Sağ Marksizm

Sağ Marksizm ile ilgili bu makale, “20.Yüzyılda Marksizm” adlı kitabın içinden bir bölümdür.

Sosyalist sistemin yıkılıp, kapitalist sistem tarafından ‘tarihin sonu’ ilan edilerek liberalizmin zaferinin ilan edilmesinden bu yana komünist ideolojiden gerek anlatıların sonu adına postmoderizme ve gerekse özne ve sınıf mücadelesi reddiyesiyle ‘devrim teorisini’ rafa kaldırmaya varan bir ideolojik kaçış yaşanıyor. Bu kaçışın tarihsel köklerini anlama açısından marksizm içindeki sağ damarın köklerini bir kez daha hatırlamak ve marksist ideolojiden sosyal demokrasiye doğru ideolojik kaymaya işaret etmek önemli görünüyor.

Sağ Marksizm

Jules Townshend

Görünüşte, “sağ-kanat” Marksistler hakkında, polemik bakımından ye­terince zengin olan Marksist lügatteki lakaplara birkaç tane daha ekleme­nin dışında kayda değer pek az şey söylenebilir: “Dönek” Kautsky, “revizyo­nist” Bernstein ve “kuyrukçu” Menşevikler. Onlara bu lakapların takılma­ sının nedeni, başarılarına duyulan haset değildi. Onlar tarihin kaybeden­leriydi. Lenin’inki gibi bir tarihsel başarıdan mahrum kaldıkları gibi, genç Trotskiy’in, Luxemburg’un ya da Gramsci’nin ataklığından da yoksundular. Nitekim, “kaybedişleri” bile kahramanca olmadı. Fedakârlıklarının, tüfek dipçiğiyle (Luxemburg) ya da buz baltasıyla (Trotskiy) hızlı bir biçimde ya da hapiste yavaş yavaş (Gramsci) ölmek gibi trajik bir boyutu da yoktu. 1920’lerin başlarında sürgüne gitmeyi reddeden sıradan Menşevik kadrola­rın dışında (Broido, 1987), onlar kahramanlık yönü olmayan bir topluluk­tu, çoğu upuzun birer ömür sürdü. Harekete geçirmekten ziyade atalete dü­şüren ihtiyatın kusursuz öğretmenleriydi onlar. Ancak ihtiyat, korkaklıktan olduğu kadar soğukkanlı bir gerçekçilikten de kaynaklanabilir ve devrimci risk alma da, ister yenilgi, ister sol totaliterlik biçiminde olsun, siyasi felake­te yola açabilir. Ve azıcık mantık bile bize, tartışma ve tahlili kışkırtan sebep­ler ile tartışma ve tahlilin gerçek içeriğini birbirinden ayırt etmemiz gerekti­ ğini söyler. Belki de yirmi birinci yüzyıl, sağ Marksistlerin itibarı konusun­ da biraz daha insaflı olacaktır. Marksist gelenek içinde devam eden glasnost tamamlandığında, onların katkısı daha bir hakkıyla teslim edilebilecektir.

Sağ Marksistler, Komünist Manifesto’nun sorunlu mirasıyla başa çıkmaya çalıştılar. Marx ve Engels’in kendileri Manifesto’nun “genel ilkelerinin” özel tarihsel koşullara uyarlanması gerektiğini kavrıyorlardı (Marx, 1988: 43). Nitekim siyasi pratik her zaman için pratik bir sorun olmayı sürdürecekti, çünkü koşullar sürekli değişiyordu. Kautsky, Almanya için, parlamenter de­mokrasi ve askeri bakımdan güçlü bir devletin varlığının, siyasi hesaplaşma­nın ikiz koordinatlarını oluşturacağına işaret eden koşullara uygun bir sos­yalist strateji inşa edecekti. Menşevikler, parlamenter demokrasinin henüz kurulmamış ve kapitalizmin, proletaryanın çoğunluğu oluşturmasını yakın olasılık haline getirecek kadar gelişmemiş olduğu şartlarda faaliyet yürü­ tüyorlardı. Stratejilerini geliştirirken Kautsky de, Menşevikler de, Marx ve Engels’in Manifesto’da Almanya hakkında ve muhtemel bir iki aşamalı dev­rim için söylediklerine yaslanıyorlardı: önce burjuvazinin, proletaryayı da yanma alarak, mutlak monarşiyi, feodal toprak beyliğini ve küçük burju­vaziyi devirmesi. Bunun ardından, “[proletarya] hemen burjuvazinin kendi hâkimiyeti ile birlikte yaratmak zorunda olduğu toplumsal ve siyasi koşulla­rı burjuvazinin kendisine karşı birer silah olarak kullan[malıdır]…” Böylece bir burjuva devrimi, “hemen arkasından gelecek proletarya devriminin yal­nızca bir prelüdü [olacaktır]” (Marx, 1988: 86). Kautsky’nin, burjuvazinin silahlarının kendisine çevrilmesinden anladığı, proletaryanın sosyalizmi ge­tirme yolunda kullanabilmesi için Almanya’da demokrasiyi güçlendirmek gerektiğiydi. Öte yandan Menşevikler bu iki aşama formülüne daha bir harfi harfine sadık kalabildiler, çünkü 1917’den evvel Rusya’da ne demokrasi, ne de proleter bir çoğunluk vardı.

Ancak Manifesto, bir başka düzeyde ve belki de daha ciddi bir biçimde, “gerçek” ve “iyi”nin el ele vererek kapitalizmin “kaçınılmaz” devrilişini sağ­layacağına ilişkin devrimci ve teleolojik varsayımlarından doğan, öngörülememiş sorunlar bırakmıştı. Bernstein’in bu güçlüklere verdiği yanıtlar, Marx’a uyguladığı (kötü) ünlü “revizyon”unun odak noktasını oluşturuyor­du. Ya işçi sınıfı kendi doğasında hegemonya kapasitesi barındırmıyorsa? Ya kapitalizm, sürekli olarak görece çatışmasız bir biçimde büyüyebilir ve böylece devrimin ön koşullarını yaratmazsa? Ya parlamenter demokrasinin yayılması toplumsal karşıtlığı artıracağı yerde azalttıysa? Bir başka deyişle, gerçekliğin kendisi, Manifesto’nun “genel ilkelerinin” altını oyuyor muydu? Geriye dönüp baktığımızda, Manifesto’nun, kapitalizm ve parlamenter de­mokrasinin henüz bebeklik çağında yazılmış olduğunu görebiliriz. Marx ve Engels, gelişmiş bir kapitalizmin bu tür demokrasiler üzerindeki etkisini ya da bu tür demokrasilerin işçilerin beklentileri üzerindeki etkilerini öngöre­mediler. O halde, bütün politik ideolojilerin, tarihsel olarak ayakta kalabil­mek için yüzleşmek zorunda olduğu şu klasik soru var karşımızda: Yeni ko­şullara nasıl uyarlanmalı?

