MÜNAFIKNÂME : DR. HİKMET KIVILCIMLI VE KOMÜNALİZM – III-H. Zafer

 

                   TARİH, SINIFLAR SAVAŞININ TARİHİ DEĞİLDİR                                                                                

Ya bugün? Sınıflı toplum düzenine KOMÜNAL yapılarla/yapılanmalarla cevap vermektir.  Yani, hemen şimdi devrim.

Ya sınıflar savaşı?

Tarihin sınıflar savaşı tarihi olduğunu söylemek Avrupa merkezli tarihin anlayışının ürünü olduğu kadar, Komün gücünü yok sayan bir yaklaşımın ürünüdür. Marxist-Leninist paradigma ile kopuşma önemli ölçüde bu yaklaşımla kopuşmaya, “sınıf” ve “sınıflar savaşını” putlaştırmaktan kurtulmaya bağlı. Önce, yazılı olan tarih gibi, yazılı olmayan tarih de vardır. Üstelik bu ikisi birbirinden öyle kesin ve keskin çizgilerle de ayrılamaz. Eğer tarihi sınıflar savaşı tarihi olarak görürsek, büyle kesin ve keskin bir cizgi cizme yanılgısına düşeceğimiz gibi, “komün gücü”nün ister yazılı ister yazısız olsun tarihin her döneminde oynadığı devindirici rolü inkâr etmeye varırız. Sınıflar savaşı olarak su yüzüne yansıyan görüntü bile aslında Komünal güçlerle sınıflı toplum güdücüleri arasında yürüyen bir savaştır. Bu öylesine bir savaştır ki, tarihte sosyalist devrim diye adlandırılan poltik devrimi gerçekleştirenlerin kendi aralarında yürütükleri kavgada bile kendini gösterir. Kronstadt devrimcileri komün gücü olarak tarihteki yerini alırken, Bolşevikler gelecekte kurulacak olan tiranlığın en bariz ipucunu sınıflı toplumun temsilcisi olarak karşı tarafta yer almak suretiyle gözler önüne sererler. “Fethedenlerin fethedilmeye” başlandığı dönüm noktasıdır bir bakıma Kronstadt. Bir başka çarpıcı örnek olarak Ukrayna anarşist hareketinin (Mahnovşçina) yokolması sonucunu verebilecek (vermemiştir ama) güney cephesinde Çarcı ordular karşısında Troçki’nin kızıl orduyu geri çekmesi askerî taktik bir dehanın ürünü olmaktan çok, sınıflı toplum güç ve güdücülerinin işbirliğine işaret ediyor olmasın? Tarihe sınıflar savaşı tarihi değil de, komün güçleri ile sınıflı toplum güdücülerinin savaşı olarak bakıldığında tarihi anlamak daha da mümkün olabiliyor. Tarihin maddeci yorumu bunu gerektirmiyor mu?[ii]

Bu noktada, ezberlerimizi bozmaya çalışmak aranan kanı bulmayı sağlayacaktır. O nedenle Marxizmi yenilemek değil, Marxist-Leninist paradigma ile kopuşmak gerekiyor.  Daha sonra değineceğim üretici güçler teorisinin yorumlanışı da bizi aynı kapıya çıkaracak. Ve belki de ancak o zaman Demir Küçükaydın’ın   “Demir’den Kapılar”ı “demirden kapılar” olmaktan çıkacaktır.

 ‘KOPAR ZİNCİRLERİNİ GÜL-SARI’

Bütün bunlardan yola çıkarak, Demir Küçükaydın’ın ‘kayıp halka” dediği Komün’ün aslında hiç de “kayıp halka” olmadığını ama Marxist-Leninist yosunlarla kaplanmış olduğunu söylemek daha doğru olsa gerek. Sorunu, Marxist-Leninist paradigmadan kopamamakta aramak daha doğru olur. Ama bizzat Demir, kendisi o paradigma ile kopuşumadığı için bir kayıp halkanın peşinde koşuyor. Öyle ki, Komün, “Romantik Düşünce”nin kayıp halkası oluyor. Sormadan edemiyorum. Robert Owen’ın yapmaya kalkıştıkları, yine o yıllarda benzeri denemeleri Amerika’da hayata geçirmeye çalışan kimi Avrupalı göçmenlerin çabaları  Romantik Düşünce’nin hayattaki karşılıkları değil mi? Robert Owen’la hemen hemen aynı yıllarda komünal hayat tarzını “Nasıl Yapmalı?” ile öyküleştirmeye çalışan Çernişevski’nin çabası o halkayı kaybetmek midir, yoksa gün yüzüne çıkarmak mıdır? Aslında kaybolan bir halka yok, Marxist-Leninistlerin öcüden korkar gibi korktukları bir gerçeklik var. Bu nedenledir ki, canhıraş kulaçlar da atsa (bütün samimiyetimle, buna çok da saygı duyduğumu belirteyim) Demir Küçükaydın, Marxist-Lenninist girdaptan çıkamıyor. Samimiyetime inandığını düşünerek, yanlış anlamıyacağı umuduyla ‘Kopar zincirlerini Gülsarı’ demek istiyorum, Demir’e.

