20.yy’da Marksizm

Marksizmler ve Kapitalizmler

Birikimin Mantığından Sınıf Yapılarının Eklemlenmesine1
Yahya M. Madra ve Fikret Adaman

Karl Marx’ın iktisadı ile Marksist iktisat, siyasal iktisadın bir eleştirisi ola­rak, homojen, monolitik ve tamamlanmış bir söylem olarak kavramsallaştırılmamalıdır. Aksine, bu zengin ve yaşamsal önemdeki gelenek birden fazla sesi ve teori çeşitliliğini barındırır. Açık ki bu kısa makalede, Marksist ikti­ sadın farklı geleneklerinin zenginlik ve karmaşıklığının hakkını vermek fii­len olanaksızdır.2Bu çeşitliliği anlama çabası içerisinde bu bölümde, iki ayrı Marksist proje arasında ayrım yapılacaktır: sermaye birikim sürecini ağırlık merkezi olarak alanlar ve sınıf sömürüsünü başlangıç noktası kabul edenler.3 İlk proje kendisini kapitalizmi krizle malûl bir servet birikimi süreci olarak tahlil etmeye hasrederken, İkincisi, farklı sınıf yapılarının (kapitalist, feo­dal, köleci, bağımsız veya komünal) ve bunların eklemlenmesinin kurumsal açıdan spesifik tahlilleri olarak tanımlanabilir. Bu ayrım bu bölümün yapısı­ nı da belirliyor. İlk kısımda, anlaşılır bir literatür taraması yapabilmek için Marksist iktisadın temel kavramlarını özetleyeceğiz. İkinci kısım kapitalizm hakkındaki birikim teorilerini araştırırken dördüncü kısım çağdaş toplumsal formasyonlarda artığa el koymanın kapitalist ve kapitalist olmayan biçimleri üzerine belirli tahlilleri tartışacak. Marksist sömürgecilik ve emperyalizm te­ orileri ile ilgili olan üçüncü bölüm ise bu haliyle bir parantez işlevi görecek. Son mülahazalar, kapitalist olmayan gelecekleri tasavvur etme ve hayata ge­çirme yolunda farklı kapitalizm teorilerinin bazı sonuçları üzerinde duracak.

Marksist İktisadın Temel Kavramları
Değer Kategorileri

Marx Kapitale meta tahliliyle başlar. Metanın, kullanım değeri, değer ve değer biçiminin bir yoğunlaşması olduğunu ileri sürer. Marx’a göre “bir şe­yin yararlılığı onu bir kullanım değeri yapar” (1976 [1867]: 126). Şüphesiz ki bütün kullanım değerleri birer meta değildir. Bir kullanım değeri, müba­dele için üretildiyse (piyasalar aracılığıyla veya bir merkezi otoritenin karar­ ları doğrultusunda ya da başka bir “bütünleşme biçimi” ile üretilmesinden bağımsız olarak) bir meta olur. Yine de, bir metanın değerini ve değer biçi­ mini belirlemek için Marx, somut ve soyut emek arasında, bununla ilinti­li bir başka ayrıma gerek duyacaktır; bu ayrımı en büyük katkılarından bi­ risi olarak görür (Marx, 1972 [1881]). İlki her bir metanın emeğin belir­li bir biçiminin ürünü olduğuna atıfta bulunurken, İkincisi metaların karşı­lıklı olarak ölçülebilir olmasının hepsinin insan emeğinin birer ürünü olma­sından kaynaklandığını ima eder. Farklı biçimde söyleyecek olursak, soyut emek, bütün somut yönleri ve “duyumsal özellikleri” çıkarıldıktan sonra in­san emeğinden kalan şeydir. Bu nedenle, “toplumsal olarak gerekli [soyut] emek-zamanı, herhangi bir kullanım değerini [meta], verili bir toplum için normal olan üretim şartlan altında, o sıradaki ortalama hüner derecesi ve yo­ ğunluğu ile elde edebilmek için gerekli zamandır” (Marx, 1976 [1867]: 129; vurgu sonradan). O halde bir metanın değeri, üretilmesi için harcanmış olan gerçek soyut emek zamanı miktarından bağımsız olarak o metanın, herhan­gi bir anda, verili üretim şartları altında üretilmesi için toplumsal olarak ge­rekli soyut emek zamanına eşittir.4
Marx, bir metanın değerini tartışırken dolaşım alanından soyutlar ve sa­dece üretim şartlarım göz önüne alır. Buna karşılık değer biçimi, yine, öz­gül üretim şartları veri iken, metayı dolaşım alanında (örn. pazarlarda) tem­sil eden toplumsal olarak gerekli soyut emek zamanı miktarıdır (Wolff vd., 1982). Aslında, Marksist iktisat açısından değer ve değer biçimi arasındaki ayrım o kadar hayatidir ki, Marx’in, emek-deger teorisinden feragat etmek­sizin üretim ve dolaşım alanları arasındaki ilişkileri tahlil etmesi, ancak bu ayrım sayesinde mümkün olacaktır.
Dahası bu ayrım, Kapital’in yapısına da nüfuz etmiştir. Kapital’in birin­ci cildi boyunca Marx, metaların mübadelesinin değerleri üzerinden ger­çekleştiğini, metaların değer biçimlerinin değerlerinden sapmadığını varsayar. “Mübadele değeri” geçici kavramını her ikisi için de kullanır. Açıklayıcı bir mecaz olarak yararı olmakla birlikte bu sınırlayıcı varsayım, dolaşım ve üretim alanları arasındaki ilişkileri tahlil etmeyi olanaksız kılar. Ancak Kapital’in üçüncü cildinde bu varsayım kaldırıldığında Marx, kapitaliz­me özgü bir değer biçimi olarak üretim fiyatları kavramını ortaya atacaktır. Üretim fiyatları, kâr oranlarının eşitlenmesi yönündeki rekabetçi eğilim al­tında, dolaşım alanındaki her bir metaya iliştirilmiş toplumsal emek zaman­larıdır. Aslında Marx’ın kapitalist dinamiklere ilişkin tahlilinin büyük bölü­mü, metalarm üretim fiyatlarının sistematik olarak metaların değerlerinden saptığı varsayımına dayanır.5