Yirminci yüzyıl Marksizmine özgün katkılarını ayrıntılandırmadan önce, bu “sağ” Marksistlerin kendi aralarındaki ilişkilerin karmaşık olduğu ve bir­ çok meselede pek de tek sesle konuşmadıkları bilgisini verelim. Örneğin Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) içindeki meşhur Revizyonizm tartış­ ması (1899-1900) sırasında ve sonrasında, pek çok yorumcu Bernstein’m Marksizm’den büsbütün ayrılmakta olduğu (ilk post-Marksist mi?) düşüncesindeydi; ama Bernestein Parti’den ihraç edilmedi ve daha sonra Kautsky kendisi ile Bernstein’ı “Siyam ikizleri” olarak tanımladı (Kellner, 1977: 179). Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi içinde Bolşevikler ve Menşevikler arasında­ ki hizip bölünmesinde (1903-1904) Kautsky, Rus Devrimi öncesinde ve son­ rasında kişisel olarak Menşeviklere daha yakın olmasına rağmen (Donald,

1993: 251-256), onlardan yana çıkmaktan ziyade tarafsız kaldı (Donald, 1993: bölüm 2, tamamı). “Sağ” ve “sol” Marksizm arasındaki bölünme­ nin de karmaşık olduğunu ayrıca belirtelim. 1917’ye kadar Menşevikler ile Bolşevikler arasındaki ilişkiler ekseriyetle yalnızca yarı yarıya kopuk bir ni­ telikteydi: sonuçta her iki taraf da RSDİP’in üyesiydi ve Menşeviklere ya­ kın olanların pek çoğu, en önemlisi de Trotskiy, 1917’de Bolşeviklere ka­tıldı. Ekim Devrimi’nin ardından sürgündeki Menşevikler ise devrime ba­kışlarında birlik içerisinde olmaktan uzaktılar. Birbirinden pek farklı bu Marksistleri “sağ kanat” olma bakımından benzer kılanın, sosyalizme de­mokrasi, özellikle de demokrasinin parlamenter formu yoluyla varmaya şaş­maz bağlılıklarında ve siyasi hedeflerine ulaşmaya çalışırken şiddeti savun­ ma konusundaki isteksizliklerinde yattığını görebiliriz. Ayrıca, Bernstein dışında, sosyalizm için gerekli “nesnel” önkoşullara ve Gramscici jargonu kullanacak olursak, bundan doğan “aklın karamsarlığına” vurgu yapıyor­ lardı. Öte yandan, “öznel” önkoşulları da aynı derecede hayati saydıkları­ nı da göreceğiz. Sonradan perspektifleri hangi yönde değişmiş olursa olsun, 1917’deki Bolşevik “macera” karşısında, hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçim­ de, düşmanca bir tutum takındılar.

Karl Kautsky

Kautsky, The Dictatorship oftheProletariat (Proletarya Diktatörlüğü) (1918) başlıklı kitabında Ekim Devrimi’ni eleştirdiği için Lenin tarafından kendisi­ne “dönek” adı takılmadan önce, Birinci Dünya Savaşı’na değin Marksizmin “Papası” olarak biliniyordu. 1890’lardan Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği 1914’e değin, SPD’nin teorik yayım Die Neue Zeit’ın editörü olarak, Parti’nin entelektüel dinamosu konumundaydı. Marx ve Engels’in halefi ola­rak görülüyordu. Ayrıca, Bernstein ile birlikte, Avrupa’nın diğer bütün Sosyal Demokrat partileri üzerinde etki bırakan Erfurt Programı’nı (1891) yazmış­ tı. Aslında, ilk kitlesel Marksist siyasi partinin ilk Marksist “ideologu” du­rumundaydı ve kendisinden beklenen, günün taktiklerini açıklamaktan zi­yade, artık hayatta olmayan Engels’in beklentilerine uygun olarak, bir “dün­ya perspektifi” sunmasıydı. Özel olarak kendisine düşen işin, Manifestoya da uygun olarak, proletaryanın hakim sınıf haline gelme yönündeki tarih­sel misyonunun farkına varmasını sağlayıp onu aydınlatmak olduğunu dü­ şünüyordu (Goode, 1983: 14). Çalışma hipotezi, Manifesto’nun “demokrasi muharebesini kazanma” çağrısı uyarınca, demokrasi ile sosyalizm arasında­ ki bağın kapitalizm tarafından kurulduğuydu: kapitalizm proletaryayı çalı­şan nüfusun çoğunluğu durumuna getirdiği için, demokrasinin mantığı sos­yalizmdi (Kautsky, 1909: 7; 1913: 189-191).

Kautsky’nin Marksizmi, SPD’nin doğumunu ve sonraki varlığını çevrele­ yen koşulları yansıtıyordu. Alman Marksistleri kendilerini, yeni gelişmek­ te olan ve yüzünü büyük ölçüde sendikal eyleme ve parça bölük ekono­ mik, toplumsal ve siyasi reformlar elde etmeye dönmüş bir işçi hareketinin başında buldular. Bugünden bakıldığında, bu reformizm çok büyük ölçü-‘ de modernitenin bir dışavurumuydu: gelişmekte olan karmaşık bir işbölü­ mü, parlamenter demokrasinin ve (ister devlet ister parti formunda olsun) büyük ölçekli siyasi örgütlerin gelişmesi ve ekonomik örgütlerin (sendika­ lar, şirketler ya da işveren örgütleri biçiminde) ortaya çıkması. Bir başka de­ yişle, devrimci Marksist teori ile işçi sınıfının reformist pratiği arasında po­ tansiyel bir kopukluk söz konusuydu. 1875’te kurulan ve büyümekte olan Alman proletaryasının bütününü temsil etme çabasında olan SPD, bu ikilemi kendi bağrına taşıyordu. Devrimcilerle reformistlerin bir karışımıydı. Erfurt Programı (1891), Kautsky’nin uzlaştırmaya çalıştığı ama potansiyel olarak çelişki halindeki maksimalist ve minimalist hedefleri aynı anda dile getiri­ yordu. Bu uzlaştırma görevi, Kautsky’nin “ortayolculuğunun” temelini oluş­turdu (Steenson, 1978: 141-154).