Kendisinden uzunca bir alıntı yapmak o girdabı göstermek bakımından yararlı olacak.

“İlerlemeci bir tarih anlayışı bakımından, devrimci program, üretici güçlerin gelişimini engelleyen siyasi ve ekonomik ilişkilerin düzenlenmesiyle sınırlıydı. Bütün devrimci veya reformist partilerin programlarında bu ortak bir özellikti, ayrılık, programın neleri içereceği noktasında değil, taleplerin neler olacağı noktasındaydı. Bu yaklaşımda, bir siyasi ve ekonomik sistem sorgulanır, bir uygarlık değil. O uygarlığın değerleri sorgulanmaz. Eleştiri ve program ekonominin ve politik olanın (devletin) örgütlenmesine ilişkindir.

“Ama ilerlemeci olmayan, bir uçuruma gidişi durdurmaya yönelik bir devrim açısından ve böyle bir tarih anlayışından sırf böyle bir programla yetinilemez. Çünkü, eğer sorun “üretici güçlerin gelişiminin önündeki engelleri kaldırmak” olarak formüle edilirse; buna bağlı olarak ekonomik ve politik program ve talepler formüle edilirse, kötümser, felakete giden bir tarih ve tarih anlayışı açısından bu, uçuruma gidişi hızlandırmak anlamına gelir. Başka bir uygarlık tasavvuru; başka bir yola girişi içermelidir artık program; dolayısıyla sadece üretici güçlerin gelişiminin önündeki engelleri tasfiyeye yönelik bir ekonomik ve politik taleplerle sınırlı bir program kötümser; felakete giden bir tarih anlayışıyla bir arada bulunamaz.

“Yani tarih hakkındaki kavranış ile bir programın neleri içereceği sorunu arasında içsel; kopmaz bir ilişki bulunmaktadır.

“O halde, Marksistler sadece felakete gider bir tarih kavrayışına dayanmak;  tarihe ilişkin bir Kopernik Devrimi yapmak zorunda değildir;  program anlayışlarında da bir Kopernik Devrimi yapmalıdırlar. Artık ekonomiyi ve devleti düzenleyen bir program yetmez; başka bir uygarlık programlaştırılmak zorundadır.” [iii]

Demir Küçükaydın, “Artık ekonomiyi ve devleti düzenleyen bir program yetmez” diyerek herşeyden once böyle bir program yapılmasından vazgeçmediğini dile getirmiş oluyor. Ama bu programı  “başka bir uygarlık programlama”nın parçası olarak görüyor. İşte tam da girdap dememin nedeni bu: önce, devletten, sonra da programlamaktan vazgeçmemesidir. Kim, neyi, nerede, hangi ölçekte (coğrafya anlamında) ve kimler için programlayacak?

Halbuki, sınıflı toplumlarda bütün sistemler insanlığın boynuna vurduğu kemendi devlet ile düğümlemişlerdir. Bu düğüm çözülmeden insanlığın özgürleşmesi mümkün olamaz… Söylediklerimi pekiştirecek diğer örnekleri bulabilmek için  Demir Küçükaydın’dan yaptığım alıntının tamamına bir de bu açıdan bakılmasını öneririm. Uzatmak istemiyorum, ancak bir başka nokta daha var bu alıntıda dikkatimi çeken.

Şu cümlelere bir daha bakalım: “Ama ilerlemeci olmayan, bir uçuruma gidişi durdurmaya yönelik bir devrim açısından ve böyle bir tarih anlayışından sırf böyle bir programla yetinilemez. Çünkü, eğer sorun “üretici güçlerin gelişiminin önündeki engelleri kaldırmak” olarak formüle edilirse….”