Sermaye Devreleri ve Çok Sayıda Sermaye

Marx’ın sermaye teorisinin yerleşik açıklamaları, basit meta mübadelesi (M – P – M; M meta, P de para yerine) ile “değerin genişlemesi”ni (P – M – P; P’>P) karşı karşıya getirir. Örneğin ilki, işçinin, aldığı ücretle tüketim araç­ larını satın almak için (P – M) emekgücünü satma amacı (M – P) olarak gö­ rülür. Diğer yandan, sermayenin devreleri olarak da bilinen İkincisi, genellik­ le sermaye birikiminin varlık nedeni olarak görülür: Kapitalist toplum için tüketim malları üretiyorsa, bu, iyi niyetinden dolayı değil, kâr etmek uğru­nadır.6
Sermayenin üç devresini yaratan üç temel sermaye formu mevcuttur.7 Sermayenin ilk devresinde, sermaye para formundayken, satın alma ve öde­me aracı işlevi görür. Üretim araçları (ÜA) ve emek-gücü (EG) satın alındığı {P – M (egÜA) …} ve üretime koşulduğu zaman sermayenin ilk devresi ta­mamlanmış olur. Üretim araçlarının değeri tıpkı diğer metalarm değeri gibi, onları üretmek için “toplumsal olarak” gerekli olan ortalama emek zama­nı miktarı ile belirlenir. Buradan, emek gücünün değerinin de işçinin kendi emek gücünü günbegün yeniden üretmesi için gereken malların ve hizmet­lerin değerine eşit olduğu sonucu çıkar. Yani, emekgücünü satan kişi, ücret ödeme biçimi altında aldığı parayla, kendi yeniden üretiminin var oluş araç­larını, yani tüketim maddelerini satın alır. Kapitalistin bakış açısından ise emekgücünün kullanım değeri işçi tarafından mesaisi boyunca sarf edeceği emektir. Bu da bizi bir sonraki devreye götürür.
Sermayenin ikinci devresi sermayenin dolaşımında bir kesinti teşkil eder: { P – M (egÜA) … Ü…}. Bu devrede üretken sermaye (P), para sermayenin başkalaşmış bir hali olarak, meta üretme işlevini üstlenir. Üretken serma­ye üretim araçlarından ve emek-gücünden oluşur; bunlar, sermayenin bakış açısından bakıldığında, sırasıyla, değişmez (c) ve değişken sermaye (v) ola­rak adlandırılırlar. “Üretimin gizli mabedi”ne (Marx, 1976 [1867]: 279] gir­diğimizde, kârın kaynağı olarak ödenmemiş emeği ayırt edebilir hale geliriz: üretilen metanın değeri (w), yatırılan sermayenin (c + v) üzerinde ve ötesin­de olacaktır ve ikisi arasındaki fark artık değere (s), yani canlı emeğin öden­ memiş bölümüne eşit olacaktır: w – (c + v) = s.
Nihayet sermayenin üçüncü devresiyle üretim alanından çıkarak tekrar dolaşım alanına döneriz. Sermaye devresindeki bu son bağlantıda {… M’— P’), sermaye meta biçimini alır ve metalar kitlesinde cisimleşmiş artık emeğin para sermaye biçiminde gerçekleşmesi için pazarlarda satılması gerekecektir. Gerçekleşme anı, değerin kendini büyütmesini, ad infinitum [sonsuza kadar -ç.n.] tekrarlanmak üzere, tamamlar.
Sermaye devreleri {P – M … Ü … M ’- P ’} modelinin yardımıyla farklı ser­maye türlerini birbirlerinden ayırabiliriz. Örneğin devrenin bütünü basitçe {P – P’}’ne daraltılarak finansal (para) sermayenin mantığı kolaylıkla özetle­ nebilir: daha çok parayı cebe atmak için borç para vermek. Sermaye devre­lerinin görece daha ayrıntılı bir versiyonu tüccar sermayesinin (P – M – F] yapısını özetler: kâr etmek için satmak üzere meta satın almak. “Sınai” ser­mayenin İP – M … Ü … M’- P’} temellendirilmiş bir açıklamasını verebil­mek, ancak (daima dolaşım alanıyla sarılı halde olan) üretim alanına gir­mekle mümkün olacaktır.8Sonuncusunu önceki ikisinden ayıran şey “sınai” sermayenin kapitalizm açısından özgüllüğüdür: artık değer yalnızca üretim alanında harcanan karşılığı ödenmemiş emeğin bir sonucu olarak üretilir. Bununla beraber Marx’a göre üretim alanı, olabilirlik şartı olarak daima do­laşım alanını gerektirir. Bunun nedeni kapitalist üretim sürecinin daima bir emek-gücü pazarına, üretim araçlarının alınacağı bir pazara ve üretilen me- taların satılacağı bir pazara (yani artık değerin gerçekleşeceği bir pazara) bağlı olmasıdır.

