştürecekler. Buna küresel muhalefetin nasıl cevap vereceği belirleyici olacak. Tabii Allah bu arada hepimizi Zizek gibi popülariteyi başa alan feylezoflardan vareste eylesin.

Soru 2

Birinci soruya cevap verirken ikinci soruyu daha okumamıştım. 2.soruda yazılanlara Zizek hariç katılıyorum. Coronayla mücadelede görünüşte önce ülkem anlayışı baskın duruyor. Ab bu konuda en büyük sınavı veriyor. Geleceğin belirleme noktasında AB nin durumu nirengi noktası olacak kanısındayım. Ama işin görünmeye tarafı da var. Mesela ilaç arayışında müthiş bir uluslarası işbirliği gerçekleşiyor. Böyle küresel kriz zamanlarında DSÖ gibi örgütlerin hayati önemi açığa çıktı. O nedenle büyük hayallere kapılmadan, küresel işbirlğini öne çıkarmak, dayanışma ve yardımlaşma, küresel ihtimam politikalsrı oluşturmak aklıma gelen çözüm şekli. İhtimam politikasının detaylandırılması: İlaç sanayinin demokratik kuşatmaya alınması ve ilaç tekellerinin hakimiyetine engel olunması. Sağlıkta özelleştirmeye son verilmesi Bütçelerde sağlık sektörünün ilk sırayı alması Koruyucu hekimliğin sağlık politikalarına hakim unsur olması

Soru 3

En fena soru bu. Zira ufukta çare yok. Sol diye bir şey yok bir kere. Medya düzeyinde muhalefet diye fox tv halk tv falan geçerli. Değişim talebi güçlü olsa bile değişimi taşıyacak güçler çok cılız. Ben türkiye konusunda çok karamsarım. Hiç bir ışık göremiyorum maalesef.
Doğrusu kapsamlı sorular sormuşsun, elbette bu sorular tartışmayı gerektiren sorular, ancak kendi adıma henüz yeterli verilerin ortaya çıkmış olmadığı nedeniyle böyle bir soruşturma niteliğinde bir tartışmayı erken buluyorum. Fakat bunlar üzerinde konuşulamaz değil, konuşuluyor da zaten. Pandemi sonrasında dünyanın çok farklı bir dünya olacağına kuşku yok fakat hiçbir şey eskisi gibi olmayacak demek de bana anlamlı gelmiyor, kullanmayı da sevmiyorum. Pandemi bize olmayan bir şeyi göstermiş değil zaten ekolojik felaketlerin ve kapitalizmin küreselleşmesine paralel gelişen ve en azından yarım yüzyıldır yarattığı yıkımın aşıkâr hale geldiği, ekonomik, sosyal ve inasani değerler üstünde süren bir çöküntüye güçlü bir projektör tuttu. Kuşku yok ki corona19’un yarattığı sarsıntı kapitalizm için çok ciddi bir sarsıntı ama doğurduğu kriz kapitalizmin ilk krizi de değil. Her kriz sonrasında özellikle Marksistler kapitalizmin sonunun geldiğini söylediler, söyledik, fakat öyle olmadı. Keşke öyle olsaydı. Diğer yandan şu da bir gerçek ki her yeni kriz öncekinden daha ağır ve yıkıcı olmakta. Buradan bir sona doğru gidiş eğilimini çıkarabiliriz. Ne var ki biz Marksistlerin ideolojinin kuşatıcılığı nedeniyle genelde tarihteki eğilimleri olgu gibi alma yanlışımız vardır. Bu nedenle henüz bu salgının neleri ve ne derinlikte yıktığını somut olarak görebilmiş değiliz. O nedenle gelecek üzerine büyük konuşmaları, analizleri ve varsayımları ihtiyatla karşılamak istiyorum. Elbette doğra da olabilir bunlar veya içinde şu ya da bu ölçüde doğruluk payı taşıyabilirler. Ayrıca, geleceğin ne olacağı üzerine odaklanmanın doğurabileceği bir zaaftan kaygı duyuyorum. Bu kaygım dikkatleri bugün üzerine yoğunlaştırmayı zayıflatmasıdır. Oysa gelecek dediğimiz şey ufuk çizgisine uzanan bugünden başka bir şey değildir. Ne var ki yaygın düşünce tarzı, sanki ileride bizi bekleyen ve adına gelecek dediğimiz bir yer ve zaman varmış gibi bir ilizyon taşır ki böyle bir şey yoktur. Bugüne, bugünkü yaşamı doğuran süreçlere, yaşam tarzına müdahale edip onu şu yada bu yönde, şu veya bu derinlikte değiştirebildiğimiz zaman geleceği de kuruyor oluruz. Bugüne müdahale edemeyenler geleceğin failleri de olamazlar. Önemli olan içinde yaşadığımız ve bizi çepçevre kuşatan durumu anlayabilmek ve anlamlandırabilmektir. Bu ise tarihten kopuk olarak yapılamaz, aksine tarihten gelerek yapılabilir. Böyle yani tarihsel bir perspektiften baktığımda kapitalizmin böylesi çöküntü ya da derin kriz dönemlerinden sonra gelen koşulların hiç de ezilenlerin, sömürülenlerin, altakilerin lehine olmadığını görüyorum, aksine otoriter ve totaliter rejimler geliyor. Çünkü böylesi durumlarda yönetici sınıflar ekmeğe, işe muhtaç olanları kolay maniple edebiliyorlar. Elbette bunun istisnaları yok değil. Gelecekte de böylesi istisna durumlar çıkabilir mi? Buna kimse önceden hayır diyemez ama adı üstünde bu durum istisna olur. Dolayısıyla benim bu kriz sonrası kötü varsayımım genel hatlarıyla devletçi/milliyetçi totaliter ve hatta faşizan akımların daha da güçleneceği noktasındadır. Özellikle bu salgın nedeniyle fiziksel mesafeyi sosyal izalosyon politikasına çevirip sosyal dayanışmayı ve hatta sosyalliği zayıflatmalarıdır. Bu günün yakın tehlikelerine odaklanıp buna çare aramak bana göre gelecekte her şey daha iyi olacak tekerlemesinden daha faydalıdır ve daha devrimcidir. Bu noktada iki önemli küresel akımı ve gücü başa alarak düşünmek gerekiyor; Ekolojik hareketler ve feminist hareketi Fakat altını çizmek isterim ki bu iki harekete vurgu dünkü tarzımızdaki gibi olamaz yani bu hareketleri önemli görme ama ikincil önemde sayma yanlışı gibi. Bu iki hareketin dinamizmi etrafında yeni işsizler sınıfını görmek gerek. Böylece bana göre küresel ölçekte bir radikal özgürlükçü ve radikal demokratik bir gelişme mümkün olabilir. Bu dediklerime yeni bir uygarlık anlayışı üstüne geliştirilecek entelektüel çabaları özellikle felsefi düşünceleri ve bir kültürel yeniden doğuşu hazırlayacak sanatsal etkinlikleri geliştirmeyi de eklemeliyiz. Bu söylediklerim bir gelecek yorumu ve ne yapmalının yanıtı gibi görülmesin, neden bugüne odaklanmak gerektiğini anlatabilmek için bunları söyledim. Salgın sonrası durumun somut verilerini gördüğümüzde ayağı yere basan ve ayrıntılı yorumlar yapabiliriz. Türkiye'de solun durumu üstüne çok konuşuldu doğrusu bu konuda yeni bir sözüm yok. Ben bu konuya pratik bakıyorum. Bütün yanlışlarına karşın, ki, bunları az çok bilmekteyim, ben HDP'nin desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira içinde Kürt hareketinin aktif yer almadığı bir sol ve demokrat hareketin etkili bir muhalefet doğuramayacağı sanırım oldukça açık.