SPD’nin karşı karşıya olduğu durum göz önüne alındığında, bir orta yol

tutturma yönündeki bu çaba daha da anlaşılır hale geliyordu. Dönemin Alman devleti, bürokratik aygıtı ve ordusu, dünyadaki en dişli yapı duru­ mundaydı. 1878-90 yılları arasında sosyalist faaliyetler yasaklanmış ve SPD üyeleri çeşitli biçimlerde baskıya maruz kalmıştı. Geri planda, militan ey­ lem çağrısının Parti’yi yine yeraltına itebileceği korkusu yatıyordu. Bu yüz­ den, “demokrasi muharebesi”nin kazanılması çabası, Alman ordusuyla cep­ heden karşı karşıya gelinemeyeceğini, bu kurumun demokratik sürecin ken­ disi aracılığıyla içten fethedilerek “hakim güçlere sadakatsiz” hale getirilebi­ leceğini hesaba katmak zorundaydı (Kautsky, 1913: 88).

Yine de Kautsky’nin sosyalizme parlamenter yoldan gitmeyi savunması­ nın tek nedeni Alman devletinin gücü değildi. Parlamenter yol, sendikalar ve yerel yönetimler içindeki faaliyetle birlikte, işçi sınıfının hakim sınıf hali­ ne gelecek politik olgunluğu elde etmesini sağlayacak nitelikte, kilit önemde bir süreçti. Sosyalizm için gerekli olan nesnel, ekonomik ön koşullar (üreti­ min toplumsallaşması ve benzeri şeyler) kadar, öznel önkoşullar da aynı öl­ çüde hayati önem taşıyordu. Hakim sınıf olabilmek, her yönüyle gelişmiş bir proletarya diktatörlüğü haline gelebilmek için, işçi sınıfının gerekli örgüt­ sel tutarlılığa ve yeteneklere sahip olması gerekiyordu (Kautsky, 1913: 81).

Kautsky parlamenter demokrasiyi, yürütme ve yasama işlevlerinde yarat­ tığı ayrışma ile, modern toplumda artan işbölümünün bir ifadesi olması do­ layısıyla da savunuyordu (Kautsky, 1913: 29; 1925: 77; Salvadori, 1979: 14). Giderek karmaşıklaşan işbölümünün tartışmasız yararları olarak gördüğü şeyler ortadayken, yaşanabilecek bir devrimci kopuşun etkilerini asgariye indirmek istiyordu. Şiddete dayalı devrimin doğuracağı tehlike, sosyalist bir ekonomi için gerekli üretici temeli yıkarak “sakat bir kapitalizm” yaratma- sıydı (Kautsky, 1925: 89). Sosyalizme kopuşsuz bir biçimde ulaşmayı ola­ naklı kılması dolayısıyla bu da parlamenter geçişin bir başka fazileti idi.

Kautsky’nin aldığı ortayolcu ve parlamentarist pozisyonlar, meşhur siya­ si kavgalarını açıklıyor. Parti’nin “revizyonist” sağ kanadına karşı çıkıyordu, çünkü bu kanat partinin birliğini tehdit etmekteydi; Bernstein’a da karşı çı­ kıyordu, çünkü onun orta sınıf partileriyle ittifak çağrısı, Parti’nin, proletar­ yanın tarihsel misyonunu yerine getirmesini olanaklı kılma anlamındaki va­ roluş nedenine açıkça karşı çıkmış oluyordu. 1910’da Luxemburg’un başını çektiği sol kanadın, Prusya’da oy hakkını genişletmeyi hedefleyen kitle gre­ vi taktiğine karşı bir seferberliğe girişiyordu. Askeri-bürokratik aygıtın vereceği karşılıktan korkuyor ve bu taktiğin SPD’nin yaklaşan seçimlerdeki şan­ sına mutlaka zarar vereceğini düşünüyordu. 1918 Alman Devrimi sırasın­ da, ortayolculuğu ve parlamentarizmi dolayısıyla, parlamento ile proletarya diktatörlüğünün kurumsal cisimleşmesi olarak işçi konseyleri arasında se­ çim yapmayı reddetti, parlamento ve işçi konseylerinin bir arada bulunma­ sını tercih etti (Salvadori, 1979: 237).

Parti’de birlik ihtiyacı ve kendi parlamenter stratejisi Kautsky’yi Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’na katılmasına karşı çıkmaktan da alıko­ yacaktı; Lenin’in gözünde bu, onun Marksizmden dönmesinin başlangıcı­ nı oluşturuyordu. Savaş sürerken SPD’yi seçim yoluyla iktidara getirebile­ cek toplumsal ve ekonomik konular geri plana düşüyordu (Salvadori, 1979: 181-185). Kautsky, “demokratik” bir barış çağrısı yaparken, orta sınıflarla taktik bir ittifaka hazırdı. “Ultra-emperyalizm” teorisi, kapitalist güçler dün­ yanın az gelişmiş bölgelerini iktisadi olarak sömürme konusunda işbirliği yapabileceklerine göre, Birinci Dünya Savaşı’nın kapitalizmin nihai krizi ol­ madığını öne sürmesi bakımından seçime dayalı bu stratejiye dayanak oluş­ turuyordu (Kautsky, 1970: 46).

Lenin’in bakış açısına göre Kautsky’nin bir diğer günahı da, 1918’de, o sırada kaderi pamuk ipliğine bağlı bulunan Bolşevik devrimine karşı çık­ masıydı. Kautsky’nin Bolşeviklere karşı çıkışı, parlamentarist stratejisine ve Rus ve dünya koşullarına ilişkin değerlendirmesine dayanıyordu. Lenin’in, Rusya’daki proleter devriminin Batı’da devrimleri tetikleyeceği yönündeki “zayıf halka” hipotezini reddediyor (Kautsky, 1964: 64) ve Ocak 1918’de de­ mokratik olarak seçilmiş Kurucu Meclis’in dağıtılmasıyla başlayan Bolşevik diktatörlüğüne düşmanca yaklaşıyordu. Proletaryanın -sosyalizm için ha­ yati bir “öznel” önkoşul olan- yönetme becerilerini geliştirecek “demok­ ratik” parlamenter bir yolun, tek geçer yol olduğunu ileri sürmekteydi

(Kautsky, 1964: 42). Ayrıca, bir dünya devrimi ufukta görünmüyorken yal­ nızca tek bir sonuç çıkarılabilirdi: ekonomik ve toplumsal koşullar -sayısal olarak küçük bir proletarya, geniş bir köylülük ve üretici güçlerin gelişme- mişliği- Rusya’nın sosyalizm için henüz olgunlaşmamış olduğunu gösteri­ yordu (Kautsky, 1964: 65; 1925: 63). Bolşeviklerin, “insanlığın bütününü” “daha yüksek bir düzleme” çıkarmaktaki isteksizliklerini gösterir şekilde, eski toplumun burjuvazisine medeni ve siyasi hakların tamamını vermeme­ si onu dehşete düşürüyordu (Kautsky, 1920: 180). Lenin’in, proletarya dik- tatörülüğünü, demokratik bir devlette proletaryanın çoğunluğu oluşturma­ sından doğal olarak kaynaklanan bir politik “durum” olarak değil, zorba bir hükümet biçimi olarak kavrayan yaklaşımını reddediyordu (Kautsky, 1964: 45). Sovyetler Birliği’ni, devlet bürokrasisi ile kapitalist bürokrasinin “tek bir sistem halinde birleştiği” bir “devlet kapitalisti” sistem olarak niteliyor­ du (Kautsky, 1920: 202).