Sınıf Süreçleri ve Kapitalist Şirket

Sınıf kavramı, geçmişteki veya bugünkü bütün toplumsal formasyonlar­ da emeği harcayanların her zaman kendi dolaysız var oluş şartlarım yeniden üretmek için gerekenden fazlasını ürettiği yalın fikrine dayanır. Artık eme­ ğin harcanması, mülk edinilmesi ve bölüşümü olarak tanımlanan spesifik Marksist sınıf süreci kavramı, sınıfı toplumsal statüdeki (mavi yakalı-beyaz yakalı) veya gelir düzeyindeki farklara göre tanımlayan diğer sınıf kavramla­ rından ayrılır (Resnick ve Wolff, 1987). Ayrıca, mülk sahibi olanla olmaya­ nı ayıran mülkiyet temelli ve ezenle ezileni ayıran iktidar temelli sınıf kav­ ramlarından da ayrılır. Ancak bu, farklı sınıf yapılarının bu öteki sınıf anla­ yışlarına referansla kavramsallaştırılamayacağı anlamına gelmez. Öteki sınıf anlayışları Marx’in yeni sınıf süreci anlayışından eskiye dayansalar da Marx, kapitalizmin çağdaş varyantları da dahil olmak üzere farklı sınıf yapılarını tanımlayan karmaşık eşitsizlik, ezme ve sömürü ilişkilerini anlamlandırmak için diğer sınıf kavramlarına da referans yapmaktaydı. Marksistler de bunu yapmaya devam etmektedir.
Artığın içinde üretildiği, mülk edinildiği ve bölüşüldüğü farklı biçimle­ rin tanımlanması Marksist sosyal teorisyenin sömürücü ve sömürücü olma­ yan biçimleri birbirinden ayırmasını olanaklı kılar. Örneğin, artık emek aynı birey tarafından harcanıyor, mülk ediniliyor ve bölüşülüyorsa, Marksistler buna bağımsız sınıf yapısı adını verecektir. Diğer taraftan, komünal bir sı­ nıf yapısında artık emek onu harcayan kolektivite tarafından mülk edinilir ve bölüştürülür. Bu ikisi, artığı üretenlerin, bunun mülk edinilmesinden ve bölüşümünden dışlanmadığı, sömürücü olmayan sınıf süreçleridir. Marksist yerleşik analiz, artığın emek harcamayan bir grup tarafından mülk edinildi­ ği ve bölüşüldüğü kapitalist sınıf yapısıyla birlikte, diğer sömürücü biçimler arasında köleci ve feodal sınıf yapılarına da atıf yapar (eski ama sağlam bir sergileme için bkz. Hindess ve Hirst, 1975).
Tipik çağdaş bir kapitalist şirket genellikle, sınai, mali ve ticari sermaye­ nin bir alaşımıdır. Sınıf analitik bir çerçeve içerisinde bu tür bir şirket değe­ rin içe ve dışa akışının düğüm noktası olarak gösterilir. Bu tür şirketlerin yö­ netim kurulları artık değeri mülk edinmekle kalmaz, başka kapitalist şirket­ lerde mülk edinilen artık değerden de pay alır. Dahası, bu tür şirketler hükü­ metten vergi kesintisi, tüketicilere verilen krediler karşılığında faiz gelirleri vs. gibi biçimler altında sınıfsal olmayan gelirler de sağlarlar.
Ancak bu şirketlerin yönetim kurulları, bütün bu gelirleri elde edebilmek için çeşitli harcamalar yapmak zorundadır. Örneğin, şirket bünyesinde zapt edilen artık değeri güvenceye almak için artığın belirli bir bölümünü yöne­ ticilerine, pazarlama birimine, reklam birimine, ürün geliştirme birimine ve hatta sendika aidatları formu altında sendikalı işçilere dağıtması gerekecek­ tir.9Gerçekte günümüzün kapitalist şirketlerinde artıktan sermaye birikimi­ ne (Ac + Av) ayrılan kaynaklar, mülk edinilen artıktan yapılan paylaştırma­ inın yalnızca bir alt kümesini oluşturmaktadır.10 Artık Marksist iktisat bünyesinde sermaye birikimi ve sınıf sömürüsü ge­lenekleri arasındaki farkları aydınlatacak donanıma sahibiz. Firma düzeyin­ de, ilk gelenek, artığın olası diğer bütün bölüşümlerine karşı sermaye biriki­ mine tahsis edilen kaynaklan öne çıkarırken, sınıf sömürüsü yaklaşımı han­gi hedefin (yönetici maaşları, pazarlama, sermaye birikimi, ticaret, sendika­ lar vb.) artıktan ne kadar pay alacağını a priori olarak kestirmenin olanak­ sız olduğunu ileri sürmektedir (Norton, 2001). Smıf sömürüsü geleneğine göre, hem mülk edinilen artığın miktarı, hem de nasıl bölüşüldüğü, şirket içi ve şirketler arası rekabet savaşlarının olumsal bir sonucudur (Amariglio ve Ruccio, 1998). Toplumsal formasyon düzeyinde ise, sermaye birikimi ge­leneği kapitalist sınıf yapılarını artığın üretiminin, mülk edinilmesinin ve bölüşülmesinin gerçekleştiği tek değilse de baskın süreçler olarak öne çıka­ rırken, ikinci yaklaşım, sınıf sömürüsünün pek çok biçim alabileceğini ile­ri sürmekle kalmayıp, sömürücü olmayan sınıf yapılarının da, değişen önem dereceleriyle birlikte, sömürücü yapılarla yan yana var olabileceğini iddia eder.

Bir Birikim Teorisi Olarak Marksizm: Kriz Teorileri

Bu bölümde, kapitalizmin mantığını servet birikimi (Ac + Av) olarak ta­ nımlayan farklı kriz teorilerini araştıracağız. Orantısızlık teorileri dolaşım alanına ve artığın gerçekleşme anma odaklanırken, kâr oranının düşme eği­ limi teorileri ve kâr daralması teorileri üretim alanına odaklanmaktadır. Bu ikisi ise, sırasıyla üretici güçlere ve üretim ilişkilerine yaptıkları vurguyla birbirlerinden ayrılır.11Bu bölümü, birikim sürecinin kurumsal bağlamını göz önüne alan iki düşünce okulu üzerine bir tartışmayla noktalayacağız.

