ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR

1940 yılında Amerikalı Yazar Ernest Hemingway, İspanya iç savaşını anlattığı romanı “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” da, Faşizme karşı savaşan Uluslararası gerilla güçlerinin savaş karşısındaki düşüncelerini sorgular, savaşla insan hayatının değeri arasındaki karşıtlığı çözümlemeye çalışır. Bu edebiyat klasiğine ismini veren sözcükler ise yaklaşan olası tehlikelere karşı bir alarm vurgusunu taşır içinde. Sanırım, uzunca bir süredir bu ülkede yaşanan/yaşatılan bazı gelişmeler karşısında da Hemingway’in çanlarının çıkardığı ses, kulaklarımızı daha da fazla rahatsız etmekte.

Hemingway’in bu romanında anlattığı dönemden hemen öncesinde, faşizmin ana vatanında yaşanan gelişmeler, şu sıralarda ülkemizde yaşanan gelişmelerle bir kez daha hatırlanmalı. 2. Dünya savaşı sırasında Almanya’da yükselen yahudi düşmanlığı, Alman ırkçılığının bir sonucu olarak adım adım kitleselleşmiş, Alman etnik milliyetçiliğin bir sonucu olarak da tırmanan faşizm önce komünistleri-sosyalistleri vurmuş, hemen ardından da (Almanların ötekisi) Yahudilere yönelmiştir. O dönemde, daha toplama kampları, fırınlar vs. gibi vahşet politikalarına başlanmadan önce Alman halkında oluşturulan psikolojiyle Yahudiler sadece Almanya’da değil, bütün Avrupa’da istenmeyen insanlar olarak kabul ettirilmişti. Uygulanacak soykırımın ilk işareti olarak da Almanya’daki bütün işyerlerinin kapısına “Buraya Köpekler ve Yahudiler Giremez” tabelaları asılmıştır. Bu ırkçı bakış açısının hem Almanya’yı, hem Avrupa’yı, hem de insanlığı nerelere götürdüğü, nasıl bir kıyıma yol açtığı artık bir avuç Nazi artığı dışında, bütün insanlık için ortak bir uygarlık kabulüdür.

Ülkemizde de uzun süredir tırmandırılan milliyetçi-ırkçı politikalarla şovenizmin nasıl bir kitlesel kabule doğru götürüldüğünü görmek, tüm demokratik güçler açısından çok dikkat çekici olmalıdır. Eskişehir’de, Osman Gazi Kültür Derneği üyelerinin, derneğin girişinde “Buraya köpekler girebilir, Yahudiler ve Ermeniler Giremez” tabelaları ile yaptıkları gösteri faşizm dönemindeki Almanya’yı hatırlatıyor. İnsan ister istemez soruyor, bu ülkenin gittiği/götürülmek istendiği yer nereye doğru? Bu ülkede yerleştirilmeye çalışılan Faşist Kitle Psikolojisi’nin kısa ve uzun erimli amaçları ne? Nasıl bir kaos ortamı ve nasıl bir ülke yaratılmaya çalışılıyor?

Kendi komşusunu, kendi vatandaşını öteki olarak görüp, onunla bir arada olmayı kabul edemeyen, hatta onun ortadan kaldırılmasına şu veya bu şekilde onay veren ırkçı bir kitle psikolojisi yaratılması o çok eleştirdiğimiz, şiddetle karşısında olduğumuz İsrail devletinin uygulamalarıyla ne kadar örtüşüyor, değil mi? Bir basketbol maçını basıp, İsrailli oyuncuların üzerine kitlesel linç kültürüyle saldırmak, İstanbul’da düzenledikleri mitingde yakındaki otelde kalan İsrail vatandaşlarını hedef olarak göstermek, dinciliğin ve ırkçılığın birbirlerine ne kadar yakın olduğunu, birbirlerinin yerine nasıl hızla ikame olduklarının göstergeleridir. Demokratik tepkileri çığırından çıkarıp, tüm bir ulusun bütün üyelerini ayni kaba koymak, ırkçılığın en açık tarifidir. Bütün bu provokasyonların, insan hakları savunucusu hareket olduğunu ileri süren kimi sivil toplum kuruluşları tarafından yönlendirilmesi ise ayrıca dikkat çekicidir.

