Uygarlıkların Batışı-Amin Maalouf

2

Pek bilinmeyen bir Arap şairin, XI. yüzyılda İspanya’nın Denia kentinde doğmuş Ebü’s-Salt Ümeyye b. el-Endelüsı’nin, katlanmış bir not kağıdına yazdığım şu sözlerini hiç yanımdan ayırmam:

Balçıktan yapılmışsam

Tekmil dünya yurdumdur benim

Tekmil mahlukat da yakınlarım.

Zaten atalarımın uygarlığının bambaşka bir çehresini görmek için geçmişte bu kadar geriye gitmeye de gerek yok. Bugün gözlerimizin önüne serilen iğrençlik gözüktüğünden daha yakın tarihlidir. Ben bile farklı bir gerçekliği tanıma fırsatı buldum. Ama günümüzde bundan bahsettiğim zaman, çevremde bir rahatsızlık, sabırsızlık ve inanmazlık duygusunun yükseldiğini hissediyorum.

Bu da beni çok şaşırtmıyor. Bir felaket gerçekten cereyan etti­ ğinde, aslında kaçınılabilir olduğu asla ispat edilemez. İnsan buna bizzat ikna olsa bile…Ve ben buna ikna oldum.Gençliğim dünyanın bu kısmında geçti ve o zamandan beri de orayı gözlemlemeye hiç ara vermedim. Benim neslimin talihsiz ayrıcalığı Dr. Jekyll’ın yavaş yavaş Mr. Hyde’a dönüşmesine tanıklık etmesiydi; çağının normları­na pek uzak olmayan, çağdaşlarının tüm düşlerini, tüm iddialarını ve tüm hayallerini paylaşan çok geniş bir halklar topluluğunun yabani, öfkeli, tehditkar, umutsuz kalabalıklara dönüşmesinden söz ediyorum.

O “normallik” hali bugün unutulmuş durumda. Hatta birçok kişi böyle bir şeyin bir zamanlar gerçekten var olduğuna bile inanmakta güçlük çekiyor, çünkü Araplara ve İslam’a ilişkin her şeye sanki bir başka galaksiden gelmiş gibi bakmaya alışmışlar. Bu nedenle, insanlığın XX. yüzyılda Marksizm ile hasımları arasında tanık ol­duğu ideolojik kırılmanın, dünyanın geri kalanında olduğu gibi Arap-Müslüman dünyada da geçerli olduğunu onlara hatırlatmakta yarar var.

Sudan, Yemen, Irak veya Suriye gibi ülkeler, komünist eğilimli büyük siyasal yapılar barındırıyorlardı. Gazze şeridi de, Müslüman Kardeşler’in Filistin şubesi olan Hamas’ın kalesi halinde gelmeden önce, doksanlı yıllara kadar marksist-leninist olduğunu söyleyen bir örgütün elindeydi.

Endonezya örneği bu bakımdan daha da anlamlıdır. Günümüzde ne zaman Endonezya’dan bahsedilse, dünyanın en büyük Müslüman ulusu olduğu vurgulanır. Benim yeni yetmeliğimde ise Endonezya başka bir özelliğiyle, dünyanın Çin ve Sovyetler Birliği’ndekilerden sonra en büyük komünist partisini barındırmasıyla tanınırdı; en kuvvetli zamanında yaklaşık üç milyon üyesi vardı, yani en yakın “rakibi” İtalyan Komünist Partisi’nden biraz daha kalabalıktı.

Burada komünist hareketi övmeye çalışmıyorum. Bu hareket tüm insanlık için muazzam umutlar uyandırdı, sonra da onlara ihanet etti. Değerli insanları, en cömert ideallerin taşıyıcılarını ör­gütleyip seferber etti, sonra da onları çıkmaza sürükledi. Yolundan öyle saptı ki iflası da büyük bir felaket yarattı ve dünyanın bugün tanık olduğumuz çöküntüye doğru kaymasını kolaylaştırdı.