Bernstein

“Revizyonizm”in babası Bernstein, Erfurt Programı’nm “minimalist” ta­ leplerini kaleme almıştı. Sosyalizm Karşıtı Yasalar (1878-1890) döne­ mi sırasında ve sonrasında İngiltere’deki sürgünlüğü (1888-1901) dola­ yısıyla Engels ile yakınlaşmıştı. Parti’nin yayınlarından birisi olan Sosyal Demokrat’ın başyazarlığını yapmış ve İngiltere’de görüp öğrendiklerinden fazlasıyla etkilenmişti. Yeni Kantçılık ve marjinalist iktisattan etkilenmek­ le birlikte, kendisi ne kadar reddetse de, teorik yaklaşımı ve politik vargıla­ rı tuhaf bir biçimde Fabiancı ve Yeni Liberal düşünceyi çağrıştırıyordu. Üstü kapalı bir biçimde, Alman işçi hareketinin ekonomik ve siyasi bakımdan İngiliz muadilinin yolundan gideceğini düşünüyordu. Geleceği görmüştü: reformlar yoluyla ulaşılacak gelişmiş sendikalara, parlamenter demokrasi­ ye ve medeni haklara dayanıyordu bu gelecek. Şüphesiz, yalnızca parlamen­ ter mücadeleye vurgu yaparken değil, tarihin Marksist altyapı/üstyapı teme­ linde açıklanması modelini yumuşatıp, böylece insanın özne rolüne ve ahla­ ki argümanlara daha geniş bir alan tanırken de yaşlı Engels’ten yararlanmış­ tı (Steger, 1999: 187-189).

Marksizmin hemen hemen her bir ilkesini reddetmiş olsa da Bernstein, kendini Marksizmin “eleştirel” ruhuna bağlı birisi olarak görmesi anlamın­ da “Marksist”ti. Bu, radikal aklın, özellikle de devrim konusunda barındı­ rabileceği yanılsamaları yok etmek anlamına geliyordu. “Bilimsel” olgular, Marksizm içindeki devrimci unsurların hatalı bir diyalektik metodolojiyle desteklenen doktriner, “ideolojik” unsurlar olduğunu inandırıcı bir biçim­ de göstermişti. Stratejinin koşullara bağlı olduğu yönündeki Marksist ina­ nış ve modern iktisadi, toplumsal ve siyasi koşulların devrime müsait olma­ yışı veri alındığında, tek çözüm tedrici gelişmeden yana olmaktı. Devrimci olmaktan ziyade reformist olan, doğuş safhasındaki bir işçi hareketinin ba­ şım Marksistlerin çekmesinden kaynaklanan reform/devrim ikilemine getir­ diği çözüm Kautsky’nin ortayolculuğu değil, ikilemin tümüyle ortadan kal­ dırılmasıydı. Modern koşullar devrimi arzu edilmez ve olanaksız bir şey haline getirmişti.

Devrimi yadsıyarak Marksizmin teleolojik çekirdeğini inkâr etmiş oldu.

Sosyalizm amacı onun için “hiçbir şey”, hareket “her şey”di (Bernstein, 1993: xxviii). Eklektik olduğunu kendisi de kabul eden Bernstein Marksistlere zor sorular sormaya hazırdı ve ortaya şoke edici cevaplar atıyordu. Ortodoks ta­ rihsel anlatıyı reddedişini birbiriyle bağlantılı teorik ve ampirik argüman­ lara dayandırıyordu. Olgular her teori için hayati bir sınav niteliğini taşır­ dı; olgular, diyalektiğin ve onun materyalist dayanağının hatalı olduğunu, ya temelsiz bir önselciliğe ya da geleceğin nasıl olacağına dair taraflı bir ba­ kışa götürdüğünü ortaya koyuyordu. Bernstein’a göre “olumsuzlamanın olumsuzlanması”nda temsil edilen diyalektik yöntem, özellikle de toplum gibi karmaşık bir fenomenin gelecekteki gelişmesini anlamakta kullanıldı­ ğında, daima “keyfi bir kurgu” barındırma tehlikesi içerisindeydi (Bernstein, 1993: 31). Esasında, “gerçek gelişme, daima yeni düzenlemeler ve kuvvet­ ler, daima yeni olgular yaratır; bunların ışığında (Kapital, birinci ciltte, ser­ maye birikiminin tarihsel eğilimi ile ilgili bölümdeki) bu serimleme yeter­ siz görünür ve bununla bağlantılı olarak gelecekteki gelişmenin bir şemasını oluşturma kapasitesini yitirir” (Bernstein, 1993: 198). Onun bakışına göre, bu öngörülerin dayanağını oluşturan determinizm giderek artan bir biçim­ de makul olmaktan çıkıyordu, çünkü bilimin gelişmesinin bir sonucu ola­ rak insanlık doğal ve toplumsal çevre üzerinde daha büyük bir egemenlik kazanıyor, böylece “tarihin tunç zorunluluğu”nu zayıflatıyordu (Bernstein, 1993: 18-20). Marksizmin sömürü teorisine dayanak oluşturan emek-değer teorisi de temelsiz bir soyutlama üzerine kuruluydu (Bernstein, 1993: 55).

