ZEZE, BABAM VE BEN-Sultan Karatas

Bir yandan sobanın külünü atıyor bir yandan da közü azalan ateşi üfleyerek harlandırmaya çalışıyordu gözlerimi açtığımda… Beraberinde ettiği Kürtçe küfürleri anlamakla beraber; tüten sobaya mı yoksa yüreğinde  tutup söyleyemediği başka şeylere mi küfrediyordu diye o çocuk yaşta bile aklımdan geçirmiştim.
Farklı kimlikleriyle belleğimde yer eden Zeze; babamın ilk eşi, anamın üstüne kuma geldiği nikahsız ‘kadın’ Zeze, Türkçe’yi bir türlü iyi konuşmadan ölüp giden ‘ezik’ Zeze… Başına sardığı patates dilimleriyle, migreninin kesileceğini umut eden Zeze. Çalışkan Zeze, ‘Muhacir kızı’ Zeze… Neneme, dedeme hizmet etsin diye gelin edilen Zeze… Kuma getirmesine rağmen babamı bırakmayan, sevgisini her fırsatta söyleyen Zeze. Babamın gözüne direkt baktığına hiç tanık olmadığım kadın Zeze… Zeze ana, Zeze kuma, Zeze nikahsız,  iki oğlan anası Zeze… Onca kimliğin içinde hayatı hüzünle ve baş ağrılarıyla tükenen Zeze. Çocukluğumun en değerli anılarına kahramanlık eden Zeze. ‘Üvey anam’ diye kimliklenen Zeze’m…
İşte bahsettiğim Zezem,  çok kimlikli…
Anımı  anlatmaya devam edeyim…
Yine muziplik yapan abim olmuştu, kırık bir Türkçe’yle;
-… he heee sanki bilmiyom kime kızdığını annem babamın yanında ona kızıyon bir de sanki sobayla kavga ediyon…
Zezem de muzip bir gülüşle onaylamıştı ki, hiçbir zaman etrafında kimseye kızacak kadar cesareti olmayan o ezilmişlik haliyle… Kendi dilince ve tüm içtenliğiyle cevaplamıştı abimi, bir yandan da sobayı körüklerken…
Yine eziyetli, zor geçen bir kış olmuştu… Çocukluğumda hatırladığım en çetin kış diye aklımda kalan…Buna rağmen, okullar tatil edilmemiş eve pekte yakın olmayan üstüne üstlük uzunca bir yokuşu inmek zorunda kaldığımız Örnektepe İlkokulu’na yürüyerek gitmek zorunda kalmıştık… Hatta bir keresinde, tipinin fena savurduğu bir anda kardeşimin öğretmeni onu koltuğunun altına alıp yürütmüş ben ise eve geri dönmek zorunda kalmıştım.
Nakliye işleri yapan babam için kışın çilesi beterdi.  Nakliye için kullandığı Cemse kamyonu ve kış için takılacak zincir halatı  epeyce dert olurdu. Bu kamyonların 1950’lerde Amerikan ‘Marshall Planı’* çerçevesinde , İkinci Dünya Savaşı’nda, miadı dolan askeri cipler, kamyonlar, otobüsler Türkiye’ye yollanmıştı sonralardan öğrendiğim kadarıyla.
Cemse  kamyonunun lastiklerini kışın evin holüne getirip, kar zincirleri takılırdı annemin yardımıyla… Evimizin sıcak atmosferi ve  yanan sobanın çıtırtıları, ibrikte kaynayan suyun fokurtusunun iç ısıtan sesini bugünün  çocuklarına anlatsam ne ifade eder acaba?  Tıpkı, ibrikte kaynayan suyun buharı misali,  o günler buram buram  aile ortamı özlemi ve çocukluğumun değerli anılarıyla burnumda tüter durur.