Dolaşımda Kriz: Orantısızlık Teorileri

20. yüzyılın başlarında kapitalizmin dinamikleri üzerine yapılan tartış­ malar Marx’m yeniden üretim şemasının farklı yorumlarına dayanıyordu. Bu modellerde ekonominin iki sektörü (departmanı) mevcuttur: birisi üre­ tim araçlarının, diğeri tüketim araçlarının üretimi içindir. Örneğin, Mihail Tugan-Baranovskiy ve Rudolf Hilferding’e göre, sermaye malları ve tüketim malları departmanlarının birikim hızları arasındaki orantısızlık krizlerin tek kaynağını oluşturmaktadır (örn. bkz. Mandel, 1981). Aslında Hilferding (1981 [1910]) daha da öteye geçerek, her iki birikim hızı arasındaki oran korunduğu müddetçe kapitalizmin istikrarlı büyüme patikasından sapması için bir sebep olmadığını ileri sürmekteydi. Kapitalist üretimin anarşik do­ ğasına vurgu yapan bu tür yaklaşımlar, krizlerin, iki departmandaki üretici­ lerin faaliyetlerini koordine etmenin olanaksızlığı dolayısıyla ortaya çıktığı­ nı ileri sürüyorlardı. Bazı Marksistler (örn. Nikolay Buharin) bu teorilerde, kaynakların planlı bir biçimde tahsisi için güçlü bir dayanak keşfediyorlar­dı. Benzer şekilde Hilferding’in, genelleşmiş bir kartelin çeşitli kriz eğilim­ lerini düzenlediği “örgütlü kapitalizm” kavramı, rekabetin kapitalizmin Aşil topuğu olduğu yönündeki anlayışını yansıtıyordu.
Kapitalizmdeki orantısızlığa dair bu erken dönem argümanlarının za­yıflıklarından birisi dolaşım alanına tek yanlı olarak vurgu yapmalarıydı (Rosdolsky, 1977). Sermayenin büyümesinin sürekliliğini korumak için, üretim alanında üretilen artık değerin pazarda gerçekleşmesi gereklidir. Ancak, artık değerin çekilip alınmasının şartları gerçekleşme şartlarıyla öz­deş olmadığı için, sermayenin mantığında belirli bir çelişki bulunmaktadır. Bir taraftan, gerçekleşmenin isterleri kitle tüketimini, bu yüzden de ücretli işçinin gelirinde bir artışı gerektirir. Diğer taraftan değişken sermaye maliye­ tindeki bu tür bir artış artık değerde bir düşüşte12karşılığını bulacak ve değer cinsinden kâr oranım (r =s/(c +v)) düşürecektir. Bu eksik tüketimci argümana göre, kapitalizm ücretli işçiler için olanak tanıdığı tüketim düzeyi üzerinde sıkı sınırlamaları dayattığına göre, sistem er ya da geç efektif talep sorunuy­ la karşı karşıya kalacaktır. Yirminci yüzyılın başlarında Rosa Luxemburg ve Karl Kautsky, yüzyıl ortalarında da Paul Sweezy, bu akıl yürütme silsilesinin savunucuları arasındaydı (Sweezy, 1970 [1942]). Luxemburg’a göre (1972
[1921]), birikim sürecini vurması kaçınılmaz olan artık değerin gerçekleş­ mesi krizinin üstesinden gelmek için kapitalizm, kapitalist meta ilişkisinin yörüngesine kapitalist olmayan sektörleri katmaya ve gerçekleşmemiş bütün artığı, sömürgelere ve dünya ekonomisinin kapitalist olmayan sektörlerine boşaltmaya mecburdur. Luxemburg’un görüşü, kapitalizm dışını tabloya da­hil etmesi bakımından dikkate değerdir.
Eksik tüketimin ters yüzünde aşırı birikim vardır. Otto Bauer’e göre (bkz. Mandel, 1981: 46), sermaye malları üreten departman sürekli sermaye ta­lebini abartabilir ve bu da tüketim mallarının üretimi için kapasite fazlası­na yol açabilir. Aslında her iki teori de orantısızlığın daha incelikli ve işlen­miş çeşitlemeleridir. Bu teorilerin kapitalizmin öngörülen çöküşünü tetikleyecek mekanizmaları saptamak anlamına geldiğini belirtmekte yarar var.

Ernest Mandel’e göre (1978) bu kısmen, yeniden üretim şemalarını yanlış biçimde bizatihi kapitalizmin farklı temsilleri olarak okumanın ve denge­ yi kapitalist birikimin gerçekleştiği durum olarak almanın bir sonucudur.13 Ancak, Mandel’in doğru bir biçimde iddia ettiği gibi Marx’a göre kapitalist birikim, sürekli bir dengesizlik sürecidir. Değersizleşmeye (örn. üretim araç­ larının ucuzlamasına) yol açan orantısızlık krizleri, yıkıcı rekabet sürecinin düzeltme mekanizmaları olarak görülmelidir (Mandel, 1978; Shaikh, 1978; Amariglio ve Ruccio, 1998). Rekabet kendi başına kapitalizmin Aşil topu­ ğu olamaz.

Üretimde Kriz
Kâr Oranı Düşüşü Tartışması

Sermayenin mantığının kaçınılmaz olarak kriz ürettiği argümanı, bir baş­ ka dayanağını (değer cinsinden) kâr oranının düşüş eğilimi (bundan sonra KODE) olarak anılan yasada bulmuştur. Sermaye birikiminin daima emek tasarruf eden tekniklerin devreye sokulmasına yol açtığı varsayımına daya­ nan14KODE yasası, sermayenin organik bileşimindeki (k =c/v) artış dolayı­ sıyla, ceteris paribus (örn. sömürü oranı (e = s/v) sabitken) kâr oranının dü­ şeceğini söyler.15
Marksist gelenek içinde, KODE yasası üretken ama aynı zamanda şiddet­ li tartışmalara yol açtı. Anlamlı bir biçimde, bunlar hayli politize olmuş tar­ tışmalardı (Cullenberg, 1994). KODE yasasının savunucuları devrime iler­ leyişin durdurulamaz olduğunu kanıtladıklarını düşünüyorlardı. Bu, dolay­lı olarak, yasayı eleştirenleri reformist konumuna yerleştiriyordu. Ancak, kapitalizmin nihai çöküşünün “bilimsel” kaçınılmazlığına olan inancın Marksistleri bir bekle ve gör stratejisini benimsemeye sevk ettiğini, bu stra­ tejinin de son tahlilde onların konumunu reformist konumdan ayırt edile­mez kıldığını düşünmek de mümkündür. Buna karşılık, KODE’nin eleştiri­cileri, kapitalizmin çöküşünü reddettikleri için toplumsal dönüşüm strate­jileri tasarlamak zorunda kalıyor ve kapitalizmin devrimci alaşağı edilişinin şartlarını aktif bir biçimde yaratmaya girişiyorlardı.
Aslında, her birinde KODE’nin savunucularının ve eleştiricilerinin bulun­duğu, iki farklı metodolojik tartışma kümesi tanımlanabilir.16ilk kümede kapitalizmi toplumsal bir bütünlük olarak kavramsallaştırmış ve birikimi de onun özü olarak tanımlamış teorisyenler vardı. Burada tartışma, kâr oranla­rının düşmesine karşıt eğilimlerin gücüne ve bu karmaşık süreçlerin barın­ dırdığı belirsizliklere odaklanıyordu: eleştiriciler, çeşitli nedenlerden dolayı KODE’yi durdurulamaz bir yasa olarak görmenin olanaksız olduğunu iddia ediyorlardı (Sweezy, 1970 [1942])17.
İkinci kümedekiler, kapitalizmin birikimin mantığıyla yönlendirilen bir toplumsal bütünlük olarak betimlenmesine meydan okuyorladı. Bu Marksist iktisatçılar, toplumsal bir olgunun mantığını, onu oluşturan bireylerin “özel­ liklerini”, “hedeflerini” ve “eylemlerini” açıklamadan tanımlamanın teorik olarak sağlıksız olduğunu düşünüyorlardı.18Hiçbir rasyonel, miyopluk de­ recesinde çıkarcı kapitalistin, kâr oranında düşmeye yol açacak yeni üretim tekniklerini kullanıma sokmayacağını ileri sürüyorlardı (Okishio, 1961). KODE yasasının bu eleştiricileri, daha geleneksel Marksist değerlendirme­ lerden, hem ekonomik bütünlüğü betimleme şekilleriyle, hem de tekil ka­ pitalisti önceden belirlenmiş, rasyonel ve optimize edici bir özne olarak kav­ ramsallaştırma tarzlarıyla ayrılıyorlardı. Diğerleri, başta Shaikh (1978), ka­ pitalistin teknik seçimine dair “rasyonel” kararlar verdiğini, ama bu karar­ ların optimize edici kararlar (yani, statik, tam rekabetçi bir ortamda ekono­ mik öznelerin verdiği kararlar) olmadığını, en iyi ihtimalle, rekabetçi karar­ lar (yani, dinamik, belirsiz ve kusursuz olmayan bir ortamda bulunan eko­ nomik öznelerin geçici kararları) olduğunu ileri sürüyordu. Bu tür rekabetçi bir sürecin sonucu, rasyonel eylemlerin tasarlanmamış sonuçlarına açık bir örnek oluşturur: tekil kapitalistlerin “rasyonel” bir biçimde verdikleri karar­ lara rağmen sermayenin genel organik bileşiminde bir artış ve genel kâr ora­ nında bir düşüş.19

