GİDECEK OLAN BELLİ, YA GELECEK OLAN?

Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Milli Güvenlik Kurulu’nda Anayayasa kitapçığını dönemin Başbakanı B. Ecevit’e fırlatmış, Türkiye ekonomisi tarihinin en büyük krizlerinden birine girmişti. 19 Şubat 2001’deki bu olay, piyasaları bir anda alt üst etmişti. TL bir gün içinde %40 değer kaybetmiş, bankalar arası para piyasasında gecelik faiz %6200’e çıkacak, devletin borcu, o günün çok sıfırlı TL’siyle 29 katrilyona çıkacaktı. Yani bu olup bitenlerden hiç bir sorumluluğu olmayan fukara halk, artan bu borç yükünün sorumlusu yapılacak, krizin faturası vergi yükü olarak onların omuzlarına bindirilecekti.
Aslında fırlatılan Anayasa, işin magazin kısmıydı. Esası, Türkiye ekonomisi yapısal sorunlarından kurtulamıyor olması, toslayacağı duvara yaklaşmasıydı. “Anayasa kitapçık fırlatması” taşıran damla, çarpmadan önceki son çığlıktı.
Sonrasında IMF’nin bütün koşulları kabul edilecek, komiser Kemal Derviş gözetiminde, yeni ekonomik politika “sıkı bir disiplinle” uygulamaya sokulacaktı. Çalışanlar, emekçiler için, tiksindirici acı bir reçeteydi uygulanan. Kemerler sıkılmış, çalışanlar için yaşam, “çalışma kamplarına” çevrilmişti. IMF’nin “disipline” ettiği ekonomiye, ödül olarak yabancı sermayenin girişi sağlanmış, ekonominin yeniden nefes almasının olacağı yaratılmıştı. (Burda dikkat edilmesi gereken husus, Türkiye ekonomisinin dışa bağımlılığı, ayakta kalması, yaşayabilmesi için yabancı sermayeye muhtaç olması gerçeğidir)
İşte bütün bu sıkıntılar halka yaşatılıp, onların sırtında ekonomi biraz ayakları üzerinde duracak hale geldiğinde, yeni bir seçime gidildi ve halk, buna sebep olanları cezalandırıp parlamento dışında atarken, yeni söylemlerle piyasaya çıkan “İslami” AKP’yi iktidara taşıdı.
Şansları yaver gidiyordu bu; kuzu postuna bürünmüş azgın, aç gözlü, her türlü “numaranın” mevcut olduğu yeni oluşumun. Dünyada inanılmaz bir para bolluğu vardı, sermaye, yeni kâr limanları arıyordu. Türkiye, IMF’nin ilacını almış, hasta ekonomisinin iniltileri dinmişti. Döviz bolluğu hem kurun düşmesini, hem faizleri aşağı çekiyor, hem de maliyeti düşük dövizin akışını sağlıyordu.
Bu işin ekonomik boyutuydu. Diş sermaye biraz da siyasal istikrar, koydukları parayı geri alabilecek, demokrasi normlarına ait hukuki dayanaklar arıyordu.
Dini ideolojilerinde, “hedefe ulaşmak için, “her takiye mübah’ anlayışı olan bu ekip, onun da üstesinden geldiler. Askeri vesayet kalkıyordu! AB’ye giriş havai fişekleri patlatılıyordu! Kürtlerle yüzyılın sorunu, barışçıl görüşmelerle çözülüyordu! Fakat bütün bu göz boyama numaralarının gelip dayandığı, hiç bir mazeret kabul etmeyen, ekonominin kale gibi duvarı vardı ve “numara” yutacak durumda da değildi. Yurtdışından kâr için gelen bütün diş sermaye, akılsız esnaf işi, ekonomiye en hızlı “flaş” çaktıracak inşaata yatırılıyordu. Yollar, köprüler, alış veriş merkezleri, lüx siteler…..betona yatırılıyordu. Sadece o mu, özelleştirmeyle, halka ait tüm yatırımlar, araziler satılıyor, yarısı cebe, yarısı betona yatırılıyordu. Üretim için ithalat yapmak zorunda olan ekonomi; hem borçlarını çevirebilmek, hem ithalat için döviz girdisi sağlayacak yatırımlar gerekiyordu. Ama bunlara “prestij” yatırımları, göze çabuk görünen şantiye işleri gerekiyordu. Bu aynı zamanda ceplerini doldurmaya en uygun rant sektörüydü!