Kimselerin varlığımızdan haberdar olmadığı, pekte ilgilenmediği çocuklardık bizler işin gerçeği… Sevgilerini az gösteren  yetişkinlerimize rağmen onları hissederdik. Yaşama tutunmak, ekmek parası kazanmak için  süregiden  feodal aile ilişkilerindeki zorluğa rağmen, uzlaşmacı davranışları hayranlık uyandıracak boyuttaydı. Böylesi ortamlarda, sıkıntı ve zorluklara yakından tanıklık ederek büyüyen çocuklardık . Çok konuşan kız çocuklarının ‘pek bilmiş’, ‘dili uzun’ diye hem Kürtçe hem de Türkçe bir güzel azarlanan geleceğe aday bireylerdik.
Babamın çevremize kıyasla  daha açık görüşlü olması her zaman yaşamıma artı olarak dönmüştü. Döneme aykırı söylemleri vardı. Dogmalara karşı amansız savaşçı idi, bildikleri çerçevesinde. Her zaman yenilikleri  öğrenmeye  meyilli, sevecen karakterli doğasıyla kaldı aklımda. Ne kadar da yaşamayı seviyordu oysa ne çabuk ayrıldı aramızdan. Belki de kıymetini bilemediğimiz, nice bilge ve doğal alimlerimizden sadece biriydi babam.
Hiç okula gitmemişti, tek çocuk olmasına rağmen zorlu bir yaşamı olmuştu.. Erken yaşta evlendirilmiş… Evde bir gelin, kaynana-kayınababaya hizmet etmek adına.  Ancak gönüllü bir evlilik  olmaması, babamın ikinci kez evlenmesine fırsat olmuştu. Annemi ikinci eş olarak, küçük yaşına rağmen kaçırmıştı. Bazen hafsalam almıyor o zaman diliminde bütün bunların yaşanması…
Akşamları  canlı geçerdi   soğuk kış gecelerinin…  Soğuk ve yokluk   dokunmuyordu bu kenar mahallenin yürekleri sıcak insanlarına sanki. Onca çalışma  yorgunluğa rağmen, komşular habersiz ev ziyaretlerine gelir, çaylar içilir, gündeme dair sohbetler edilirdi.    Ağız dolusu gülüşler doldururdu iki-üç  göz haneli mini kondularımızı bir gece vakti.  Sigara dumanının sohbet eşliğinde, zararsızca tüttüğü gecelerin sabahı kapı önü muhabbetler ve gülüş sesleriyle bizleri karşılardı.  Kimi zaman buz gibi rakı   karpuz ve peynir eşliğindeki deyişler, sohbetler, gülüşler kederleri perdelerdi karanlığa inat…
Sohbet konuları bugünlerden farklıydı, eski köy anılarını -eski dediğim daha 10 -15 yıl öncesi- tazeleyip duruyorlardı… Konuk gibi geldikleri koca İstanbul esas mekanları olmuştu oysa. Köylerini ise daha çok anılarında yaşatıyorlardı. İlginç olan bir diğer şey ise, sohbetler çoğunlukla Kürtçe yapılırdı. Saz çalınır, deyişler dile gelir hem de ardı arkası kesilmez, birbirlerine müdahele etmeden. İnanılmaz şekilde, kişiye duyulan saygı kültürünün en alasını sergilerdi büyüklerimiz… Bahsettiğim büyüklerimiz,  çoğu ilkokul mezunu olmayan 70’li yılların yaşları 40’ın üzerinde olmayan anne-babalar, daha yaşlıca  dede ve ninelerimizdi.
O günün çocukları, bugünün yetişkinleri olan bizlerin yüreğinde, belleğinde o günlere dair kocaman bir vefa ve dostluk duygusu canlı canlı duruyor. Bir de geçmeyen bir hüzün çoğumuzda, tekrarı mümkün olmayan bir gerçeklik… Bir daha o günleri yaşayamamanın burukluğu…
Zeze, babam ve ben, o günlerden böylesine belleğimde bugün hem de  dün’ü yaşatarak…

About sultan karataş

Check Also

TARTIŞMALAR ÜSTÜNE: SOSYALİZM, DEMOKRASİ, PARA VE EKONOMİ….M. Taş

Hasan Karataş arkadaşın üç yazısında dikkatimi çeken görüşlerini kısa notlar halinde değerlendirip cevap vermeğe çalıştım. …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com