Sorum şu: Hangi “üretici güçler”dir, sözü edilen? Yine daha önce sözünü ettiğim bir çalışmama döneceğim. Mayıs 1996’da ‘MÜNAFIKNÂME: Ye Yeni Fatsa’lar Ya Hiç’ başlıklı ÖDP ile ilgili yazıda şöyle demiştim:

“BAŞINIZA ÇALINSIN ‘TOPLUMSAL İLERLEME’

“Bu slogan, boşuna, yıllarca “komünist” partilerinin ana sloganı olmadı.  “…eski orijinal medeniyet bir RÖNESANS”a uğratılmıştı zaten, geriye ortak hedefe ulaşmak için “barış içinde birarada yarışmak” kalıyordu.

“TOPLUMSAL İLERLEME’nin bedelini insanlık ödeyecekmiş, ne gam? Mesele bugünü kurtarmakta… Mesele tiranların saltanatını kurtarmakta. Hadi kapitalist tiranları anladık. Ya “sosyalizm”in tiranlarına ne demeli? Adına hareket ettiklerini söyledikleri işçi sınıfı nasıl gelişiyordu? Açıklayabilirler mi? Olayca, ilerleyen teknoloji daha geniş sayıda işçi kitlesini biraraya toplamak yerine, robotların da devreye girmesiyle, işçilerin işyerlerinde daha az sayıda ve görece daha dağınık çalışmalarını gündeme getirmiş değil mi? Bu açıdan, “ilerleme”, kitapların söyledikleriini doğrulayıp, beylerimizin “ilerlemeyi” kutsaması imkânını ortadan kaldırmış olmadı mı? Varsın olsun. Onlar “kutsal kitapları” mızraklarının ucuna geçirip, “çağdaş Muaviye” olmaya devam edebilirlerdi. Öte yandan, ilerleme kavramına yüklenen anlamla, işçi sınıfını, kendiliğinden sınıf olmaktan çıkarıp, kendisi için sınıf olmaya taşıyan kaldıraç, sınıf bilinci köreltilmedi mi? Bu nasıl bir “ilerleme” idi ki, başımızda atom bombası olarak patlıyordu?! Sosyalizm için ilerleme, gelecek kuşaklara ölümü teknoloji tepsisinde sunmak yerine,  insanların insanca yaşayacağı bir düzeni bugünden gerçekleştirip, yarına miras bırakmak değil miydi? Batı Almanya’da Yeşil muhalefeti sözde destekleyip, Doğu Almanya’da aynı temeldeki muhalefeti ezmeye kalkan, Moskava’yı dünyanın en temiz ve yeşil kentlerinden biri yapıp, Orta Asya’da atom bombası patlatan ikiyüzlülükten ise farklısı beklenemezdi.”

(Devam edecek: “Münafıknâme: Dr Hikmet Kıvılcımlı ve Komünalizm – IV” / PANDORA’NIN KUTUSU)

[i] Ocak 2013’te yapılan Hikmet Kıvılcımlı sempozyumuna sunulmak üzere son anda aceleyle yazılan bu yazı özüne dokunmaksızın kimi yazım hataları düzeltilerek sayfamızda 4 bölüm halinde yayınlanacaktır.

[ii] Tarihsel maddecilik kavramını Marx Engels’in kullanmamasından ötürü değil ama bu kavramın anlatılmak isteneni verip  vermediğini düşünmek gerek. Maddeciliğin tarihselliği midir söz konusu olan yoksa tarihin maddeci yorumu mu? “Ama Dr.H. Kıvılcımlı kullanmış” diye itiraz edecek olursanız,  ben ne diyeyim? “Allah kurtarsın!”

[iii] D.Küçükaydın: Tarihin, Marksizm’in ve Kıvılcımlı’nın Kayıp Halkası: Komün,  sayfa:6

 

About Hayri Zafer

Check Also

FRIEDRICH ENGELS 200 YAŞINDA-kartallar yüksek uçar- Bir Artı Bir

28 Kasım Friedrich Engels’in 200. doğum yıldönümü. Peki, “General”i nasıl biliriz? Şimdiye dek hakkında okuduklarımızı, …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com