Sorular çok uzun.

Böyle soru mu olur.

Benim dusüncem ARTIK DÜNYA BAŞKA BİR DÜNYA OLACAK  görüşü hamhayaldir.Eskiden olduğu gibi gene örgütlenebilen, mücadele edebilen bundan sonrski dünyayı da şekillendirecektir.Solun, sosyslist ve Marksistlerin ileriye doğru adım atabilmeleri icin üretimde verimliliğin artırılması, refahın sağlanması ile kişi hak ve özgürluklerini doğru orantılı biçimde kapsayan pratik bir uretim ilişkisi formüle edip bunun indanlarca kavranmasını sağlamaktır.

Bu da artı-değer, üretici güç, pazar-üretim süreci ilişkiletinde indanın rolünü ve niteliğini bütün mesleklere, yeteneklere ve mülkiyetlere göre inandırıcı ve tatmin edici verilerle izah edebilmekten geçer.Sol Facebook'un, goegl'ün, youtub'un, apfel'in,tweter'ın  vs.vs.işlevlerini yeniden kurgulayıp inşa edemez becerilere ulaşamazsa elde bir şey olmayacak.

Sol bilmezse, örgütlenemezse, mücadele etmezse, sahipolduklarını kaybetmeyi göze almazsa YENİ DÜNYA ESKİ DÜNYA olarak kalmaya devam edecektir.

Bir de artık bilmeyenin, en entellektüel olmayanın,en mücadeleci ve en fedakar olmayanın, kim olursa olsun SOL  olmadığını da bilince çıkarmalıyız.Hele ideolojik yaklaşımlar bitmiştir, sınıf mücadelesi tarihe gömülmüştür vs. yakkaşımlarında olanların insanlaşma sürecinden de koptuklarını kabul ederek tutum almak gerekir.

Ayni zamanda gercek anlamda ANCAK DÜNYA ÇAPINDA GENEL BİR KURTULUŞ ile insanlığın ve gezegenimizin geleceği güvence altına alınabilir.Bunun sağlanabilmesi için halen dünyamızın neresinde olursa olsun.mücadele halindeki mazlumların ve hak gasbına uğrayanların mücadelesi evrensel mücadelenin temel basamakları haline gelmeli.

Nadi Öztüfekçi


Öncelikle değer verip bu soruları bana da sorduğunuz için teşekkürler.
Ayrıca böyle bir girişimi başlatıp değişik görüşlerin bir arada okunup değerlendirildiği bir platform yarattığınız için de sizleri kutlarım.
Soruları dikkatle okuyup görüşlerimi, kaygılarımı, hiçbir hatır gütmeden aktarmaya çalışacağım.

 

Soru 1
Öncelikle, COVID 19 salgınından sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacağı tespiti doğru..!
Birçok nedenden dolayı eskisi gibi olmayacak.

Ama en çok da şu; “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” öngörüsünün, herkesçe bu kadar fazlasıyla tekrarlanmasından dolayı olmayacak.
Bu ‘öngörü” o kadar geniş bir kesim tarafından, o kadar fazla tekrarlandı ki artık, bir “ön kabule” dönüştü. Bu salgından, yoksulları, emekçileri, emekli ve yaşlıları kısacası tüm insanlığı, “nasıl en az zararla düzlüğe çıkarırız?” sorusu üzerine fazla kafa yorulmuyor.
Şu anda herkes kendi kafasındaki değişikliği nasıl uygulayacağının araştırma ve tartışmalarıyla meşgul.
Sosyal Medya’da çoğunluğu iyimser birçok “öngörü” dolaşıyor. Kötümser olanları da var ama iyimser olanları daha fazla.

İyimser derken; öteden beri sürdürülen ancak bir türlü gerçekleşmediği için artık sönümlenmeye başlayan ideallerin, COVID 19 salgını sayesinde gerçekleşeceğine dair beklentilerin arttığını söylemek istiyorum.
Yani birinci sorunun, “Korona virüsün yarattığı etki ve sonrasını nasıl değerlendiriyorsunuz?” kısmının yanıtı; “bu salgın geniş bir kesimi iyimser ya da kötümser bir beklenti içine soktu.”
“Dünyamızı, insanlığı nasıl bir gelecek bekliyor?” konusunda kaygı verici bir merak etkisi yarattı.
Neden mi kaygı verici? Hemen söyleyeyim, bu beklenti, salgının bir an önce bitmesi isteğini öne çıkarıp sonuçlarının neye mal olacağı kaygısını ve sorusunu öteliyor.
Oysa; “yoksulları, emekçileri, emekli ve yaşlıları kısacası tüm insanlığı, nasıl en az zararla düzlüğe çıkarırız?”sorusu, “bitince ne olacak?” sorusundan çok daha önemli.

İşte tam burada ikinci soruya geçebiliriz.

Soru 2
Birçok kez, bir soruyu yanıtlamak için üzerine düşündüğünüzde kafanızda kendiliğinden ortaya çıkan, başka sorularla karşı karşıya kalırsınız.
İkinci soru üzerine düşündüğümde de aynı şey oldu. Bana başka sorular çağrıştırdı.
Örneğin;
- COVID 19 salgının bir tehlike olmaktan çıktığının kıstası ne olacak?
Sol dünya görüşünde olanların bu soruya yanıtları ne olmalı? Neoliberal politikaları uygulama gücü olan kesimlerin bu soruya verecekleri yanıtla aynı olmasına imkânı var mı?
O durumda, sol dünya görüşünün kendi kıstasları üzerine tartışması ve ortaklaşması gerekmez mi?