Kâr Daralması ve İş Döngüsü Teorileri

Kapitalizmin mantığına dair üçüncü bir teori kümesi, işsizlerden oluşan yedek sanayi ordusunun gel-gitlerini ve bunun işçilerin militanlığı üzerinde­ ki etkilerini izleyerek krizlerin üretilmesinde üretim ilişkilerinin altını çizi­ yordu (Glyn ve Sutcliffe, 1972; Boddy ve Crotty, 1975). Argüman, ekonomik büyüme dönemlerinde sendikaların gücündeki artışın ücretlerin toplumsal hasıladan aldığı payın artışına dönüştüğü ve giderek kâr daralmasına yol aç­tığıydı. Bu eğilime karşı durmak için devlet, kapitalist sınıfın doğrudan etki­ si altında, talebi kısacak -böylece resesyona yol açacak- daraltıcı para ve ma­ liye politikaları benimseyecekti. Devlet iktidarını tasvirleri görece araçsalcı olmakla birlikte, bu tür tahlillerin politik sonuçları kapitalizme karşı müca­delede işçi sınıfının birliğini ve militanlığını kilit konuma yerleştiriyordu.

Birikim ve Kurumlar: Kapitalizmin Dönemleştirilmesi

1980’ler boyunca iki yenilikçi düşünce okulu kapitalist kriz yönündeki eğilimlerin genel açıklamalarının ötesine geçmeye ve kapitalist birikimin uzun çevrimlerinin açıklanmasında payı olan spesifik kurumlara bakmaya çalışıyordu. Düzenleme Teorisi (bundan sonra DT) Fransa’da ortaya çıktı, Birikimin Toplumsal Yapıları Yaklaşımı (BTYY) ise ABD’de geliştirildi (20). DT sermaye birikimi sürecinin yapısal boyutlarını vurgularken BTYY iktidar ilişkilerini öne çıkarıyor ve sınıf mücadelesini kapitalizmin krizlerinin tetikleyicisi olarak tanımlıyordu.
Bu farklar en açık bir biçimde her birinin savaş sonrası ABD’ye dair tah­ lillerinde görülüyordu. Kapitalist büyümenin Altın Çağı’nda (1940’ların or­ talarından 1960’ların ortalarına kadar) birikim sürecini ortaya çıkaran ve istikrara kavuşturan kilit kurumlan saptamada büyük ölçüde görüş birli­ ği içindeydi bu iki yaklaşım: barışçı sermaye-emek ilişkileri, refah devleti, Keynezyen genişlemeci makro-politika ve ABD hegemonyası. Buna karşılık bu kuramların istikrar yaratıcı misyonlarını nasıl yerine getirdiklerine dair açıklamalarında birbirlerinden ayrılıyorlardı. DT bunların üretkenliğin gö­ reli olarak hızlı yükselişine ayak uyduracak ücret artışlarına olanak tanıya­ rak KODE’ye karşı etki yarattıklarını düşünüyordu. BTYY’ye göre ise bu ku­ rumlar sosyo-politik ortamı istikrara kavuşturarak kapitalist yatırımcı için öngörülebilir ve güvenli bir ortam yaratmışlardı. “Özne” boyutu üzerinde­ ki vurguları, sonunda, BTYY’nin savunucularını İkinci Dünya Savaşı sonra­ sı toplumsal sözleşmesinin iflasını, politik ve toplumsal direnişin (işçi mili­ tanlığı, medeni haklar hareketi, Üçüncü Dünya kurtuluş hareketleri vs.) bir sonucu olarak tahlil etmeye götürüyordu. Diğer taraftan DT, kapitalizmin Altın Çağı’nın bitişinden hem üretkenlikteki hem de kâr oranındaki düşü­ şün sorumlu olduğunu saptayarak üretici güçlerin ve orantısızlık sorunları­ nın altını çiziyordu.
Savaş sonrası Fordizmi’nin yerini alan kurumsal düzenlemelerin gerçek doğası hakında hâlâ bir fikir birliği olmasa da esnek uzmanlaşma fikri (Piore ve Sabel, 1984) dikkate değer bir yaygınlık kazanmıştır. Bu kavrama göre Fordizm’i karakterize eden kitle üretimi ve kitle tüketiminin yerini 1970’lerde ve 1980’lerde, (bilgisayara ve bilgi teknolojilerine yaslanan) küçük öl­çekli üretimle, özelleşmiş ve farklılaşmış tüketim modellerinin bir bileşimi almıştı. Ancak, Julie Graham’ın (1991) keskin bir biçimde iddia ettiği gibi, kurumsal özgüllüğe yönelttikleri dikkate rağmen, kapitalist birikim süre­ cinin istikrarına dair yaptıkları vurguyla hem DT hem de BTYY kapitaliz­ min ve çağdaş toplumsal formasyonların çelişkilerine dair özgül sınıf tahlil­ leri geliştirmeyi ihmal etmiş oldular. Örneğin, Alain Lipietz’in (1987a) yeni bir post-Fordist sınıf uzlaşması doğrultusunda ilerici bir hedefi ileri sürme­si, “kapitalizm”i rakipsiz görme ve sınıf ilişkilerini değiştirme ihtiyacını göz önüne almaktan vazgeçme eğilimi gösteriyordu (Graham, 1991: 48-49).