Kuruluştan bu yana bu ülkenin baskın kimliği-ideolojisi milliyetçilik olmuştur. Başka türlü olmasını beklemek de zaten gerçek dışı bir düş olurdu. Kendi kimliğini “öteki”ne göre kurgulamak ulus-devlet oluşturmanın olmazsa olmaz koşuludur. İmparatorluk çağının kozmopolit devlet yapısı karşısında, yine demokratik olmayan bir devlet yapısı olarak ulus-devlet’in yeni örgütlenme biçiminin belirmesi hiç de rastlantı değildi. Kurgulanan bir ulusun oluşturulmasındaki milliyetçilik rüzgarı asıl olan öğedir ve amacı da yeni bir devletle birlikte yeni bir ulusun oluşturulmasıdır.

Bu süreçte de farklı ama yakın kimlikler yapılabildiği ölçüde özümsenecek, farklı ama uzak kültürler ise dışlanacak, “evlerine” yollanacaktır. Burada dikkat edilirse ulus-devletin kuruluşunda iki temel öğe vardır. Bunlardan biri milliyetçiliktir; egemenliği kabul edilen ve arzulanan etnik grubun devlete de egemen olması ve diğerlerini asimilasyon yöntemiyle kendisine katmasıdır. Diğeri ise İslam öğesidir -ki bunda da müslüman olanların dışındaki tüm gruplar ve etnik topluluklar, sınırların dışına “davet edilmektedir”. Bu müslümanların giderek mezhepleri de belirlenmiş ve sünni/hanefi mezhebi başat role kabul edilmiştir. Amaç homojen-türdeş bir toplum modeli inşa etmektir. Farklılıkların zenginliği değil, tektipliliğin sükuneti ve fakirliği tercih edilmektedir.

Yaklaşık yüz yıldır devletin uyguladığı bu milliyetçi-islamcı Türk kimliği, zaman zaman birisi, zaman zaman diğeri ön plana çıkmak üzere Türk-İslam sentezi olarak uygulanmıştır. Bu yüzden de kendini dinci olarak tarif edenlerde milliyetçilik ve kendini milliyetçi olarak tarif edenlerde de dincilik hiçbir zaman eksik olmamış, her zaman birbirini tamamlayan ana öğeler olmaya devam etmiştir.

Bugün dincilerin İsrail’i kınama eylemlerindeki milliyetçi-ırkçı çıkışlarının altında yatan nedenin bu olduğu çok açık. Ne yazık ki, Yahudi düşmanlığı ile yola çıkan ve demokratik olmaktan çok uzak noktalara savrulmaya açık gösterilerin her şeyden önce toplum olarak bizleri vurduğunu ve vuracağını unutmamak zorundayız. Orta-Doğu’daki milliyetçi İsrail devletinin uyguladığı vahşet ile dinci Hamas’ın uyguladığı şiddet, sadece ve sadece buranın halklarını vurmaktadır ve bizim asıl savunmamız gereken de sonuna kadar insan hakları olmalıdır. İsrail ile Hamas’ın arasındaki bu savaşın galibi olmayacağını ama mağlubunun çoktan belli olduğunu söyleyebiliriz: Filistin halkı ve Orta-Doğu’nun tüm halkları…

About Ferruh Erkem

Check Also

Bir başka açıdan Mustafa Suphi ve Ermeniler-Ahmet Kardam-AGOS

Türkiye’de sol fikriyata dair yayıncılığın gelişmesinde önemli çabaları olan araştırmacı-yazar- çevirmen Ahmet Kardam’ın ‘Mustafa Suphi: …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com