- Salgınla mücadele ederken temel kaygı ne olacak ya da olmalı?
Azalan kârlar, küçülen büyüme oranları, daralan ticaret hacmi mi, yoksa emekçi, yoksul, yaşlı ve emekli insanların kitlesel olarak ölmeleri, sağlıklarını kaybetmeleri mi?


- Diyelim ki pandeminin bir tehlike olmaktan çıkma kıstaslarında ortaklaşıldı.
Bu sonuca nasıl varılacağı önemli değil mi?
Örneğin bir yöntem olarak öne sürülen “Sürü Bağışıklığı” sol dünya görüşünün kabul edebileceği bir mücadele şekli midir?
Daha da ötesi, ülkemizde ve birçok ülkede uygulanan mücadele biçiminin, sonuçları itibarıyla Sürü Bağışıklığı yönteminden farkı var mıdır?
20 ila 65 yaş arası popülâsyona uygulanan, yönteme ne ad verebiliriz?

 

-COVID 19’a karşı mücadele yeteri kadar saydam mı?

Bu salgının asıl hedefindeki emekçi, yoksul ve yaşlı milyonları bulan kitle, yeteri kadar bilgilendiriliyor mu?
Sol Dünya görüşünün bu bilgilenme ve bilgilendirme eksikliği konusunda üzerine düşen bir görevi yok mudur?
Bence var ve ne yazık ki Sol Dünya görüşü felsefi ve entelektüel birikimini, bilimsel gelişmelerle yeteri kadar katıştıramadığı için böyle bir görevi olduğunun bile farkında değil.

Bence sol dünya görüşünün asıl tartışması gerekenler bunlar.
Bu, aynı zamanda mücadele önceliklerinin de tartışılması anlamındadır.
Bana kalırsa birinci öncelik, neoliberal politikaların sahiplerinin -“Küresel Hegemonya” da denilebilir- yaratmaya çalıştığı ya da çalışacağı toplumsal rızaya karşı toplumsal itiraz üretmek olmalı. İki noktada…
1- Bu salgının “her ne şekilde olursa olsun bir an önce bitmesi gerektiğine” dair üretilen Toplumsal Rızaya karşı, “bu salgınla mücadele, aceleye getirilmeden,  en az can kaybı hedefi ve temelinde verilmelidir” şeklinde bir Toplumsal İtirazın‘nasıl’ını tartışmak ve oluşturma çabasında olmak.
2 – COVID 19 salgının bir tehlike olmaktan çıktığı konusunda kendi çıkarları doğrultusunda, algıya dayalı üretilmek istenen toplumsal rızaya karşı, bilimsel ve olgulara dayanan toplumsal itirazın ‘nasıl’ını tartışmak ve oluşturmak için çabalamak.

Tarif ettiğim şeyler, sadece tartışma konuları değil aynı zamanda mücadele noktaları…
Bu mücadelenin kimlerle, kime karşı olacağı sorusunun yanıtı, yukarıdaki soruların içinde var.
Bu mücadele; azalan kârlar, küçülen büyüme oranları, daralan ticaret hacmine önem verenlerle, toplumun en savunmasız kesiminin kitlesel olarak ölmelerini sorun edinenler arasında olacak.
Açıkçası; Mariano Shuster, Noam Chomsky, Yuval Noah Harari Zizek veya Jeremy Lent gibi çağdaş ve popüler Nostradamus'ların iyimser ya da kötümser kehanetlerinin mücadelenin asıl tartışılması gereken sorunlarının yanında pek fazla önemi yok.
Aksine biler ya da bilmeyerek hedef saptırmış oluyorlar.
Sol Dünya görüşünü, salgına karşı, hemen, şu an yapılması gereken gerçekçi ve hakçıl bir mücadelenin istemcisi olmaktan alıkoyup, ütopik ya da distopik idealler ya da vehimler için kafa yormalarına neden oluyorlar.
Emekçi uluslar, kendi devletlerinin yöneticilerinden, COVID 19 salgınına karşı eşit, adil, dayanışmacı ve saydam bir mücadele talep etmeliler.
Algılara yönelik değil gerçekçi bilgilendirme ışığında bir mücadeleyi ulusal kurumları (Devletin tüm Kurumsal Yapılarını, Sağlık Kuruluşları, Meslek Odaları, Belediyeler) işleterek, işlemeye zorlayarak doğru bir zemine oturmasının kavgasını vermek gerekiyor.
Evet doğru..! Bugünden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacakAma nasıl olacağı bugün verilen ve hemen bu andan sonra verilecek olan mücadeleye bağlı.
Son soruya gelince…

Soru 3

Bu sorunun yanıtını, “Türkiye’de olup bitenler” konusundaki kendi tespitlerime göre vermek istiyorum.
Öncelikle; Türkiye’de iktidar, ne Kürt Meselesinde ne de demokrasi ve diğer tüm temel noktalarda öz nitelikleri ve üslendiği misyon bakımından değişmedi.
Bu yüzden sorudaki “özellikle son beş senedir- vurgulamasına temkinli yaklaşıyorum.

 

Bu iktidarın geçmişinde son 5 yıla kadar;
Oslo Görüşmeleri, Çözüm Süreçleri, Habur Çadır gösterileri, Şivan Perver’lerle birlikte söylenen “Megri Megri” türküleri, Akil Adamlar ve PYD komutanı Salih Müslim’in ayağına serilen kırmızı halılar var.
BOP eş başkanlığı var.
Nevruz’da Abdullah Öcalan’nın mektubunun okunması var.
Son 5 yıldan bu yana da;
Akil Adamların Oslo’da devlet güvencesinde görüşmeleri, eski bakanların DPI(*) ile yaptığı haber olarak açıkça ama içerik olarak gizli- görüşmeler,   Osman Öcalan’la yapılan TRT programları, İstanbul’daki son yerel seçimlerde Öcalan’ın tavsiyelerinin basın açıklamaları var.
Son olarak
 Trump’ın: "Erdoğan'a Kürtler ile barışın dedim, başta kabul etmediler ama anlaştılar" şeklinde ifade ettiği inkâr edilmeyen haberler var.
Bütün bunlar yaşadıklarımız ve açık kaynaklardan bilgilendiğimiz olgular.
Olgular, günümüz üzerine kurulan denklemlerin parametreleridir. Denklemin sonucunu belirleyen unsurlardır. Yoktan var olmazlar, vardan da yok olmazlar.
Yok sayamazsınız.