Bu yakın geçmişi hatırlatırken kullandığım üslupta her şeye karşın biraz nostalji tınısı varsa, bunun nedeni, büyük çoğunluğu Müslüman olan çok sayıda ulus içinde yirmili yıllar ile seksenli yılların sonu arasında marksizm gibi laiklikten asla vazgeçmeyen bir ideolojinin varlığının bana bugün anlamlı ve yok olmasına hayıflanılabilecek bir gösterge olarak görünmesidir.

Tamamen siyasal yanın dışında, XX. yüzyılın önemli bir bölü­münde hakim olan ve benim de Beyrut’ta bizzat gördüğüm ente­lektüel ve kültürel atmosferi de hatırlamakta yarar var. Örneğin Hartum Üniversitesi’nde, Musul’un bahçelerinde veya Halep kah­velerinde erkek ve kız üniversite öğrencileri arasında yaşanmış ola­bilecek tartışmaları düşünüyorum; bu gençlerin ellerinden düşür­medikleri Gramsci’nin kitaplarını, oynadıkları veya alkışladıkları Bertolt Brecht piyeslerini, Nazım Hikmet veya Paul Eluard şiirlerini, içlerini kıpır kıpır yapan devrimci şarkıları, tepki verdikleri olayları -Vietnam Savaşı, Lumumba’nın öldürülmesi, Mandela’nın hapse atılması, Gagarin’in uzay yolculuğu veya “Che”nin ölümü- düşü­nüyorum. Ve bütün bunlardan da fazla, Afgan ya da Yemenli kız öğrencilerin altmışlı yılların fotoğraflarında hala ışıldayan gülüm­semelerini derin bir nostaljiyle düşünüyorum. Sonra bugün aynı yerlerde, aynı sokaklarda, aynı amfiteatrlarda dolaşanların küçü­cük, kasvetli, hüzünlü ve çelimsiz evreniyle karşılaştırıyorum…

Üzüntümün birkaç nedeni daha var; bunları sık sık düşünsem de normalde pek bahsetmem.

Doğduğum bölgenin son yüz yıllık tarihini aklımdan geçirdi­ğimde, marksist esinli siyasal hareketlerin Müslümanları, Yahudi­leri ve çeşitli mezheplerden Hıristiyanları bir süreliğine yan yana getirebilen yegane hareketler olduklarını görüyorum. Doğrudur, çoğu ülkede bu hareketlerin etkisi sınırlıydı. Ama yine de birkaç çarpıcı istisna çıktı.

Özellikle de “Yoldaş Fahd” diye anılan kişi aklıma geliyor. 190l’de Bağdat’ta Süryani bir ailede doğmuş, bir Amerikan mis­yoner okulunda eğitim görmüş, sonra marksizmi keşfetmiş ve top­lumsal mücadelelere katılmıştı. Öyle bir kişisel etkileme gücüne ve teşkilatçılık kabiliyetine sahipti ki sadece genç Irak Komünist Partisi’nin tartışılmaz lideri olmakla kalmadı, ülkenin, tüm dinler ve mezhepler dahil olmak üzere, en popüler şahsiyetlerinden biri haline geldi. Yetkililer onu zindana atmaya karar verdiler. Ama ce­zaevinden hala genel grevler ve kitle gösterileri tertipleyebiliyordu. O zaman ondan tamamen kurtulmanın iyi olacağına hükmettiler. “Yabancı ülkelerle ilişkiler”, “yıkıcı faaliyetler” ve “silahlı kuvvetler içinde komünizm propagandası” suçlamalarıyla idama mahkum edildi ve Şubat 1949’da bir meydanda asıldı.

Söylendiğine göre, tüm ülke mateme gömüldü. Yoldaşlarını kimse teselli edemiyordu ve binlerce militan intikam yemini etti. Hatta dokuz yıl sonra Irak krallığı devrildiği gün, göstericilerin onun ölümünden sorumlu tuttukları kişileri saraydan “Yoldaş Fahd”ın idam edildiği yere kadar sürükleyip, onlara da aynı kade­ri yaşattıkları anlatılır.