Bir Parantez: Sömürgecilik ve Emperyalizm

Marx’a göre sömürgecilik, ucuz ham madde temin etmek için politik- militarist yöntemler kullanma olarak tarif edilebilir.21 Bu yöntemler sömür­ geci uluslarda üretim maliyetlerini düşürür ve diğerleri karşısında rekabet avantajı sağlar.22Daha ucuz tüketim mallarına erişim de, sömürgeci uluslar­ da emek gücünün değerini, işçilerin tüketim araçlarına erişimini tehlikeye sokmaksızın düşürme etkisine sahiptir.
Sömürgeler aynı zamanda, merkezde üretilen kapitalist metalar için bir pazar işlevi görür ve böylece orantısızlık krizini düzenlemeye yardımcı olur. Nihayet, finans-kapitalin bakış açısından, sömürgeler sömürgeci ulusun fi­ nansörlerinin, yalnızca sömürgelerin yerli sanayi kapitalistlerine değil, aynı zamanda öbür kapitalist olmayan sınıf süreçlerinin (örn. köleci, feodal ve bağımsız) öznelerine de rekabet korkusu duymadan kredi verebildiği nüfuz alanları olarak işlev görebilirler. Ancak, yukarıda tanımlanan süreçlerin hiç­ birisi, doğrudan Marksist anlamda sömürgecinin sömürgeyi “sömürmesini” içermez. Yine de, bu süreçlerin tamamı “merkezdeki” kapitalist artık değer elde etme formunun varlığı için gerekli koşulları yaratır (Ruccio vd., 1990).
Buna karşılık emperyalizm, sermaye devrelerinin sömürge topraklarına çok daha yoğun bir eklemlenişini içerir. Emperyalizmin ayırt edici özellikle­ rinden birisi emperyal merkezlerden sömürgelere doğrudan yatırım akışıdır. Doğrudan yatırım aracılığıyla ve hammaddelere ve daha ucuz emek-gücüne doğrudan erişimin güvenceye alınmasıyla emperyalist ulusların sanayi ka­ pitalistleri sömürgelerin işçilerini “sömürmeye” başlamışlardır. Bu, az evvel tarif ettiğimiz, kapitalizmin sömürgeci tarzda uluslararasılaşmasından farklı formda bir uluslararasılaşmadır. Üstelik, bu doğrudan yatırımın iki başka ta­mamlayıcı etkisi daha vardır. Birincisi, yerli halkların proleterleşmesi tüccar sermayesine artık değerin gerçekleşmesi için yeni pazarlar yaratır. İkincisi, kapitalizmin kuramlarının sömürgelere girmesi, emperyal ulusların finan­sörleri tarafından kârlı bir biçimde finanse edilecek olan altyapıların (demir­ yolları, okullar, barajlar, elektrik sistemleri, vs.) inşasını gerektirir.
Fakat, Marksist emperyalizm kavramının, dünyanın tek bir küresel kapi­talist toplumsal formasyona dönüşmekte olduğunu söylediği biçiminde bir yorum hatalı olur. Daha ziyade, kapitalist ve kapitalist olmayan sınıf sü­ reçleri arasında daima bir karşılaşmayı barındıran çelişik bir süreç söz ko­nusudur. Ernesto Laclau (1977) bu karşılaşmanın şartlarını Andre Gunder Frank’ın Latin Amerika tahliline yöneltilmiş keskin bir eleştiride aydınlat­mıştır. Gunder Frank (1972) ve diğerlerine göre Latin Amerika toplumsal formasyonları, dünya pazarıyla bütünleşmeleri dolayısıyla zaten kapitalist­ ti. Laclau bu tür tezlere, tartışmaya dolaşım ve üretim alanları arasındaki Marksist ayrımı sokarak karşı çıkacaktı. Laclau’ya göre, kapitalist üretim ilişkilerini sadece meta mübadelesinin varlığından çıkarsamak hatalı olur. Onun açısından, Latin Amerika toplumsal formasyonlarını feodal ve kapi­ talist üretim ilişkilerinin eklemlenmesi olarak ifade etmek daha doğrudur. Aslnda, kapitalist biçimler, kapitalist olmayan biçimlerle bir arada bulun­ makla kalmaz, onları besleyebilir de (Ruccio vd., 1990).
Emperyalizmin emperyal ulusların işçi sınıflarının politik bilinci üzerin­ de etkisi de Marksist teorisyenlerin sürekli üzerinde durdukları bir mesele oldu (Lenin, 1973 [1917]: 118-131; Dobb, 1945 [1940]: 259-269). Özel ola­rak da, emperyalist politikaların gerçek ücretlerde yukarı yönlü bir eğilime rağmen sömürü oranını artırmak için gerekli şartları yaratabileceği ileri sü­rülüyordu.23Reformizm ve oportünizmi besleyen politik bir kültür olan sendikalizmle sınırlı bilinç bu yüzden kısmen, sömürgelerden emperyalist mer­keze artık akışından besleniyordu.
Emperyalizmin günümüz kapitalizminin tahlili bakımından geçerli bir kavram olmaya devam edip etmediği tartışmaya açıktır. Michael Hardt ve Antonio Negri (2000) son dönemde, ulusötesi şirketlerin faaliyetlerinin çer­ çevesini çizen, onları düzenleyen, koruyan, destekleyen ve onlara yol gös­teren uluslararası kuruluşlardan (Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü, vs.) oluşan yeni bir ağı tanımlamak için İmparatorluk nosyonunu ortaya attılar. Son dönemdeki gelişmeleri açıklamada bu tür ça­baların değeri ne olursa olsun (24), günümüz dünya ekonomisinde, farklı politik ve kültürel biçimler altında da olsa, sömürgecilik ve emperyalizmi tamamlayan bütün ekonomik süreçlerin bugün de mevcut olduğu da ileri sü­rülebilir (Ruccio, 2003).