Onun haricinde de devletin kurumsal yapısının kendini koruma refleksleri, bu refleksin arkasında geniş kesimler, Türk, Kürt, Laz, Çerkez ve birçok etnik kimlikten oluşan emekçi ulusun varlığı da bir başka olgu.
Bu refleks, yönetici erk tarafından egzajere edilerek, bir yandan bu tepkiler konsolide edilmeye çalışılırken, diğer yandan devletin kurumsal yapısının arkasındaki sahiplenici destek korozyona uğratılmak isteniyor.

Eğer Soru 3, bütün bu aktardıklarım dikkate alınmadan yanıtlanmaya kalkılırsa, ortaya; “Korona ve Kürt Meselesi” eksenli bir analiz baştan kabullenmiş olunur.
Ancak günümüzün gerçekçi analizinin ekseni “Korona ve Kürt Meselesi” değil.

O nedenle sorunun, “Bütün bu olup bitenler göz önüne alındığında…” diye başlayan, “Sol ne derece sorumluluklarını yerine getiriyor?” diye biten,  asıl soru kısmını yanıtlarken, benim göz önüne alacağım, kendi tespit ettiğim, “olup bitenler” olacak.
Sol, özellikle Türkiye Solu, uzun süreden beri üzerine düşen sorumluluklarını yerine getiremiyor. Ötesi Türkiye Solu asıl sorumluluklarının ne olduğunun farkında değil.
Çünkü Türkiye Soluna sorumlulukları yanlış empoze ediliyor. Türkiye’nin Sol Mahallesinin, Mutant Solcular Bulvarında üretilen zehirli zırvalar Türkiye Solunun zihnini bulandırıyor.
Türkiye Solu; öteden beri, Kürt Meselesinin her ne şekilde olursa olsun çözülmesi gerektiği, şeklindeki bir zehirli zırvanın etkisi altında.

Bu;  önce, “elbette Kürt Hareketi ile birlikte” ön kabulünü, ardından pratikte de Kürtçü Siyasete eklemlenmeyi ya da yörüngesine girmesini getiriyordu.

Bugün de; Covid 19 salgının her ne şekilde olursa olsun bitirilmesi gerektiği gibi, yeni bir zehirli zırva ile karşı karşıya getirilmek isteniyor.
Bu yeni zırvanın şöyle bir zehirli etkisi olacak.
Bu defa da Küresel Hegemonyanın ürettiği enformasyona ve toplumsal rızaya eklemlenmek gibi bir tehlike var.

Bu zehirli zırvalar sofistike teknikler, ezber ve tekrar yöntemiyle bilincine kazındığı için de Türkiye Solunda disleksi yaratıyor. Türkiye Solunun, Türkiye’nin Sorunlarını bir bütün olarak okuyamamasını getiriyor.
Türkiye Solu önce kendi ayaklarına basarak ayakta kalabilmeyi, Türkiye’nin sorunlarını doğru okumayı öğrenmelidir. Öncelikli, güncel ve süregelen sorunlara doğru bir ritimle mücadele etmeyi, ulusal ve küresel öncelikleri dengeli bir şekilde ele alabilmelidir.
Uzun süreden beri koptuğu sınıfsal mücadelenin bir parçası olmayı, anti kapitalist ve anti emperyalist mücadeleyi birlikte götürmeyi hedeflemelidir.
Türkiye Solu acilen ithal fastfoot ideolojilerle beslenmeyi bırakıp kendi ideolojisini üretmelidir.
Bunu yaparken de küresel fenomenlere değil, yerel, kolektif, birleşik aklımıza (ortak akıl değil) güvenmeliyiz.
Bu, küresel gelişmelere sağır kalmak anlamına gelmez. Aksine hemen her küresel gelişmenin ülkemize etkisini dikkate alarak, aynı zamanda bu etkileri dünya ile paylaşarak emekçi ulusların kardeşliğine katkıda bulunmak anlamına gelir.

Türkiye Solunun öncelikli ve güncel görevi; COVİD 19 salgınının Küresel Kapitalizmin çıkarları ve bekası doğrultusunda çözülmesinin, gizli açık Sürü Bağışıklığı yöntemlerinin uygulanmasını teşhir ederek önüne geçmek, doğru ve adil ve eşitlikli çözümü için dayanışma ve irade oluşturmalıdır.

ODTÜ’deki vişnelik toplantılarının İnternet Ortamında bir versiyonu, internet ortamının avantajlarından da yararlanarak daha geniş, daha işlevsel bir demokratik tartışma platformu, daha saydam bir yürütme anlayışıyla yeniden düzenlenebilir.
Haziran Hareketinin deneyimleri henüz belleklerden silinmemişken, aynı hataları tekrarlamama gibi avantajı kullanabilmek için fazla vakit kaybetmemek gerekir.

Selam ve teşekkürler.

1. Yanıt:

Öncelikle bugüne kadar insanlığın yaşadığı  büyük felaketler

(Dünya savaşları, nükleer kıyımlar, büyük doğal felaketler ve benzeri virus salgınları )

Sonrasında olduğu gibi insanlık bu sorundan da önemli can kayıpları, ekonomik, sosyal,

Travmatik tahribatlar yaşasada bir şekilde çıkacaktır.

Bilimsel çalışmalar sonucu Tıp dünyası kısa sürede bu virüsün önleyici aşısını ve

tedavi edici ilacını  bulacak donanıma sahip olduğunu düşünüyorum. Kısa bir sürede de

yavaş yavaş Dünya ülkelerinde ve ülkemizde yaşam normale dönecek, bu yönde olumlu

işaretlerde ortaya çıkıyor.

Ve İnsanlık olası yeni tür virüs salgınlarına ise daha deneyimli, donanımlı, hazırlıklı olacaktır.

Ancak bu tüm dünyayı etkileyen salgının sonrası ekonomik ve sosyal tahribatı dünya varlıklarını

Elinde tutan ve yöneten %1 ile geriye kalan %99’un karşı karşıya geleceği önemli

Bir ekonomik sosyal çatışma zemini oluşacaktır. Dünyadaki çelişki bundan sonra söz konusu

%1 ile %99 arasında olacağını düşünüyorum. Çünkü bu krizin sonucunda sağ, sol siyasi

Ayrım gözetmeksizin insanlığın %99’unu oluşturan ezici çoğunluk var olan adaletsiz

dünya düzenini  ciddi bir sorgulama sürecine girecektir.