Bernstein’in Komünist Manifesto’da tasvir edilen devrimci gelecek senar­ yosuna ampirik itirazları iyi biliniyor. Kartellerin büyümesi, kredinin geniş­ lemesi ve iş dünyasındaki gelişkin iletişim, ekonomik çöküşü engellemek­ teydi. İktisadi büyüme, sendikal faaliyetler ve devlet eliyle gerçekleşen re­ fah reformları sayesinde iyileşen yaşam standartlarından yararlanma, pro­ letaryanın devrimci olmaktan çıkması anlamına geliyordu. Her halükârda işçi sınıfı “diktatörlük” haline gelemeyecek ölçüde iç farklılaşma yaşamış­ tı (Bernstein, 1993: 104); öte yandan, demokrasi sınıfları değilse bile sını­ fa dayalı yönetimleri gittikçe daha fazla etkisizleştirdiği için bu tür bir dev­ let gereksiz hale gelmişti (Bernstein, 1993: 142). Ayrıca gelişmeler, işçi sı­ nıfının toplumda zorunlu olarak çoğunluk haline gelmeyebileceğini göste­ rir gibiydi—bu da Kautsky’nin sosyalizmin (koşullu olarak) kaçınılmaz ol­ duğu varsayımını dayandırdığı temele aykırıydı. Alman köylülüğünün varlığını yitirdiği yoktu, orta sınıfların da öyle. Bemstein “meta-teorik” düzey­ de sınıf mücadelesinden ziyade işbirliği ilkesinin giderek daha fazla tarihin dinamiği haline geldiğini iddia ediyordu. Eğer bir tarihsel gidişat varsa bu kendisini toplumda artan işbirliğinde gösteriyordu ve sosyalizm, “işbirliği­ ne dayalı bir toplum düzeni hali veya ona yönelişti” (Bemstein, 1993: 99). Kapitalizm ve sosyalizm arasındaki niteliksel ayrımı, soyut işbirliği ilkesine dayanarak bulamklaştırmaya çalışıyordu. Ona göre sosyalizm, amacı “yurt­ taşlığı evrensel” hale getirmek (Bernstein, 1993: 146) olan “örgütlü libera­ lizm” idi (Bernstein, 1993: 150). İş gününün uzunluğuna bir tavan getiril­ mesi gibi “sosyalist önlemler”in amacı “özgür kişiliğin gelişimi ve korunma­ sı” idi (Bernstein, 1993: 147). Onun istediği, özel çıkarların topluluğa zarar­ lı olmayacak şekilde düzenlenmesiydi. “Biz [sosyal demokratlar] özel mül­ kiyeti ortadan kaldırmayız, haklarını sınırlarız” (aktaran Steger, 1997: 147).

Bernstein, ampirik bulgular ışığında, diyalektik yöntemini, proletarya diktatörlüğü projesini ve daha pek çok yönünü reddederek Marksizmin te­ mellerini ortadan kaldırıyordu. Ona göre, kapitalizmin iktisadi ve siyasi ge­ lişmesinin amaçlanmamış sonucu proletarya devrimi değil, demokratik sü­ reçler aracılığıyla giderek daha fazla işbirliğine yaslanır hale gelecek olan çok sınıflı bir toplumun yaratılmasıydı. Bugüne içkin, gelecekte bir devri­ me delalet eden hiçbir şey görmüyordu. Devrimci Marksistler için oyun bit­mişti.

Menşevikler

Belirgin bir önderleri olmasa da, Menşeviklerin başını Yuliy Martov, Pavel Akselrod ve Fedor Dan çekiyordu; daha sonra Georgiy Plehanov da onla­ rı daha mesafeli bir biçimde desteklemiştir. İsimleri, RSDİP’te 1903-1904’te parti örgütlenmesi konusundaki bölünmede “azınlık” tarafını oluşturmala­ rından geliyordu (Townshend, 1996: bölüm 5 ve 6, tamamı). Parti örgüt­ lenmesi meselesi çok geçmeden yatıştı; tarihsel önemi yalnızca Lenin’in bu dönemdeki “Jakobenizmi”nin Stalin’in tek parti iktidarının habercisi olarak görülegelmesinden kaynaklanıyor. Yine de bu tartışma Menşeviklerin devri­ me daha az öncücü yaklaştıklarına ve sosyalizme erişmede işçi sınıfının ken­ di eyleminin önemini vurgulayarak, demokrasi ve sosyalizmin ilişkilendiril- mesine daha sıkı bir biçimde bağlı olduklarına işaret ediyor. Demokrasi/sos­ yalizm bağının önemi kendisini, Bolşeviklerle aralarında 1905’ten sonraki stratejik farklarda da gösterdi. Onların sosyalizme geçiş modeli Lenin’inkine göre, Rus Devrimi’nin 1917’deki seyri sırasında çok berrak hale geldiği üze­ re, daha açık bir biçimde “Avrupah” ve Kautsky’ci idi. Menşevikler sosya­ lizmin Rusya’nın gündemine, ancak kapitalizm iyice geliştikten, işçi sını­ fı toplumun çoğunluğunu oluşturduktan sonra gireceğini varsayıyorlardı. Demokrasi bir kez yerleştikten sonra, işçi sınıfının tercihinin sosyalizmden yana olduğu dile getirilebilirdi; oysa Rusya’nın nüfusunun çoğunluğunu köylüler oluşturduğu sürece demokrasinin mantığı sosyalizme götürmezdi.

Ancak Menşevikler ve Bolşevikler arasında hangi stratejik ve örgütsel farklar var olmuş olursa olsun, 1917’den önce, Trotskiy dışında bütün Rus Marksistleri, Rusya’nın ekonomik yapısını göz önünde tutarak önlerinde­ ki devrimin burjuva karakterde olacağına inanmışlardı; dolayısıyla da “aşa­ malı” bir stratejiye (önce liberal demokratik kapitalizm, ardından sosya­ lizm) bağlıydılar. Gerçekte onları ayıran şey, çeşitli toplumsal sınıfların si­ yasi çıkarlarına ve kapasitelerine ilişkin tahminlerine bağlı olarak, ne tür bir burjuva devriminin arzu edilir ve mümkün olduğuydu. 1917’den önce Lenin ve Bolşeviklerin radikalizmi, burjuvazinin önderlik ettiği ve örgüt­ lediği bir devrim ihtimalinin düşük olduğuna inanmalarından kaynakla­ nıyordu: Burjuvazi, bunun için fazla örgütsüz ve kahramanlıktan uzaktı; 1789’daki Fransız atalarından ziyade 1848’in Alman burjuvazisine benzi­ yordu. Bu yüzden Lenin ve Bolşevikler, kapitalizmin (tarım boyutuyla da birlikte) gelişmesini hızlandırmak ve böylece işçileri ve köylüleri devrimi gerçekleştirmeleri için güçlü bir siyasi konuma yerleştirmek suretiyle ge­ lecekteki bir proleter devrimini kolaylaştıracak demokratik bir cumhuri­ yet çerçevesinde işçilerin ve köylülerin ittifakından yanaydı. Şaşırtıcı olma­ yan bir biçimde, gerekirse işçi sınıfının ve tarım emekçilerinin demokratik bir cumhuriyette etkili bir rol oynamasını sağlayabilecek silahlı bir ayak­ lanma da dahil olmak üzere devrimci aktöre ve liderliğe büyük bir değer atfediyorlardı. Menşeviklere karşıt olarak, Avrupa’daki köylülüğün aksine Rus köylülüğünü tutucu değil radikal bir kuvvet olarak görüyorlardı. 1905 devrimi sırasında hem Bolşevikler hem de Menşevikler maksimalist, sos­ yalist bir konuma doğru yön değiştirseler de, devrimin yenilgisinden son­ ra, Menşevikler Plehanov’un “proletaryanın hegemonyası” fikrini terk ede­ rek daha “Avrupah” ve “nesnel” bir sosyalizme geçiş modelini benimsediler. Artık burjuvazinin kendi devrimini yapacağını tasavvur ediyor ve Kautsky gibi, proletaryanın hegemonik bir sınıf haline gelecek ölçüde olgunlaşması­ nın zaman alacağını düşünüyorlardı.