Kapitalizmin Ötesindeki Marksizm

Bu bölümde, “kapitalizm” ile “ekonomiyi” olduğu gibi eşitlemenin cazibe­ sine direnmenin olabilirliğini ve gerekliliğini tartışmak istiyoruz. Ekonomi, münhasıran değilse bile esas olarak kapitalist nitelemesiyle teorileştirildiğinde, sosyalist strateji de yalnızca anti-kapitalist olarak tanımlanmaktadır. Sınıfsal dönüşüm de dahil olmak üzere diğer olası toplumsal dönüşüm stra­tejilerinin önünü kestiği için bunu kusurlu buluyoruz. Aşağıda, toplumlarımızı kapitalizmin ötesine taşıyabilecek sınıfsal dönüşüm stratejilerinin ge­rekliliğini ve geçerliliğini ortaya koyduktan sonra Marksist sınıf tahlili pers­ pektifinden, küreselleşme karşıtı hareketleri eleştirel bir biçimde ele alaca­ğız.

Kapitalizm-Olmayanı Haritalamak

Üçüncü Dünya olarak anılan ülkeler bağlamında, kapitalist ve kapitalist olmayan sınıf yapılarını teorileştirmek görece daha kolay olabilir. Buna kar­şılık, Kuzey’deki sanayileşmiş toplumsal formasyonlar bağlamında kapita­ lizm olmayanın hüküm sürdüğünü ileri sürmek daha zor olabilir. Yine de, üç araştırma alanı bu savı destekler bollukta kanıtlar sunmaktadır.
Evvela, son dönemdeki Marksist-feminist tahliller haneyi, artık emeğin icra edildiği bir ekonomik faaliyet alanı olarak vurgulamaktadır (Kuhn ve Wolpe, 1978; Folbre, 1982: Fraad vd., 1994; Gibson-Graham, 1996). Bu tah­ liller özellikle, hane bağlamında artığın üretimi, mülk edinilmesi ve bölüşümünün, feodal veya bağımsız (tek ebeveyn), hatta bazı durumlarda komünal olarak teorileştirilebileceğini, ikna edici bir biçimde ileri sürmektedirler (Fraad vd., 1994; Gibson-Graham, 1996). İkincisi, son yıllarda, kendi hesa­bına çalışma, ev hizmetleri ve seks endüstrisi üzerine bir dizi sınıf analitik çalışma, “enformel sektör”de kayda değer düzeyde ekonomik farklılık sap­ tamıştır; bu, sermaye birikim modeliyle kâfi derecede açıklanamayacak bir ekonomik olgudur (bkz. Gibson-Graham vd. tarafından derlenen kitaba çe­ şitli katkılar, 2000). Ve nihayet, “yerel topluluklar” gibi geleneksel olmayan ekonomik sahalarla ilgili bazı tahliller, “ekonomi”nin bir parçası sayılmasa­lar da, komünal emek süreçleri aracılığıyla halkın yerel ihtiyaçlarının temi­nine katkıda bulunan bu sahaların ekonomilerimizin tamamlayıcı bir parça­sı olarak görülmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir (Community Economies Collective, 2001).
Bu yüzden kapitalizm toplumsal formasyonla eş kapsamlı olamaz. Yerel bir birim, bir bölge veya bir ulus-devlet, ya da dünyanın tamamı olsun, top­ lumsal bir formasyon, birden çok sınıf yapısının eklemlenme alanıdır. Bu yalın anlayış, sınıfsal dönüşüm için yeni stratejiler önerme olanakları bakı­mından yepyeni bir alan açmaktadır. Dünya ekonomisinin uluslararasılaşması karşısında şu iki farklı sol tepkiyi ele alalım. Bir taraftan, kapitalizmi eleştirenlerin bazıları, tam istihdamı ve refah devletinin yeniden canlandı­rılmasını güvenceye alacak genişlemeci makro-politikalar talep etmektedir­ ler. Diğer taraftan bazı Marksistler, kapitalizmin tek seçenek olduğunu ka­bul etme anlamım barındıran bu tür stratejilere uzak durmaya başlamışlar­ dır (Gibson-Graham, 2006). Örneğin, sanayisizleşme, işten atılan işçiler ve terk edilmiş yerleşim birimleri açısından ne kadar sancılı olursa olsun, aynı zamanda, kapitalizmle bağlarını koparmak isteyen başkaları için özdeşleşilebilecek somut noktalar teşkil edebilecek, komünal, sömürücü olmayan mülk edinme biçimleri oluşturmak ve deneyimlemek için bir fırsat olabilir.