2. Yanıt:

Söz konusu insanlığın başına bela olan bu güç %1 de olsa elindeki olanakları

Yerleşmiş ekonomik,  politik, militer gücü nedeni ile varlıklarından vaz geçmek

istemeyecektir. %99’u oluşturan İnsanlığın ezici  çoğunluğunun insanca bir yaşam

 için vereceği mücadelede kuşku yok ki yeni koşulların ortaya  çıkardığı yeni

 argümanlarla ( Küresel ısınmaya karşı, çevre ve doğal yaşamın, insan emeğinin

korunmasını öceleyen) var olan toplum düzeninden olumsuz  etkilenen

ezici çoğunluğu kapsayan bir örgütlülük ile mücadele etmek gerekecektir.

Bu mücadele global düzeyde olacağı gibi tüm dünya ülkelerinin birbirinden etkilediği

bir süreç olacaktır. Bu mücadelenin öncüleri bugün demokrasi düzeyi gelişmiş, demokratik

yaşamı içselleştirmiş, oturtmuş  ileri demokratik ülkeler olacaktır. Dünya ölçeğinde yaşanan

bu krizden sonra nasıl bir dünya düzeni kurulacağına halkların örgütlülük düzeyi ve örgütlü

mücadelesi belirleyecektir.

3. Yanıt:

3-Ülkemiz solu 12 Eylül 1980 darbesinde ve sonrası sol üzerindeki baskının Anayasal olarak kurumsallaştığı süreçte aldığı ağır yenilgiden sonra aradan 40 yıl geçmesine karşın bir türlü

toparlanamadı, toplumsal olaylarda ve örgütlenme  anlayışında kırk yıl öncesinin sekter, halktan kopuk eylem biçimleri ve kendi içinde ortak bir mücadele zemini yaratamadığı için etkisizliğini sürdürmektedir. Salgın sürecinde de yerel cılız çabalar dışında kayda değer bir insiyatif alamıyor.

 

Türkiye solu yukarıda bahsettiğim nedenlerden dolayı halka güven veremiyor.

 

Elbette yukarıdaki nedenlerden dolayı sol alternatif bir muhalefet zemini yaratamıyor.

Sol muhalefeti;  özünde sistem partisi olup, sistemi korumak ve gözetmek misyonu ile

Yükümlü muhalefet miş gibi yapan CHP’nin belirlediği muhalefet tarzı  ile güdümlü yürütüyor.

 

Bugün tüm dünyada olduğu gibi geniş halk kitleleri yaşadığı dünya düzeninden ve

bunun ülkelerine yansımasından hoşnut değil. Bu durum solun alternatif politik

güç olması için eşsiz olanaklar sunuyor. Solun evrensel değerlerini öne çıkarıyor.

Durumun ortaya çıkardığı yeni olanaklarla, yeni perspektiflerle ve yeni örgütlenme

anlayışı geliştirilerek yola çıkılmalıdır. Adaletsiz Dünya düzeninden olumsuz etkilenen,

hoşnutsuz ezici çoğunluğu kucaklayıcı politikalar geliştirmelidir. Ülkemizde bu krizden

sonra nasıl bir yaşam düzeni kurulacağına dünya halklarının mücadelesinden olumlu

olarak etkilenecek, esinlenecek türkiye halklarının örgütlü mücadelesi belirleyecektir.

 

Osman Naci

19 Nisan 2020

Kadıköy

Soru 1

Chomsky’nin, salgının insanların nasıl bir dünyada yaşadığımız ve yaşamak istediğimiz konusunda düşünceklerdir, sözleri bu dönem için hareket noktamız olabilir. Felaket ve devrim senaryoları üzerinden aşırı iyimser ve kötümserlik arasında salınan erken değerlendirmeler yerine, bu şey üzerine daha fazla düşünmek gerekir. Anlama çabası da yarına, korona sonrasına ilişkin bir tutum olduğu sürece belki Zizek’in, komünizme geçiş abartısında olduğu üzere çarpıcı ve üzerine konuşulabilir olabilir ama gerçekle pek ilgisi olduğu ise pek iddia edilemez.

Dünyanın nasıl olacağına tek bir şeye yani şimdi bu küçük virüsün kapitalist kurumları nasıl çaresiz bıraktığını söyleyerek karar verilemez. Bu sistemi değiştirecek bir alternatif ve onu hayata geçirecek örgütlenme, hareket ve enerjinin müdahalesinin nasıl mümkün olacağını düşünmek ve hatta tam da bugün bunun için hareket halinde olmak gerekir. O nedenle dünyanın gelecekte nasıl bir yer olacağından bugün yaşadığımız kriz içindeki eğilimlere ve buna soldan yapılacak müdahalelere odaklanmak daha doğru olacaktır. Salgının hemen başında, bu kahinlik merakının solun bir bölümünün dikkatini de kaydırdığını ayrıca ifade edebiliriz.

Bunlar bu dönemin önemli etkileri ve sonuçları olacağını tümüyle dışlamaz. O zaman, biraz daha öncesinden başlayarak bazı noktaların altını çizebiliriz. Salgın, kapitalizmi kriz halinde yakaladı ve bu krizi derinleştiriyor. 2008 sonrasındaki kriz bir yanda sol direniş hareketlerini, halk isyanlarını gündeme getirirken bir yandan da neo-faşist iktidarların öne çıktığı bir tabloyu ortaya çıkarmıştı. Salgın, sistemde iki yönlü bir etki ortaya çıkarmaya başladı. Bir yanda çökmekte olan sistemi hızla deforme etti. Kriz içindeki Avrupa Birliği çöktü, bütün sınırlar hızla ve birbirleriyle koordinasyona dahi ihtiyaç duymadan kapatıldı. ABD’de kimi bölgelerde halkın AVM’lere yönelik yağmasından, pek çok yerdeki silah ve gıda depolamaya varan eğilimlerini görüyoruz. Trump saçmalık olarak görünen hareketlerin arkasında, eyaletlere savaş açtı. Bir dağılmadan söz ediyoruz her yerde. Bu dağılma içinde başvurulan ilk yöntem ise dönemin olağanüstü niteliğini de kullanarak yetkilerin arttırılması, özgürlüklerin kısıtlanması ve sürecin askerileştirilerek güç ve yetkin arttırılması. Bu yapılırken elbette göçmen ve yabancı düşmanlığının körüklenmesi ve virüsün bir dış-yabancı unsura ait bir silah olarak değerlendirilmesine buna eşlik ediyor. Bu da neo-faşist iktidarlar için bir fırsat olarak görülüyor ki mevcut durumda yaratılan korku ve çaresizlik ikliminde iktidar olana (yani olanakları elinde tutana) doğru yönelme en azından ondan beklenti içinde olma duygusunun gelişmesi de muhtemel.