Menşeviklerin “Avrupalı” ve daha “nesnelci” konumları 1917 devrimle- ri sırasında daha açık hale geldi. Onlara göre Çar’ı deviren Şubat devrimi bekledikleri burjuva devrimini oluşturuyordu. Kurucu Meclis’in burjuva- demokratik bir devletin inşasını olanaklı kılacağını umuyorlardı. Ancak sa­ vaş henüz sürerken, İtilaf Devletleri yenilgiye uğratılana veya müzakere so­ nucu “demokratik barış” sağlanana dek, çeşitli toplumsal sorunların üste­ sinden gelinemezdi. Rusya’yı tek taraflı olarak savaştan çekmek burjuvazi­ yi mutlaka gericiliğin kollarına iterdi. Onlara göre, devrimin seyri içinde pıtrak gibi ortaya çıkan işçi, köylü, asker ve denizci Sovyetlerinin, Geçici Hükümet’in demokratik bir devrime bağlılıktan caymamasını sağlama türü sınırlı bir rolü olabilirdi; bu görüş Lenin Nisan 1917’de Petrograd’da Finlandiya Istasyonu’na ayak basana değin, Bolşevikler tarafından da savu­ nuluyordu.

Olaylar bu stratejinin sınırlılıklarını gözler önüne serdi. Savaş yalnızca cephedeki askerler ve ölenlerin yakınları arasında değil, yarattığı ekonomik tahribat dolayısıyla halkın büyük çoğunluğu arasında da büyük tepki toplu­ yordu. Toprağa susamış köylüler, taleplerinin gecikerek yerine getirilmesi­ ni hoş görecek bir ruh durumunda değildi; Lenin’in “Ekmek, Barış, Toprak” sloganı açık bir biçimde çok daha fazla rağbet görüyordu. Lenin, Marksizme sadık kalarak devrimci stratejisini koşullara bağlı hale getiriyordu. 1917’de iki aşamalı devrime benzeyen her şeyi reddederek yüz seksen derecelik bir dönüş yapması, Rusya’nın katalizör rolü oynayacağı bir dünya devrimi çağ­ rısı yükseltmesine yol açacaktı. Menşevikler kendilerini ülke içine yönelik bir analizle sınırlandırırlarken Lenin dünya ölçeğinde bir bakıştan hareket ediyordu. Onun için savaş kapitalizmin en önemli kriziydi. Rusya’da sosya­ list özlemlere cevap verecek yeni bir devrim, maddi ve toplumsal koşulları mevcut olmasa dahi, küresel çapta bir sosyalist devrime esin kaynağı olabi­ lirdi. Bu olanaklıydı çünkü Şubat devriminin ardından proletarya ve yoksul köylüler giderek daha fazla radikalleşiyorlardı. Bu nedenle Lenin bu iki sını­ fı temsil eden Sovyetlere devlet iktidarını alma çağrısı yapıyordu. Bu radikal­ leşme sürecini zayıflatabilecek olan Kurucu Meclis’e tahammülü yoktu; bu meclisi Ocak 1918’de lağvetti. Özetle Menşevikler, soyut devrimci şablonla­ rına neredeyse hiç uymayan olayların kıyısında kaldılar. Rusya’yı pençesine alan iktisadi, toplumsal ve siyasi krize verecek yanıtları yoktu ve Martov’a göre Ekim Devrimi’nin ardından “zeki bir fazlalık” haline geldiler (Broido,

1987: 25

Değerlendirme

Kautsky ve Menşevikler nasıl tanımlanırlarsa tanımlansınlar, fikriyatları­ nın Marksizmin çerçevesi içinde kaldığı teslim edilmelidir. Son dönemdeki yorumların gösterdiği üzere Kautsky bariz bir biçimde yanlış yorumlanmış­ tır (Townshend, 1989: 659-664). Eğer “dönek” idiyse, hayatı boyunca böy­le olmuştu. Uzun kariyeri boyunca sosyalizme parlamenter yolla varılması­ nı ve devrimlerin “keyfi” seçişle yapılamayacağı fikrini savunurken dikka­ te değer bir tutarlılık sergilemişti. Kautsky, Manifesto’nun ilkelerini özgün Alman koşullarına ve genel olarak moderniteye uygularken bu yapıtın anali­ zini güncelleştirme fikrine öteki Marksistler kadar sıkı bir biçimde bağlıydı. İyi bir Marksist olarak özgüllükle ilgili kaygısı Rusya’da sosyalizm olasılığın­ dan şüphe duymasını tetikliyordu. Bu devrim Batı’da başka devrimleri ateşlemeyecekti. Bunun ve Rusya’nın iktisadi geriliğinin bir sonucu olarak, bir tür bürokratik devlet kapitalizminin doğmakta olduğunu öngörüyordu. Bunu açık biçimde tartışmış olmasa da, “Doğu” ve “Batı” alanlarının farklılığından, kendisi de “sürekli devrim” senaryosunu reddetmiş olan Gramsci kadar ha­berdardı. Kautsky ayrıca, Manifesto’nun merkezinde yatan demokrasi/sosya­ lizm çiftine de güçlü biçimde bağlıydı. Burada işçi sınıfının nasıl hakim sınıf haline geleceği, modern siyasi koşullarda kendisini nasıl özgürleştireceği an­ lamında yalnızca zamana yayılması bakımından değil, aynı zamanda, araçlar ve amaçlar arasında da bir tutarlılık görüyoruz.