Küreselleşme Karşıtı Hareketlerin SınıfTemelli Bir Tahliline Doğru

Yine de kapitalizmi aşan toplumsal dönüşüm stratejilerine doğru bu ka­yış, dilediğimiz kadar yaygın değildir. Özellikle, küreselleşme karşıtı denen hareketler, enerjilerini kapitalizm olmayanları tasavvur etmek ve hayata ge­çirmek yolunda harcamak yerine gündemlerini kapitalizmin çeşitli eleşti­rilerine odaklama eğiliminde olagelmişlerdir. Kimileri metalaşmanın ya­ yılmasını kapitalizmin yayılmasına eşitlemektedir. Kimileri sorunun kapi­talizmin kendisinde değil, küreselleşmedeki demokrasi eksikliğinde oldu­ ğunu ileri sürmektedir. Kimileri ise küreselleşme ile çokuluslu şirketlerin yeni akışkanlığının beraberce Kuzey’de sendikaların gücünün altını oyar­ ken Güney’in işçilerinin ucuz emekgücünü acıklı merdiven altı koşulların­ da kullandığını söylemektedir.
Bir kere, kapitalizm meta mübadelesine eşitlenemez. Meta mübadele­si kendi başına kapitalist sınıf ilişkilerinden daha gerilere uzanır. Bu, meta mübadelesinin (bir dolaşım tarzı) kapitalist sınıf ilişkilerine (bir üretim tar­zı) eklemlenmesinin yıkıcı etkilerini inkâr etmek demek değildir. Şüphesiz, anti-kapitalist hareketlerin metalaşmanın toplumsal, ekonomik, ekolojik ve kültürel olarak “çürütücü” etkileriyle savaşmaları gerekir. Ancak kapita­lizmle metalaşma arasındaki kavramsal ayrımda ısrar etmek, üretim alanına ait mülahazaları da içine alacak şekilde tahlilin kapsamını genişletir (Kozel, 2006).
Benzer şekilde, küreselleşmenin demokrasi eksikliğini temel sorun olarak vurgulayanları eleştirmek, dünya ekonomisinin kurumsal mekanizmaları­nı ve demokratik yönetişimini (IMF, Dünya Bankası, DTÛ, vs.) genişletme­ nin yakıcı bir gereklilik olmadığı anlamına gelmez. Bu yaklaşımların eleşti­ri karşısında savunmasız olmalarının tek sebebi, tartışmayı düzenleme tarz­larının, kapitalist sınıf ilişkileriyle küreselleşme arasındaki bağları görme­yi olanaksız kılmasıdır. Özellikle, demokratikleşmenin önündeki kilit en­gellerden birisini, yani kapitalist şirketlerin sömürücü ve demokratik olma­ yan doğasının yeniden üretiminden sorumlu olan (zaman zaman “ulusötesi sınıflar” olarak tanımlanan) toplumsal grupların, uluslararası ekonomik yönetişim kurumlarının herhangi bir şekilde ciddi anlamda demokratikleş­ mesini engellemeleri olasılığını ihmal etmektedirler (Wolff, 2000; Odekom, 2006).
Sınıf tahlili, merdiven altı karşıtı hareket konusunda da eleştirel kavra­yışlar edinmemize yardımcı olur. Sömürüyü Batı-dışı dünyadaki feci istih­dam pratiklerine eşitlemekle merdiven altı yazını Batı’daki çalışma ortamı­ nın “insaflı”, “adil”, “insancıl” ve nihayet “sömürücü olmayan” gibi bir tas­virine haddinden fazla kredi vermiştir. Sınıf tahlili ve bu tahlilin mülk edin­me anına odaklanması, dünyanın “en medeni ve ileri” parçasının orta ye­rinde bugün yaşanmakta olan yaygın sömürüyü görünür kılarak bizi bir tür “Oryantalist sömürü anlayışı”na (Erçel, 2006) karşı uyarmaktadır.
Burada kaçırılmaması gereken nokta kapitalizmin, üretim ve dolaşım alanlarının özel bir eklemlenişi olmasıdır. Bu görüş açısından küreselleşme karşıtı hareketin farklı kollarının sermaye devresinin farklı bileşenlerine iti­raz ettikleri görülebilir. Örneğin, metalaşmayı eleştirenler, dolaşım alanına ve tüketim anına odaklanırken, dünya ekonomik yönetişiminin uluslarara­sı kuramlarındaki (IMF, Dünya Bankası, DTÖ) demokrasi eksikliğine itiraz edenler, sermaye devresinin finans ve ticaret ile ilgili boyutlarına odaklan­ maktadır. Sermaye devresi konusundaki kavramsal aygıt, anti-kapitalist ha­reketlerin tüm farklı kollarının, hiçbirisini daha temel, daha önemli görmek­ sizin, tutarlı bir çerçeve içinde kavranmalarına olanak tanımaktadır. Sınıf tahlili çerçevesine sahip olmamakla birlikte Hardt ve Negri’nin İmparatorluk’u (2000) bir dizi ilginç solcu taleple sonlanır: küresel vatan­ daşlık hakkı, sosyal ücret hakkı ve üretim araçlarını yeniden mülk edinme hakkı. Örneğin, kapitalizmden kopuş amacında olanlar için sosyal ücretin (çalışma ile ilişiği kesilmiş bir asgari gelir programı) yürürlüğe girmesi, komünal üretim biçimleri ile deneyler yapma imkânını sağlayabilir. Şüphesiz sınıfsal dönüşüm projeleri kendi başlarına komünal mülk edinme biçimleri­nin hegemonyasının tesisini garanti etmez. Yine de, birikim teorisinin pers­pektifinden görülememiş yeni yollar sunmaktadır.

Sonuç: Teoriler ve Stratejiler

Marksistler teorik pratikle politik stratejiler arasındaki diyalektik ilişki­nin uzun zamandan beri farkındalar. Bu makalede farklı Marksist kapita­lizm teorilerinin politik sonuçlarını ele almaya çalıştık. Özellikle de, eko­nomiyi teorileştirme şekillerimizin toplumsal dönüşüm için politik strateji­ler belirleme şekillerimizi etkilediğini ileri sürdük. Örneğin, birikimci teo­rilerin kapitalizmin başıbozukluğunu ve kriz eğilimlerini vurgulama şekli­ni ele alalım. Bu tür tahlillerin önemli sonuçlarından birisi, kapitalist şirket­ ler bünyesinde ve onlara karşı mücadeleyi savunmak olmuştur. Birikim, sö­ mürgecilik ve emperyalizm rejimlerine dair çeşitli tahliller (kapitalist) dev­letin koordine edici ve düzenleyici rolünü ön plana çıkarmıştır. Bu yüzden bu tahliller sosyalistleri devleti toplumsal dönüşüm mücadelelerinin bir sa­hası olarak görmeye zorlamıştır. Buna karşılık, sınıf tahlilleri, yalnızca günü­müz toplumsal formasyonları bünyesindeki sömürü ve tahakküm biçimleri­ nin çokluğunu değil, -komünizmin inşasına başlamak için kapitalizmin ni­hai çöküşünü veya kapitalist devletin topyekûn alaşağı edilmesini beklemek yerine- bugünden komünal (hatta belki de bağımsız) sınıf yapılarını ve de­mokratik yönetişim formlarını tahayyül ederek hayata geçirmenin olanaklılığını da vurguluyor.
Yine de, bugünün görevi, bu farklı stratejileri birbirlerini dışlar şekilde kavramsallaştırmaktan ziyade, bunlar arasında arabuluculuk yapan bir sos­yalist proje şemsiyesini oluşturmaktır. Gerçekten de, etraflı bir yeniden dü­şünme, Marksist politik ekonominin zengin geleneğine ait çeşitli stratejile­rin uzun vadeli hedeflere uygun bir biçimde birbirine bağlanmasını gerekti­ riyor. Bu bağlamda, sınıfsal dönüştürme stratejilerini, sosyalist özgürleşme stratejilerinin oluşturduğu gökkuşağının ayrılmaz bileşenleri olarak tanıyıp kucaklamanın her zamankinden daha acil olduğuna inanıyoruz.

About Ferruh Erkem

Check Also

ENGELS VE MARX: ORTAK ESER VE TEORİ KİMİN EMEĞİDİR?-Doğan Göçmen

(Tartışma ve talep üzerine geliştirilmiş ve ayrıntılı kaynakça eklenmiştir/işlenmiştir.) Engels erken 20’li yaşlarından itibaren son …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com