Bunun içinde ise tam da neoliberal kurumsal düzeneğin yarattığı sorunlar görülüyor. Salgının kaynağına ilişkin komplo teorilerini bir yana bırakırsak, gerçek olan şu ki kapitalizmin doğa üzerindeki yıkımının sonuçlarıyla yüz yüzeyiz. Ekolojik yıkımla birlikte sağlık sisteminin sadece parası olanlar için düzenlenmiş olmasının nasıl sonuçlarını olduğunu, insanların sağlıklı barınma hakkı, gıdaya erişim imkanlarının ne denli sınırlandırılmış olduğu da bu aynada ortaya çıkıyor. Bir başka gerçek ise gelir ve servet dağılımındaki eşitsizliğin bir tartışma konusu olarak öne çıkması. Bunlar elbette adalet, eşitlik talebine, kamucu ve planlamacı demokratik bir sisteme olan ihtiyacın altını daha çok çiziyor. Ekonominin güvenliği ya da halkın yaşamı arasındaki bir tercih söz konusu olduğunda kapitalizmin tercihinin ekonomik çarkların dönmesinde yana olacağını milyonlar yaşayarak ve öfke içinde görüyorlar. Ancak burada temel mesele şu görmek tek başına yeterli olmayacaktır. Değiştirmek için, değişime ilişkin bir iradenin, potansiyel bir gücün ve fikrin de görülmesine ihtiyaç var ki bugünün en önemli eksikliği tam da burada birikiyor. Yeni değil, tüm direniş ve isyan dalgalarına karşı bu henüz değişmiş bir durum değil ancak değişmesi için zeminin daha uygun hale geldiğini söylemek gerekir ki salgının yarattığı toplumsal bunalım ve bilinç de bunu güçlendiriyor.

Soru 2-

Burada da sol güçlerin program ve hareket kapasitesine yapılan atıflara katılıyorum. Değiştirici bir güç olmaksızın hiçbir şey gerçek anlamda değişmez. Ötesinde böyle bir güç yoksa eğer kapitalizm ne kadar çürümüş olursa olsun ya tüm çürümüşlüğüyle bugünkü gibi felakatler yaşatarak, ölülerimizin üzerine basarak ayakta kalmaya devam edebilir.

O zaman burada öncelikle bugün sadece solun değil kapitalist merkezlerin de vurgu yapmak zorunda kaldığı sınıfsal eşitsizlikler sorunu var. Neoliberal çağ, solu da bir ölçüde kimlikler siyasetinin içinde reformist ve muhalefet potansiyelini de parçalayan noktalara sürükledi. Bu hatırlanırsa sınıflar mücadelesinin sona erdiği ve proleteryanın tarih sahnesinden çekildiği tezleriyle kol kola ilerledi. Ama salgın günlerindeki görüyoruz ki hayatı ayakta tutmaya devam eden şey emekçi sınıflardan başkası değil. Sol, bu durumun radikal bir eleştirisi üzerinden sınıfsal bir temel üzerinden yükselebilecek. Bu temel noktadan hareketle şimdi yaşanan sorunlara nasıl çözümler bulunabilir diye sorduğumuzda (kimi bazı devletler zorunlu olarak bunu gündeme getiriyor) kamuculuk, kamulaşturma ekseni öne çıkıyor. Özelleştirmenin, kamu hizmetlerinin paralı hale getirilmesinin sonuçlarını bugün görülmekle kalmayacak, insanlar artık bunu talep etmeye devam edecekler. O zaman, sol bir siyaset kuşkusuz ki özelleştirilen hizmetlerin yeniden kamusal bir niteliğe sahip olması, ulaştırma, enerji başta olmak üzere stratejik kurumların kamulaştırılması mücadelesi için bir yeni dönem başlayacak. Bu mücadele doğanın, halkın müştereklerinin savunulmasına dayanan ekolojik bir eksenle birlikte, tohumun, toprağın yani gıda üretiminin şirketlerden kurtarılması üzerinden yükselecek.

Buna iki şeyi daha eklemek gerekir. Salgın günleri bize, Thatcher’in, toplum yoktur rekabet içindeki bireyler vardır, sözüyle başlayan bir dönemin de sonunu işarete diyor. Bugün, ancak birlikte bir toplum olabileceğimiz, kolaktif ve dayanışmacı ilişkilerle ayakta kalabileceğimiz de görülüyor. Bu da kapitalizmin yarattığı kültürel ve sosyal yıkıma karşı bir yeniden kuruluş noktası olarak öne çıkıyor. Bu fikirlere daha çok kulak verileceği bir dönemde toplumların demokratik, halkın söz sahibi olacağı bir anlayışla sol bir alternatifi güçlendirecek bir örgütlenmelerin güçlendirilmesi için bir enerjinin ortaya çıkması gerekiyor. Sol, bu enerjiyi açığa çıkarabildiği oranda toplumdaki bu arayış ve potansiyelle birleşerek, durumu değiştirebilir.

Soru 3

Türkiye’de bir muhalefet krizinden de ya da muhalefetin etkisizliğinden de söz etmek gerekir, belki dünya ölçeğinde de (kimi istisnalar dışında) durum farklı değil. Bunun pek çok nedeninden söz edebilmek mümkün ama güncel olarak muhalefet yerel yönetimler bağlamında belli bir güç kazanmış olmakla birlikte (ki salgında da yerel yönetimlerin öne çıktığı bir düzlem var) izlenen politikalar ağırlıkla düzenin restorasyonuna odaklanmış durumda. Bu da bir sağ siyasete tekabül ediyor. Daha çok parlamenter sisteme geri dönüşle sınırlandırılmış olan ve bunun için de AKP’nin eski parçalarına uzanacak bir sağ merkez kaolisyon görüntüsü altında sürdürülen politikalar, gerçek ve dönüştürücü bir alternatifi ortaya koymakta yetersiz kalıyor. Sistemin derin bir sarsıntı geçirdiği bir noktada sürecin kısmi demokratik haklar temeline indirginmesi ve bir din devleti karşısında laiklik başta olmak üzere bağımsızlık, kamulaştırma ve sermaye karşıtlığına dayanmayan politikalarla gerçek bir alternatif ortaya koymak da mümkün değil. Sol bir alternatif ve siyasetin güçlenerek, muhalefeti sağa yatık eğilimini de sola bükmesine ihtiyaç var. Solun mevcut dağınıklık olarak görülen etkisizliğinin aşılabilmesi de buna bağlı. Salgın koşullarında bu noktada ortaya konulmaya çalışıyan dayanışma pratiklerinin, kamulaştırma talebiyle yürütülen mücadelelerin etki gücü tartışılabilir ancak hiç de küçümsenmemesi gerekir. Ancak bu koşullarda toplumun sorunlarına daha geniş ölçekte yanıt verebilmek ve alternatif olarak ortaya çıkmak, kuşkusuz solun bugünkünü aşan bir örgütlenmeye ve toplumsallaşmaya olan ihtiyacını da bir kez daha ortaya koyuyor.

