13 Yılın Ardından…

Uzak diyarlarda, devlerin, masalların ülkesinde bir millet yaşarmış. Bu milletin elinden hemen her iş gelirmiş de savaşmak/askeri konularda pek yeteneksizlermiş. Kendi diyarlarında binlerce yıllık geçmişleri, kadim eserleri hatta devletleri olmuş. Gelgelelim günün birinde başka bir devletin “sadık millet”i oluvermişler.

Masal bu ya, elinden her iş gelen, yaşadığı topraklarda kök salan sadık millet günün birinde variyeti ve kültürel / inanışsal farklılığı ile göze batmış. Sadık millet bir anda hain oluvermiş… Savaşta kendi devletine hainlik yapmasın diye “savaştan uzak”, “güvenli bölge”ye gönderilmişler.

 

Bu kadar girizgahtan sonra gelelim asıl meselemize. Tarih kitaplarına hikayeleri yazmak işte bu kadar kolay. Zor olan ise tarihte kalamayan zihniyeti yok etmek. Zor olan bir milletin acılarıyla alay edercesine dalga geçilmesini önlemek.

 

Varsayalım yıllardır Türkiye topraklarındaki tüm etnik/dini gruplara dayatılan “Devlet Tezi” doğru olsun, varsayalım ailelerimizi paramparça eden, içten içe geleceğe dair korku tohumlarını sulayan anıların benzerliği tesadüf olsun. Varsayalım “Der Zor’da bir ot bile yetişmez” diye özetlenen telgrafa rağmen, o çöle sürülen milyonlar devlet eli ile ölüme gönderilmemiş olsun. Varsayalım ki bu milletin coğrafyasının gözbebeği Fırat ile Dicle nehirlerinin yanıbaşında kimse susuzluktan ölmemiş olsun. Yine de dinlemek istemez miydiniz o dönemde yaşananları? Ama, fakat, şey, mey, savaş şartları demeden, millet, din, kültür ayırmadan, yalnız insan olduklarını düşünerek…

Ölenlerle göre milyonlar, ölüme gönderenlere göre onbinler… Sayının önemi var mı? 2007’de İstanbul’un orta yerinde öldürülen 1 kişi, yalnız 1 kişi, yüzyılı geçmiş bu travmanın ciddiyetini hatırlatmadı mı? Bütün dünyanın gözü önünde, gözgöre göre öldürülen Hrant Dink miydi yoksa onun “Türk-Ermeni dostluğu”na olan inancı mı? Öldürülen Ermeni toplumunun, kendi topraklarında güvende yaşadıkları masalıydı. Sorudan bağımsız cevaplar varsa yeni sorular sormak gerekir.

 

Ermeni toplumu, kendi topraklarında 1915’ten sonra (hatta 1908’den sonra) hiç yaşamadılar. Anadolu bir daha hiç kendi toprakları olamadı. Hrant Dink’in memleketinden, Malatya’dan bir masal daha anlatayım madem. Malatya eşrafından Karakızlar’ın (Karagözyanlar’ın) hikayelerinden birini anlatacağım.

Kendi tanımları ile kıyımı yakından yaşamış ve sağ kalabilen son kuşak henüz 1915 travmasını atlatamamışken II. Dünya savaşı patlak verir. Yine devlet tezini yazıp özetleyelim, gayrimüslümlerden varlık vergisi toplanmaya karar verilir. 1908’e kadar varlıkları nedense hiç fazladan bir yük görünmeyen “millet-i sadıka” bu kez de hesabı matematiği aşan bir vergi ile başbaşadır. Ailenin yaşayan en büyük üyesi (evin halası) vergi sözüne inanmayıp ikinci bir yıkımın geldiğini düşünür. Bu kez geri dönme inancını yitirmiş, genç yaşına rağmen gördüğü ve yaşadığı kayıplarla yolun sonunda olduklarını düşünür. Kısa bir sürede, yüzyıllardır, kuşaklardır yaşadıkları topraklardan, anavatandan ve hayattan koparılan yüzlerce akrabası, binlerce hemşehrisi ve milyonlarca ırktaşı ile aynı kaderi paylaşacağına emin, devlet yönetimine öfkelidir. Bilinen her nesli yapı ustası olan ailenin o dönemde hayatta olan Sahak ustası hem maharetiyle hem de üzerinize afiyet rakıya olan düşkünlüğü ile nam salmıştır.Mimarlık – mühendislik eğitimini alan, yapı konusunda uygulamaları yerinde gören herkesin ağzını açık bırakacak meziyetteki ustaya sarhoş demek hoş olmasa da bazıları Sarhoş Sahak derlermiş.

O dönemdeki tüm gayrimüslümler gibi Karakızlar da çaresiz kaderlerini beklemeye başlarlar. Varlığımızın varlığına feda olacağı devletimiz, uygun gördüğü fahişlikteki vergiyi beyan etmek için toplamıştır “millet-i sadıka”yı. Yanlış olmasın valilik görevlisi olarak aktarılan kişi Sahak usta ve ailesinden alınması gereken vergiyi hesaplayacakken “Sarhoş Sahak’ın nesi var ki, çiz üstünü, geri gönder.” der. Anlı şanlı yapı ustası oldu mu sarhoş…

 

Sahak ustadan vergi alınmamış ancak o yaştan sonra (42 yaşında) tekrar askere gitmiştir. Aile çocuklar ve kadınlar ile başbaşa geçim derdine düşer. Ailenin 2. çocuğu Kerop usta o günleri şöyle anlatıyor, “Evde yiyecek hiçbir şey kalmamıştı. Üzerimizdeki kıyafetin neresi yama, neresi gerçek kumaşıydı belli değildi. Ödenmesi gereken bir vergi yoktu ama babamın ikinci kez askere alınması bizlere bakmaya çalışan halam ve annemi çok zorlamıştı.” Anlatırken gözleri donar, uzaklara dalar…

Sözün özü korkutulmuş, sindirilmiş olan “kılıç artığı” Ermeni toplumu o yıkımı ne kalplerinden ne de beyinlerinden atamamıştır. Ama bir vergi çağrısıyla, ama Hrant’ın katliyle bu kabus her an hazırda bekler. Bir insanı geleceğiyle korkutan geçmişi siz nasıl adlandırırsanız adlandırın, ama soykırım deyin, ama yıkım ama tehcir. Siz ne derseniz deyin bu korku, bu ürkeklik değişmeyecektir. Tıpkı Hrant Dink’in güvercin ürkekliği gibi. Daha acısı biz bu topraklarda güvercinlere kıydıklarına defalarca tanık olduk.

About Karin

Check Also

Köşelerden Bir Demet (190)-Cavlı Çulfaz

Üniversiteler kendine özgü /türü kendisiyle sınırlı kurumlardır. Bu kurumların kuşkusuz topluma karşı sorumluluğu vardır, ancak …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com