Bu hikayeyi, bugün ne bu ülkede ne de bölgenin geri kalanında Süryani Hıristiyanlar gibi küçük bir cemaate mensup birini başına geçirebilecek bir tek siyasal hareket bile kalmadığına işaret etmek için anlattım. Bugün bir Iraklının herhangi bir rol oynayabilmesi için, mutlaka ulusun üç ana bileşeninin -Şiiler, Sünniler veya Kürt­ler- birinden olması gerekiyor. Zaten bu üç topluluğun üçünde de örgütlü tek bir parti bile kalmadı artık…

Süryaniler veya Keldanilere gelince, atalarının binlerce yıldır yaşadıkları Mezopotamya’dan ayrılıp ABD, Kanada, İsveç ve başka yerlere sığınmak zorunda kaldılar. Daha dün, gözlerimizin önünde ve bu yüzyılın ayırt edici özelliği olan sulu gözlü bir umursamazlık içinde köklerinden koparıldılar.

•••

“Yoldaş Fahd” örneği beni uzun süredir meşgul eden, son yıllarda cemaatçiliğin yükselişiyle birlikte önem kazanan ve yeteri kadar söz edilmeyen bir soruna değinmemi gerekli kılıyor.

Komünizmin tarihinde başından itibaren kurucular, onların devamcıları ve aleyhinde olanlar tarafından bilinçli veya bilinçsiz olarak yayılan, muazzam bir alt metin bulunup bulunmadığını sık sık merak etmişimdir; bu alt metin şöyle ifade edilebilir: Marx sadece proleterlere değil, aynı zamanda azınlıklara, mensup ol­dukları kabul edilen ulusla tam olarak özdeşleşemeyen herkese kurtuluş vaat etmişti. Her halükarda pek çok kişi onun mesajını böyle anlamıştı.

Irak Komünist Partisi’nin tarihsel liderinin Hıristiyan, Suriye Komünist Partisi’nin tarihsel liderinin de Kürt olması bir rastlantı değildi. Rusya, Almanya, Polonya, Romanya ve birçok ülkeden onca Yahudi’nin harekete coşkuyla katılması rastlantı değildi. İs­rail devleti kurulduğunda, orada kalan Arapların kitlesel olarak Komünist Parti bayrağı altında toplanmaları da rastlantı değildi: Arap kimliklerine ihanet etme duygusuna kapılmadan, Yahudi yurttaşlarla eşit şekilde siyasal yaşama katılmalarını sağlayan tek siyasal yapı oydu. Pek çok ülkede hakim dine veya çoğunluktaki etnisiteye mensup olmayanlar genellikle dışlanır veya en azından kenarda bırakılırlar; siyasal faaliyete katılmak isterlerse, daha büyük cemaatlere mensup hemşerileriyie kendilerini eşit hissedebilecek­leri bir alan bulmaları gerekir.

Doğu Avrupa’da veya dünyanın birçok başka bölgesinde olduğu gibi, Doğu Akdeniz’de de marksist esinli hareketler uzun süre bu rolü üstlendiler. Bu hareketlerde çeşitli dinlerden ve kökenlerden erkeklere -ve kadınlara- rastlanıyordu; sınıf aidiyetini öne çıka­ran, bu nedenle de azınlık statüsü engelini örten bir öğreti hepsini cezbediyordu. Dar aidiyetlerini aşıp “bütün ülkelerin proleterleri­ni”, yani bütün insanlığı kucaklayan, uçsuz bucaksız bir kimliğe sıçramak, onlar için bundan daha güzel ne olabilirdi? Bu zihniyet hali, ona eşlik eden siyasal fikirlerden bağımsız olarak, tartışılmaz bir ilerlemeyi temsil ediyordu ve bu sadece militanlar için geçerli değildi; kendi cemaatlerinin üzerine çıkarak, cemaat mantığının yükünden kurtuluyorlar, onlarla birlikte tüm toplum da bu man­tıktan biraz kurtulmuş oluyordu.