CEVAPLAR

Değişik ifadelerle  de olsa soruların içinde cevaplarda verilmiş.Ben de bu çerçevede çok kısa olarak düşüncelerimi ifade etmeye çalışacağım.

1-           Evet Kriz sonrası dönem bugünlerden farklı olacaktır. Özellikle toplumsal yapıların ezici çoğunluklarını oluşturan işçi-işsiz-köylü-Memur- küçük esnaf- sanayici ve benzer konumlardakilerden  oluşan kitleler için yaşam koşulları daha bir kötüleşecektir.

Son yıllarda, krizlerine çözümler üretemeyen, insanlığı tehdit eden  Küresel ısınma,  çevre kirliliği ve iklim değişiklikleri gibi sorunlara gözlerini kapayan emperyalist-Kapitalist sistem ve  temsilcileri bu süreçte zorlanacaklardır. Sonrasında, değişik  biçimlerde, bir yandan kaybettiklerini yeniden kazanma, diğer yandan konumlarını daha bir sağlamlaştırma yollarını zorlayacaklardır.

Bu süreçlerde belirleyici olan, kapitalist sistemin tüm baskı, sömürü ve insanlık dışı uygulamalarına karşı, insandan, emekten, demokrasiden ve ilerlemeden yana olan  güçlerin vereceği örgütlü mücadele olacaktır.

 

2-

Sosyal ve ekonomik alanın, olağan dışı hırpalandığı bu dönem sonrasındaki tablo, büyük çoğunluk için hiç te iyi, iç açıcı olmayacaktır.

İşsizlik ve yoksulluk artacak, gündelik yaşamlar zorlaşacaktır. Yönetenlerin ’’İyileştirme önlemleri’’ adı altında artan ve baskı yüklü uygulamaları çoğalacaktır.Kaybettiklerini yeniden kazanma uğraş, çaba ve zorlamaları artacaktır. Her adımlarında ısrarla, yaşanılan kötü dönem esas alınacaktır, propoganda aracı olarak kullanılacaktır.

Büyük çoğunluğun bu süreci doğru kavrayabilmesi ve tercihlerini gerçekçi ve çıkarlarına uygun  yapabilmesi için, gerekli olan mücadeleyi örgütlemenin temelleri bugünlerden atılmaya başlanılmalıdır.

 

3-

Bugün Türkiye ekenomik, sosyal ve politik alanda olağanüstü hırpalanmış, iflas etmenin eşiğine getirilmiş durumdadır. Ülkede Tek adam a bağlı bir dikta rejimi hakimdir.

En başta emekçi halk yığınları olmak üzere, egemen semaye ve yönetenler dışındaki tüm kesimlerin gündelik yaşamları her anlamda çekilmez kılınmıştır.

Covit-19 süreçlerin de bile, maliyetler işçi sınıfına, emekçi halk kesimlerine yüklenilmektedir.

N e yazık ki yaşanılan bu politik ve ekenomik zulmun karşısında olan kesimlerin örgütlü güçlerinin, kendilerini sol olarak tanımlayan partilerin, yapıların, sendikal örgütlerin ve benzerlerinin yeterince, sonuç alıcı ve yığınlara gerekli güveni verebilen bir mücadele içinde olduklarını söyliyebilmek kolay değildir.

Bugünümüzün en önemli ihtiyacı, kendilerimizden, daha farklı ve geniş görüşlerimizden vazgeçmeden ’’Demokratik Haklar ve özgürlükler’’ için Örgütlü-Toplumsal bir beraberlik yaratmak ve mücadele etmektir.

Demokratik ve özgür,yaşanabilir bir sürece yönelmenin başka yolu yoktur.

Bu ihtiyaç Covit-19 sonrasında daha bir dayatıcı olacaktır.

"Korona" Derken...

 

Genel olarak “koronavirüs”, özel olarak Covid19 hakkında ne biliyorum, nasıl ve nereden biliyorum? “Bilgi kaynaklarım” ne/ler?  Ve en önemlisi bildiğimi varsaydıklarımın doğruluğunu/yanlışlığını nasıl “test” edebilir ya da “denetleyebilirim?”

Bunlar önemli ve değerli sorular olsa gerek.

Covid19 denen bir küresel salgın yaşadığımız ortadadır. Bu salgının insandan insana bulaşabildiğini, insanı öldürebildiğini de her gün görüyor, okuyor ve yaşıyoruz. Ve bu salgının tüm insan-doğa, “beslenme” alışkanlıklarımızı, insan-insan ilişkilerini, bağlı zihniyet, organizasyon ve kurumsallaşmaları, “toplum” ve “rejimleri”, “devletleri” yeniden sorgulama konusu yapmaya vesile olduğu da ortadadır.

Gördüğüm şu: Bu salgın insan türünü hazırlıksız yakalamıştır. Bu, normal bir haldir! Şimdi her insan bu salgına karşı korunabilmeye yönelmiştir; kimi bencilce, kimi de dayanışmacı bir duruşla. Ve ona karşı öncelikle el yordamıyla yol almaya çalışıyoruz. Bu da normaldir!  Evet, konu virüsü  yenmek için önce onu tanımak/bulmak lazım. Derken ve ne ki, şu hal de küresel ölçekte net olarak ortaya çıkmıştır: Sağlık kurumları, sağlık hizmetleri ve bu yönlü araştırmalar, üretimler bağlamında da öncelikle zenginler ve muktedirler için vardır! Ve bence artık tüm yoksunlar ve yoksullar da bunu görüyor!

Vesselam, önce “bilgi” kaynaklarımızı bilelim. Sonrası bu salgınla, ve benzerleriyle, eşitlik ve adalet içinde mücadele edebilelim. Derken, bu salgın da çok çarpıcı/yıkıcı ve bir şekilde “adil” bir “insanilik” yaşamadığımızı bence  daha net olarak ortaya koymuştur.

1-      Ekonomik eşitsizlik, yaygın ekolojik yıkım, ve aşırı siyasi yozlaşma, dengesi bozulan sistemlerin birbirlerine güvenerek ayakta kalmalarına olanak kalmadı”

 

Bu tespitler hakkındaki  düşünceleriniz nedir; siz, korona virüsün yarattığı etki ve sonrasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Dünyamızı, insanlığı nasıl bir gelecek bekliyor?