İnşaate dayalı büyümenin mümkün olmadığını, İspanya örneğini vererek anlatan dünyanın saygın ekonomistleri “şom ağızlı diş güçler” oluyorlardı.
Esasında kapitalizm dünyada, 2008’de girdiği krizle boğuşuyor, henüz çıkamıyordu. Dünya ekonomisin yönlendirilmesinde hâlâ büyük söz sahibi olan ABD, kendi bunalımını aşmak için çareler arıyordu. İlk elde, kaçan sermayeyi geri çekmek için FED, faiz politikalarını devreye sokuyordu. Bu, yaşamak için suya gereksinim duyan balık gibi, Türkiye’nin nefes borusunu tıkayan bir olguydu. Su çekildikçe, balık çırpınmaya başlıyacaktı artık. Ekonominin nabzını ölçen, 2008’in dünya ekonomik krizinin gelişini önceden tespit edip dile getiren ABD’li ünlü iktisatçı Nourile Roubini ve Jesse Colombia, Türkiye için sonun başlangıcını bütün verileriyle ortaya koyuyorlardı.
Roubini, gerekçelerini şöyle sıralıyordu:
“1-FED’in devam edecek faiz artışları
2- Artma eğilimindeki petrol fiyatları
3- Mevcut ticaret savaşları
4- Gelişmekte olan ekonomilerdeki daralma
5- A.B’nin karşı karşıya olduğu dağılma tehlikesi
6- Hisse senedi, tahvil-bono piyasasında meydana gelen şişkinlik
Yaklaşmakta olan krizin, 2008’deki krizden daha derin ve daha ağır tahribat yaratacak potansiyel taşıyor.”
ABD’li, son yıllarda yıldızı parlayan genç iktisatçı Jesse Colombia da yaptığı ekonomik analizlerde, getiri eğrisinin tersine döndüğü koşullarda, bunun büyük bir krizin habercisi olduğuna işaret ederek, bunun özellikle finansal krizden kaynaklı yıkıcı etkilere dikkat çekiyordu,
Bunlar dışında, The Guardian’ın ekonomi editörü Larry Elliot, kriz kahini Tim Lii, ünlü İktisatçılar Micheal Roberts, Tim Ash, ağız birliği etmişçesine “Dünya büyük bir krizin eşliğinde ve bunun tetikleyicisi, ekonomisi hassas ve kırılgan olan Türkiye olabilir” diyorlardı.
Türkiye’den çok, kurtuluşu kendi kişisel bekasına çeviren, bunun için de koruyucu bir “militan” kadro oluşturan R.T. Erdoğan, yolun sonuna geldiğini artık kendisi de biliyor. Onun içindir ki işi, dayanabileceği yere kadar; saldırgan milliyetçilikten, her türlü baskı ve zulüme; ABD ile Rusya arasında cambaz dengesinden, Avrupa Birliği’ne şantaja kadar her yolu deniyor.
Basın yayın tamamen susturulmuş, Türkiye, dünyada en çok gazetecinin hapishanede olduğu ülkelerin başında hatta ilki durumunda. Demokrasinin son kırıntısı seçimlerle elde edilen yerel yönetimler, keyfi uygulamalarla görevden alınıyor, yerlerine kayyım adı altında AKP militanı vali veya kaymakamlar atanıyor. Sosyal medyada bile en küçük bir itiraz, eleştiri terör suçu sayılıyor! Adalet sistemi çökmüş, hukuk tamamen keyfi bir uygulamaya dönüşmüş durumda. Ekonomi, yıllar öncesinden belirtildiği gibi, freni patlamış araba gibi aşağı doğru yuvarlanmaya devam ediyor. Cihatçı, işgalci dış politika, tüm komşularıyla sorunlu hale getirdi Türkiye’yi. Sadece sınırları içinde değil, diğer ülkelerdeki Kürtlereri kapsamaya başlayan saldırganlık, tüm Kürtlerin nefretini kazandı.