Şurası aşikar ki harekete katılmalarının gizli nedenleri bu şekilde açıklansa, herhalde pek çoğu öfkelenirdi. Onların bakış açısına göre, sadece baskıya, yabancılaşmaya, insanın insan tarafından sömürülmesine isyan ediyorlardı. İşçi sınıfına desteklerinden veya sınıf bilincinden söz ediyorlar, hatta bazıları belli bir gururla içinden çık­ tıkları burjuvaziye “ihanet” ettiklerini anlatıyordu. Dinsel veya etnik aidiyetlerinin mücadelelerinde bir rolü olduğunu zor kabul ederlerdi.

Ben de kısa süre bu topluluk içinde yer aldım. O kadar kısa ki bu konuya birkaç satırdan fazla ayırmak kendini beğenmişlik olur. Harekete on sekiz buçuk yaşımda katılıp on dokuz buçuk yaşımda ayrıldım. Bende militan ya da hareket mensubu mizacı olmadığını çok çabuk anladım. Ayaklarımın ucuna basa basa, kavgasız, gürültü­süz, bir terslik yaşanmadan uzaklaştım. Orada kalan arkadaşlarımla aramı hiç bozmadım ama onların inançlarından sadece benim eski kanaatlerimle buluşanları, yani hiçbir insanın renginden, dininden, dilinden, milliyetinden, cinsel kimliği veya toplumsal kökeninden dolayı ayrımcılığa uğramayacağı bir dünyaya inananları korudum.

Belki de bu tür -evrenselci veya sadece uzlaşmacı- kanaatler küçük bir ülkeye ve küçücük bir cemaate aidiyetimden dolayı içim­ de kök salmıştı; benimki gibi bir profili olanlar bazı ortamlarda serpilip gelişirler, bazılarında ise yıkıma doğru giderler. Gerçi bu­radan hareketle, böyle bir zihniyet halinin azınlıklarda doğal olarak ortaya çıktığı sonucuna varamam. Azınlıkların en doğal tepkisi, dar topluluk aidiyetlerini (partikülarizm) beyan edip onun içine kapanmaktır, onu aşmaya çalışmak değil… Bu hep böyle olmuştur ve bu yüzyılda daha da fazla olmaya devam etmektedir.

Nostaljiden ve pişmanlıklardan söz ettim. Bu belirsiz kavramlar biraz daha yakından incelenmeyi hak ediyor. Eğer komünist partiler daha önemli bir rol oynayabilselerdi, Arap veya Müslüman ülkeler daha mı iyi bir gelişim gösterirlerdi? Sanmıyorum, hatta tam aksi kanaatteyim. Bu hareketlerin her iktidara geldiklerinde takındıkları tutuma bakıldığında, mucize beklemektense canavarca sapmalara tanıklık edileceğini varsaymak daha mantıklı olur: Etnik temizlikler, katliamlar ve bir sürü küçük Stalin. Bu açıdan hissedilecek hiçbir pişmanlık veya nostalji yok.

Buna karşılık, asıl hayıflanılacak olan her yurttaşın etnik, dini veya diğer aidiyetleri ne olursa olsun, ulusunun bünyesinde birinci derecede rol oynamasına izin veren tek siyasal alanın kaybolmasıdır.

Marksizm tarafından oluşturulan ve siyasal satrancın sol ka­nadında yer alan bu özgürleştirici alan sağdaki benzer bir alanla ikame edilebilseydi, buna kolayca razı olurdum. Ama edilemedi. Bu özgürleştirici alan tek kelimeyle yok olup gitti. Azınlıklar yeniden paryalara, uzatmaları oynayan kurbanlara dönüştü. Bu yok oluş benim gözümde yeri doldurulmaz bir kayıp, hatta felaketlere gebe bir gerileme oluşturuyor. Hem doğduğum bölge hem de dünyanın geri kalanı için.