 

2-       “Koronavirüs toplumcu sol güçleri için; güçlü halk sağlık sistemini, sağlam sivil toplumu, demokratik ilkelerle yapılandırılmış sosyal dayanışmaların garantörü olarak demokratik bir devlet ihtiyacının geri getirilmesi için yeni fırsatlar yaratıyor”  

      

3-      Noam Chomsky “Ama gelmekte olan çok daha büyük tehlikeler var. İnsanlık tarihinin gelmiş geçmiş en büyük tehlikelerin kıyısında bulunuyor insanlık. Bunlar nükleer savaş tehlikesi ve küresel ısınma…” diyor. Her iki tehlikenin önüne

 

 

4-      “Dünyada korona virüs veya benzer felaketlere karşı önlem alacak gerekli teknoloji ve alt yapı varken,..”

Doğru değil, var olan teknik ve teknolojiler, ekosferi ölümcül tahrip eden makineler (diyelim) varken ve bu “gelişmelere” güven ile felaketin üstesinden gelinemez.

 

5-       “Önce ülkem” diyerek ne Corona, ne de  müstakbel afetlerden kaçınamayız, bu son derece doğru ve bi küresel yönetimi şart kılıyor.

 

6-      “Değerlerdeki derin bir devrim” işte bütün mesele. İnsan merkezli değerler silsilesi, işte bütün mesele.

 Soruyu “Sol” olarak sormak bana doğru gelmiyor, çünkü tanımı ve sınırları belirsiz bir kavram. Felaket çağı yeni tanımlar ve hareketler bekliyor bizden. İşte, Corona’nın bir hayrını göreceksek, yükseleceğini sezdiğim yeni toplumsal hareketlere soldan “akıl vermek” değil, “ağabeylik yapmak” değil, desteklememiz, Sol engeller oluşturmamamız yeter, diye düşünürüm.

Sevgili Mehmet, talebin üzere, bunları görüşümü sana açıklamak için yazıyorum. Yani bir anket (soruşturma) cevaplaması değil.

Corona ile alevlenen “yeni” durum üstüne, eski ve etraflı değerlendirmelerim benim için hala geçerli. (ADIMLAR, sayı 49, 10 Şubat 1991)

Sevgiler, selamlar…

About admin

Check Also

Köşelerden Bir Demet (190)-Cavlı Çulfaz

Üniversiteler kendine özgü /türü kendisiyle sınırlı kurumlardır. Bu kurumların kuşkusuz topluma karşı sorumluluğu vardır, ancak …

3 comments

  1. Türkiye solundan farklı tespitlerim.
    1- Virüsle birlikte hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Değişimler başlayacak ve yakında göreceğiz.
    2- Esas olan değişimlerdir. Virüs değişimlerin aleti ya da kirli dönüşümlerin örtüsüdür.
    3- Virüs, değişimlerin nedeni değildir. O nedenle virüsün ardında şaibe vardır.
    4- Değişim, küresel sermaye ile devletlerin arasındaki koşullar ve uzlaşma çerçevesinde olacak.
    5- Küresel sermaye ve devletler, distopik bir dünya vaat etmektedirler.
    6- Devrimci özne tektir ve bilinçli bireylerdir.
    7- Öncül iki ayrı stratejidir. 1-küresel sermaye 2- komünistler
    8- Küresel sermaye öncüllüğündeki değişimler, insanın eski insanla bağlantısını koparacaktır.
    9- Dünya pazarı ve devletlerde daralmalar ve kırılmalar olacaktır.
    10- Devletin içinden gelen demokrasiler, hiçbir zaman bugünkü konumuna geri gelmeyecektir.
    11- Demokrasinin gitmesi, faşizmin gelmesi demek değildir.
    12- İnsan devlet ve sermaye kapsamında kaldığı oranda akılsızlaşacaktır.
    13- Merkeziyetsiz ilişki araçları icat edilmiştir. Bu araçlar, merkeziyetsiz sınırlı paralar ve yine merkeziyetsiz internet ağlarıdır. Bu paralar ve ağlar, komünizm öncesi toplumsal biçimin araçlarıdır.
    14- Siyaset, hem totaliter, hem dayanışmacı hem de üçkâğıtçı, yalancı, hırsız ve vahşi olmaktadır.
    15- İktisadın var oluşu kıt kaynaklardır. Teknoloji kaynak sorununu ortadan kaldırmıştır. İktisat bilimi tarih olmuştur.
    16- Siyasi ve ekonomik mekanizmalar ve bu kapsam altındaki insanlar, giderek komik ve akıl dışı olacaktır.
    17- Sınıfsal ve ulusal kurtuluş çağları tarih olmuştur. Çağımız bireysel kurtuluş çağıdır.
    18- İnsanlık sırat köprüsü öncesindedir. Köprü bilinçle geçilecektir. Köprü ötesi komünizmdir. Devlet ve sermayeden arınmış günahsız insanlar köprüden geçecektir. Köprü öncesi, insanın kendisi ile hesaplaşma dönemidir.

  2. 1-) “Dünyayı şirketler yönetmelidir” kararı sonrası en büyük ve geniş kapsamlı savaş bilgi/sunumu alanında yürütülmektedir.

    Irak ve Suriye’deki can kayıpları ve harcamalar ile kuş/domuz/sars/mers/covid korku silsilesini birlikte değerlendirmek, “virüs sonrası” kavramının doğal koşulların bir dayatması mı, Başkaya’nın belirttiği gibi iç ve dış sınırlarına dayanan kapitalizmin çözüm arayışı mı sorusuna ışık tutar..

    2-) Dünyadan yükselecek; çözümleri sosyalist perspektifle sunan tüm görüşler en yüksek seviyede desteklenmelidir.

    Anti kapitalist, doğa savunucusu tüm unsurlarla en yüksek sesi çıkartacak güç birlikleri kurmak yaşamsal zorunluluktur.

    3-) Türkiye’de işler biraz daha zor.
    Köy Enstitüleri hamlesinin hemen boğulmasıyla, Aydınlanma ve bilim ile geniş kapsamlı ve derinlikli bağlar kuramayan ardışık kuşaklar, özellikle faşist kenan sonrasında; dile, bilgiye ve bilgiyi değerlendirmeye yapılan saldırılara dayanamadılar.

    Cumhuriyetin Aydınlanma hamlesi hariç yüzyıllardır değerler üretemeyen, paraya kolayca yenilen, aidiyetler kıskaçlarından kurtulamayan bir toplumda, daha net, daha anlaşılır, daha toplumsal, daha paylaşımcı hedefleri, ısrarla dile getirmek, zor ama en umutlu yoldur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com