Bütün bunlar Kautsky’nin elle tutulur zaaflarını inkâr etmek anlamına gelmiyor. Bu yalnızca “insanlığın kurtuluşu” olmadan “siyasi kurtuluş”u olanaklı görmesine neden olan devletçi eğilimlerinde görülmüyor (Thomas, 1994: 171). Ayrıca Marx’ın çalışmalarında işbölümünün, ister işbirliği aracı­ lığıyla insan üretkenliğinin pozitif kaynağı olarak, ister bireysel yabancılaş­ ma yaratan bir faktör olarak görülsün, sorunlu bir biçimde ele alındığının da farkına varmamıştır. Üstelik Kautsky’nin Marksizmi, proletaryanın nüfusun çoğunluğunu oluşturarak seçim sandığı aracılığıyla düzenli bir biçimde sos­ yalizmi getirmeyi otomatik olarak isteyeceği türünden teleolojik düşünüşe ciddi biçimde yaslanan, doktriner bir Marksizmdi. Birinci Dünya Savaşı sıra­sında ve sonrasında ortaya çıktığı üzere, yoğun toplumsal ve siyasi çatışma­ ların yaşandığı durumlara uygulanamayacak türden bir iyi gün formülü üret­ mişti. Eserlerinde büyük bir tutarlılık olabilir, ama “kirli eller” sorunundan kaçınması onun Marksizmini marjinalleştiriyordu. Şiddet sorununu ele al­ mayı ve parlamentarizmin sınırlılıklarını teslim etmeyi reddetmesi sosyaliz­me geçiş perspektifi bakımından onu etkisiz kılıyordu. Yine de, son tahlilde, yirminci yüzyılda şiddete dayalı stratejilerin de işe yaramadığı ortaya çıktı; elleri “kirli” olanların bu kirin amacının ne olduğunu unuttuğu bir durumda ellerini kirletmeye hazır olmamak yine de bir erdem içeriyor. “Kirli” pratik­ çi ile “temiz” eleştirmen birbirine ihtiyaç duyuyor olabilir.

Benzer şekilde Menşevikler de, Lenin’in esnekliğine ve somutluğuna karşıt bir biçimde şematik Marksistler olarak görülebilirler. Somut olarak bakıldı­ ğında, Menşevikler 1917’nin devrimci gidişatı içinde kaybeden taraftır; sınıf­ ları soyut kategorileri cisimleştiren şeyler olarak görmekle ve Rusya’yı daha geniş, uluslararası bir tablo içerisine yerleştirememekle suçlanabilirler. Ne var ki, siyasi bakımdan yerinde bir yaklaşım içinde olup olmamak ancak pra­ tikte sınanabilir; Menşeviklerin anlayışının kötümserliği uzun vadede doğ­ ru çıkmıştır. Geriye dönüp bakıldığında sosyalist bir dünya devrimi bakımın­ dan 1920’lerin başında devrimci bir gidişat söz konusu değildi. Trotskiy’in

1917’de belirttiği gibi: “Rusya dünyada tek başına kalacaksa, Martov’un akıl yürütmesi [yani Rusya’nın devrim için olgunlaşmadığı] doğruydu” (Getzler, 1967: 220). Üstelik Menşevikler tarih sahnesinde yalnızca kısa bir süre için yer almış olsalar da kendi programlarına göre başarılı olmuşlardı. Şubat’tan sonra yeni bir devrimin olanaklı ya da istenir olmadığı kamsındaydılar; katıl­ madıkları bir yarışmada kaybettiklerine hükmedilemez. Devrimci senaryoyu kaybetmekle suçlanacaklarsa, onlar da Bolşeviklerin demokratik senaryoyu

hızla kaybettiklerini iddia etseler yeridir.

Buradan çıkarılacak ders sağın mı, solun mu daha “iyi” Marksist oldu­

ğu değildir. Ders, belirli bir stratejiyi fetişleştirmenin tehlikelerine işaret et­ mektir. Marksist düşünürlerin en “radikalleri”nin pozisyon değiştirmeleri­ nin pek çok örneği vardır. Lenin yaşamının sonuna doğru, Batı proletarya­ sının Sovyetler Birliği’nin yardımına gelmesini beklemektense Rusya’da ko­ operatifçiliği savunmuştu. Trotskiy, Menşevik formülünden ziyade Lenin’in 1905’teki formülüne yaslanarak da olsa, 1920’lerin ortalarında Çin devri­ mi için aşamalar teorisini uygun görecekti (Lowy, 1981: 82-83). Gramsci ise, Batı Avrupa ile Rusya’da politik ortamlar arasındaki ünlü ayrımını ya­ pacak ve bundan dolayı “pozisyon savaşı”nı savunacaktı (Gramsci, 1971: 238-239).

Bernstein’a gelince, o, Marksizme gerçek katkısını, sert sorular sorarak, onun bazı içkin zaaflarına işaret ederek, özeleştirel bir ruhu teşvik ederek ve modernitenin karmaşıklığının hakkını vererek, Marksizmle ilk eleştirel diya­ logu başlatan kişi olması dolayısıyla yaptı. Tarihin teleolojik bir okumasından kaynaklanan yanılsamaların balonunun patlatılmasına katkıda bulun­ du ve Batı Avrupa işçi sınıfının siyasi iddiadan yoksun oluşu ile daha tutar­ lı bir siyasi formül üretti. Metodolojisinden ve uyumlu, demokratik bir kapi­ talizmin olanaklılığı konusundaki (kendi teleolojisinin bir ürünü olan) ya­ nılsamalarından dolayı eleştirilebilirse de, olgusal sorunları normatif sorun­ lardan ayırma ve böylece Marksizmin tarih “felsefesi” ile “teorisi” arasında düzgün bir ayrım yapmak yolunda ilk adımı atmış oldu (Cohen, 1978: 27). Böylece yalnızca “tarihsel misyonlar” üzerinden konuşmak yerine, tarihin yönünden ve ihtimallerinden daha rahatça bahsedebilmekteyiz. Marksizmin teleolojik boyutunun bu tür bir yapı sökümü, “tarih”in garantileriyle des­ teklenen öncücülüğü terk etmek suretiyle Marksizmin demokratik kimliği­ ni kaçınılmaz olarak güçlendirir. Ayrıca, Bernstein’ın doğrultusunda “ahlaki savunu”ya daha büyük bir yer açılmış olur (Cohen, 1988: 9). Marx’ın, ahla­ ki argümanın özel somut çıkarlar için bir örtü görevi görebileceği yönünde­ ki büyük içgörüsüne karşın, etik söylemin önemini vurgulamanın avantajı, ortodoks Marksizm’de sıklıkla inkâr edilen araç/amaç bağlantısını daha açık bir biçimde yeniden ön plana getirmesi ve ezilenlerin ve sömürülenlerin öz­ lemlerini ortak bir insanlık fikriyle bağlantılandırarak toplumsal ve iktisadi karmaşıklığın arttığı bir dünyada kimliğe göre sınıflandırılmış siyasi öznele­ ri birbirine bağlamaya yardım etmesidir.

Yirminci yüzyıldaki başarısızlığına rağmen, “sağ kanadın” Marksist gele­ neğe katkılarını unutmamak için başka nedenler de vardır. Marksizmin iç- görülerinden birisi -Marksizm de dahil olmak üzere- fikirlerin maddi ve toplumsal koşulların ürünü olduğudur. “Sağ kanat” Marksizm Avrupa’nın bir ürünüydü ve başka iklimlerde pek tutmadı. Rusya’daki temsilci­ si Menşeviklerin 1917’de yalnızca geçici bir şana ulaşması bunu kanıtladı. Bolşeviklerin 1917’deki başarısı tarihte ve Marksizmin anlamında köklü bir değişmeye yol açtı. Hegemonik bir güç olarak Marksizm artık, Batılı işçi sını­ fından ziyade Batı emperyalizminin boyunduruğu altındaki halklar nezdin- de yankı bulan “Marksizm-Leninizm” olmuştu. Anti-emperyalist mücadele­ lerden ve beraberinde ortaya çıkan bağımsız, devlet eliyle iktisadi kalkınma ihtiyacından beslenen bir siyasi ideolojiye dönüştü.