İşte bu koşullarda, geminin karaya oturduğunu farkedenler, gemiyi terk etmeye başladılar. Önüne geçilmez bir çözülme başladı bile. Eski Başbakanı Ahmet Davutoğlu, önüne çıkarılan zorluklara rağmen partisini kurdu ve çevresindekiler, AKP’nin en yüksek oyunu almasını sağlayan AKP il başkanları. Karşılıklı olarak yolsuzluk ve rüşvet suçlamaları şimdiden mücadelenin ne kadar çetin ve ağır geçeceğini gösteriyor. En önemlisi, birbirleri hakkında her şeyi çok iyi biliyor olmaları.
Arkasında eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olan Ali Babacan, biraz ağırdan gitse de, parti çalışmalarını son aşamaya getirmiş durumda ve bir kaç hafta içinde o da partisini kurmuş olacak.
İşin en ilginç yanı, Erdoğan ve şimdi ayrılanların en üst noktada “Beraber çıktıkları yollarda, beraber ıslandıkları” halde, şimdi sorumlulukları yokmuş havasına girmeleri. Davutoğlu’nun açıkladığı kuruluş manifestosunda, Kürt sorunundan, adalete, bireyin hak ve özgürlüklerine… sanki düne kadar Başbakan, AKP Genel Başkanı değilmiş gibi, demokrasi kahramanı olmaya çalışması. Batı ile ilişkileri daha sıkıfıkı olan Babacan’ın, AB konusunda, demokrasi konusunda Davutoğlu’ndan aşağı kalmayacağı hatta daha ileri şeyler söyleyeceği kesin gibi gözüküyor.
Türkiye’nin hem ekonomik hem siyasi olarak geldiği nokta, AKP ve reisi Erdoğan’ı yolun sonuna getirmişti zaten. Parçalanma kaçınılmaz görünüyordu. Burda sorgulanması gereken, bu kaçınılmaz sona gelinirken sol’un ne yaptığı veya ne yapmadığıdır.
AKP’nin dağılmasını, parçalanmasını sağlayacak bütün gelişmeler değerlidir elbet de. Bu çözülme, cebarrut zorbalığın gidişini hızlandırır. Fakat umudu buna bağlamak, bununla yatıp bununla kalkmak, sol’un savsakladığı sorumluluklarını ve çaresizliğini gösteriyor. Burda temel soru, gidecek olan AKP ve Erdoğan’ın yerine neyin geleceği? Eğer gidenin yerine, Erdoğan’ın yıllar boyunca yol arkadaşları, Türkiye’yi uçurumun eşiğine gelmesinde birincil derecede sorumlulukları olanlarsa, bundan demokrasi de çıkmaz, aydınlık bir gelecek de! Bunların “takiye” kültüründe yalan söylemek, sahte umut dağıtmak fazlasıyla var zaten.
Solun bu güne kadar yoksul kesimleri, başta gençler olmak üzere, toplumun tüm kesimlerine demokrasiyi hedefleyen, dikkat çekici ve ikna edici politikalar üretmesi ve gerekirse ev ev ulaşması gerekiyordu. Sol derken CHP’den bahsetmiyorum. CHP Bunu yapmıyor, misyonu gereği yapamaz da! Sol dediğim, sosyalist sol. Sosyalist solun da mevcut dağınık haliyle değil toplumu, kendi yakın çevresini bile ikna edemediği ortada.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kendi içinde debelenerek devam eden Türkiye’nin sorunları, ancak sosyalist solun en azından pazarlık gücü olan bir etkinlik içinde olursa çözülebileceği ortada. Bunun sağlanabilmesi için de, demokrasiyi hedefleyen bir birlik içinde olmaları tek çıkış yolu.
Ya bu karanlıklardan çıkmak için, işin gereği yapılacak veya yapılan itirazların hiç bir kıymeti harbiyesi olmayacaktır.

About Hasan Boz

Check Also

Aslında hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir.

Aslında hiçbir şey dışardan göründüğü gibi değildir. AKP Meclis Grup Başkan vekili Cahit Özkan AKP …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com