Ben de bu azınlıklardan olduğum için, belki de cemaatimi savu­nuyormuş izlenimi veriyorumdur. Ama beni kaygılandıran başka bir şey. İnsanlık tarihi boyunca, azınlıkların kaderi bir ülkenin tüm yurttaşlarını ve toplumsal, siyasal yaşamının tüm cephelerini etkileyen daha geniş bir sorunun göstergesi oldu . Otuzlu ve kırklı yıllarda Nazilerin Yahudilere karşı tavrı, Alman ulusunun bütünü­ ne ölüm ve yıkım getirdi. Azınlıkların ayrımcılığa ve baskıya maruz kaldıkları bir toplumda her şey çürür ve bozulur. Kavramların içi boşalır, anlamlarını yitirirler. Hala seçimlerden, tartışmalardan, akademik özgürlüklerden veya hukuk devletinden söz etmek al­datıcı bir istismara dönüşür.

İnsanlar etnik veya dinsel aidiyetlerine gönderme yapmaksı­zın yurttaşlık haklarını kullanamaz hale geldiklerinde, ulus bü­tünüyle barbarlık yoluna girmiş demektir. Minicik bir cemaatin mensubu tüm ülke ölçeğinde bir rol oynayabildiği sürece, insan ve yurttaş olma niteliği her şeyin önünde geliyor demektir. Bu imkansızlaştığında, yurttaşlık ve onunla birlikte insanlık fikrinde bir arıza çıkmıştır. Bu mesele bugün Doğu Akdeniz’in istisnasız tüm bölgelerinde geçerlidir. Ve değişik derecelerle dünyanın başka bölümlerinde de giderek geçerli hale gelmektedir.

Büyük demokratik gelenekleri olan ülkelerde bile etnik köken­lerine, dinine veya özel aidiyetlerine gönderme yapmadan yurttaş rolünü yerine getirmek zorlaşıyor.

Amerikalı filozof William James bir gün üniversite öğrencilerine verdiği konferansta çok yerinde bir soru sormuştu: Mademki savaş dönemleri duyguları seferber ediyor ve her insanın sunabileceği en iyi şeyleri -arkadaşlık, yardımlaşma, gayret, fedakarlık- sunmasını sağlıyor, uyuşukluktan ve vurdumduymazlıktan sıyrılmak için, bazılarının yaptığı gibi, “iyi bir savaş” mı istemek lazım? Sorunun cevabı, toplumlarımızın bağrında “savaşın manevi bir muadili”ni icat etmek gerektiğiydi; yani erdemlere seslenecek, aynı duyguları harekete geçirecek ama savaşların yol açtığı vahşete yol açmayacak barışçı kavgalar bulmalıyız diyordu. Ben de burada benzer bir göz­lemde bulunmak istiyorum: Belki de bu yüzyılda ihtiyacımız olan, proleter enternasyonalizminin -yol açtığı canavarlıkları dışarıda tutarak- “manevi muadili”dir. Gerçekten de kimlik kaynaklı tüm taşkınlıkların karşısında çağdaşlarımızı tüm siyasal, dinsel, etnik veya kültürel sınırların ötesinde, evrensel değerlerin etrafında kit­lesel olarak harekete geçirebilecek geniş bir hareketin doğduğunu görmek güzel olmaz mı?

Doğduğum bölge bu alanda da örnek olabilir ve ışığını tüm gezegene yayabilirdi ama ne yazık ki sonunda karanlığını yaymaya başladı.

Amin Maoulof-Uygarlıkların Batışı sf.62-69

About Ferruh Erkem

Check Also

YEŞİL DÜZEN

Sermayeyi karşısına almayan anti kapitalizm, ayni zamanda anti komünizmdir. Ucuna komünizmi koymayan hiçbir düzen de …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com