Bu yeni tür Marksizm, güçlü parlamenter geleneklere yaslanan, medeni ve siyasi hakların kök salmış olduğu, ileri derecede gelişmiş işçi hareket­ lerine ve karmaşık ekonomilere sahip Batı Avrupa’da aynı rağbeti görmedi. Yirminci yüzyıl Marksizminin dokunaklı ironilerinden birisi, Komünistlerin daha sonra 1950’lerden itibaren Batı’da parlamenter bir strateji geliştirme yönünde ortaya koydukları, 1970’lerin Avro-komünizmiyle zirveye ulaşan çabaların arkasında Kautsky’nin hayaletinin yatıyor oluşudur. Komünistler, Lenin’in Devlet ve Devrim’de ana hatlarını ortaya koyduğu, gerçekte Sovyet pratiğinin çok uzağında kaldığı komün devlet modelinin, Batı işçi sınıfından destek görmeyeceği kanısındaydılar. Gerçekten de, “sol” Avro-komünizmin önde gelen teorisyeni Poulantzas’m son çalışması ile parlamento ve yurttaş komitelerini birleştiren bir devlet biçimini tercih eden 1918’deki Kautsky arasında pek çok paralellik var (Poulantzas, 1978: 262). Bir başka deyişle, “ortayolcu” tekerlek, Kautsky’nin öncü çabaları görmezden gelinerek, son­ radan yeniden icat edilmiş oldu. Belki de Kautsky, Perry Anderson (1976) ta­ rafından tanımlandığı ve standart olarak ele alındığı tarzda felsefi, pratiksiz bir biçim altında değil de, politik bir “Batı Marksizmi”nin adı zikredilmeyen gerçek kurucusu olarak görülebilirdi.

Doğu Avrupa’da 1989’da birbiri ardına patlak veren olaylarla Marksizm- Leninizmin iç çelişkileri çarpıcı bir biçimde açığa çıktı: Demokratik teme­ lini reddeden bir sosyalizm kalıcı olamazdı. Bu nedenle “sağ kanadın” kay­ bedenleri belki de kaybeden değillerdi. Zaman onlardan yana olabilir; yal­ nızca demokrasi ve sosyalizmi yeniden birbirine bağlama ihtiyacı dolayısıy­ la da değil. Bu insanlar, modernitenin, özellikle de her geçen gün artan işbö- lümünden kaynaklanan karmaşıklığı tarafından yaratılan sorunlarına uygun bir sosyalist strateji oluşturmaya da çalıştılar. Belki de siyasi, iktisadi ve top­ lumsal koşulların, ileri derecede gelişmiş küreselleşmiş bir kapitalizm dola­ yısıyla artan homojenliği, “sağ” Marksizmin mesajının birçok kulağa daha sempatik gelmesi anlamına gelecektir.

Öyleyse Marksist “sağ kanadın” radikal eşitlikçi itki ve anlayışların eğitil­ mesini dert edinen herkese söyleyecek bir şeyleri vardır. Özellikle Kautsky ve Menşevikler tarafından yeniden vurgulanan, demokrasi ile sosyalizm ara­ sında çözülmez bir bağ kurma yoluyla işçi sınıfının kendi kendini özgürleş­ tirmesine gerçek bir bağlılıktır. İkincisi, bu Marksistler, bir gerçekçiliği, mo­ dernitenin sosyalist proje üzerinde yaratacağı etkiyi anlama çabasını ve sos­ yalizmin inşasının herhangi bir tekil sosyalistin ömrünün yetmeyeceği bir zamana yayılacağının teslim edilmesini gündeme getirdiler. Şayet yirmi bi­rinci yüzyılda Marksizmden bir özgürleşme ideolojisi olarak herhangi bir şey muhafaza edilecekse, Marksizmin bu “sağ kanat” da dahil olacak şekilde kendi siyasi geleneğinin tam bir muhasebesine girişmesi gereklidir. Manc’ın, kendisinin “Marksist” olmadığı yönündeki ünlü beyanının hatırlanması, bu tür bir geri kazanma çabasını kolaylaştıracaktır

About Ferruh Erkem

Check Also

FRIEDRICH ENGELS 200 YAŞINDA-kartallar yüksek uçar- Bir Artı Bir

28 Kasım Friedrich Engels’in 200. doğum yıldönümü. Peki, “General”i nasıl biliriz? Şimdiye dek hakkında okuduklarımızı, …

2 comments

  1. Şubat ve Ekim 1917’de solda yaşanan büyük kırılmayı tarihsel perspektifiyle en iyi analiz eden kitaplardan biridir. Bir yerinde şunlar söyleniyor,”Doğu Avrupa’da 1989’da birbiri ardına patlak veren olaylarla Marksizm- Leninizmin iç çelişkileri çarpıcı bir biçimde açığa çıktı: Demokratik teme­lini reddeden bir sosyalizm kalıcı olamazdı. Bu nedenle “sağ kanadın” kay­bedenleri belki de kaybeden değillerdi. Zaman onlardan yana olabilir; yal­nızca demokrasi ve sosyalizmi yeniden birbirine bağlama ihtiyacı dolayısıy­la da değil.” Çok doğru bir saptama. Sosyalizmi demokrasisiz bırakma veya demokrasiyi sosyalizmsizden koparma işçi sınıfına ve marxizme çok ağır bedeli oldu. Solun bu tarihsel hatası demokrasinin zamanla sosyal özünden uzaklaşıp sadece liberal politik sınırlarda tutulmasına yaradı. Öbür taraftan, Sosyalizmin demokrasisiz bırakılması otoriter bir sosyalizmi doğurdu. Doğu Avruğa’da Demokrasisiz gerçekleşen tüm sosyalist devrimci dönüşümler; Ekonomi , eğitim. cinsiyet eşitliği, ve kültür, emeçilere yabancılaştı. Batı Avrupa’da Demokrasinin liberal demokrasiyle özdeşleşmesini sağladı. Bu tarihsel kırılmanın giderilmesinin yolu demokrasiyle sosyalizmi evlendirmekten geçer.

  2. yorum için deneme mesajıdır, dikkate almayınız, onay mevzusunu kaldırmak için test ediyorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com