MARAŞ KATLİAMI- Hasan Boz

Haykırışımızı susturmak için

Maraş ne ilk, ne son katliamdır

Mücadelemizi bastırmak için

Maraş ne ilk, ne son katliamdır

Ozan Emekçi

 

 

HASAN BOZ

 

 

41 yıl geçti katliamın üzerinden. Çok şeyler yazıldı, çok şeyler söylendi, nice feryatlar edildi. Kini diri tutmak için değil, katliamlar tekrarlanmasın diye. Ama sağır kulaklara seslenildi, kör gözlere gösterildi vahşetin fotoğrafları… Yine tekrarlandı tabii, arada bir tekrarlanılması istenerek. Sivas’da, Roboski’de; Suruç, Diyarbakır, Ankara Garı’nda, Sur’da, Şırnak’da, Nusaybin, Cizre’de… Şu söylendi açıkça: “Her yöntemi uygularız. Gerekirse sivilleri kullanıp hesabınızı görürüz, mecbur kalırsak da resmî kolluk kuvvetleriyle yaparız. Ya istediğimiz gibi olacaksınız, veya layıkınızı bulacaksınız”

Elbet de çığlığımız yettiğince haykıracağız, anlatacağız, hesabını soracağız dökülen kanların. Ama kan ve vahşet üzerine kurulu bu sistem değişmedikçe, biliyoruz ki yaşanmış acıların hiç biri aydınlanamayacaktır. Ne Ermeni soykırımı, ne Zilan, ne Koçgiri, ne Dersim… Ne varlık vergisi, ne 6-7 Eylül, ne 33 kurşun… kanamaya devam edecek bu yaralar.

Ben, bu katliamlardan 41 yıl önce yaşanmış, içinde, göbeğinde yer almış biri olarak, tanıklığımla anlatacağım Maraş katliamını. Yaptığımız, tarihin kayıtlarına çığlığımız düşsün diyedir.

 

KATLİAM ÖNCESİ MARAŞ

Hititlerden Asurlara, Medlerden Bizans’a, ordan Dülkadiroğlu’na kadar; Gurgum, Markasi, Markaji, Marasin ve nihayetinde Maraş olacak şehrin tarihini uzun uzun anlatacak değiliz. Biz daha çok, katliam öncesi  ve sonrasındaki Maraş’ı anlatacağız.

Maraş 1900’lerin başına kadar, Toros’ların kolu, Ahır dağı eteklerine kurulmuş, Halep vilayetine bağlı bir kasabadır. Kentin 1908 sayımlarında, nüfusun %68’i müslüman (46.636 kişi), (Aleviler de dahil edilmiş), %31’i Hristiyan-Ermeni (21.174 kişi) ve %1’i de Musevi (213 kişi) olarak kayıtlara geçiyor. Kent merkezi daha çok, el sanatları, ticarete hakim olan Ermeni ve az da olsa Musevilerin etkinliğinde.

1800’lerin sonlarında Ermenilere ait bir manastır. (Sağ üst köşede).
Resim hakkında bir kayıt olmamakla Beraber, büyük olasılıkla Ermeni katilamı sırasında toplanan çocuklar.

 

 

 

 

 

 

 

 

1900’lerin başında nüfusu tamamen Ermenilerden oluşan, Maraş’ın Zeytun kazası. Osmanlı nüfus kayıtlarına göre, 1914’de yapılan sayımlarda, Maraş merkez nüfusu 50.365 kişi müslüman (%68), 22,405 kişi Ermeni (%30) ve %2 de Yahudiler. Ermenilerin ve yabancıların kayıtlarındaysa bu rakamlar farklı. Maraş sancağı toplam Nüfus 144.700. Bunun 65.500’ü Ermeni, 70.200 müslüman. (Unutmamak gerekir ki, her iki kayıtta da, Kürt Alevi nüfusu, müslüman Türk olarak kayıtlara geçmiştir. Ve ayrıca, Katliam sonrası 1924’lere gelindiğine, kent nüfusu dramatik olarak düşecekti (Kaynaklar: Kirikorian: Armenians in The servise of The Ottoman Empaire McCarty: Müslümanlar ve azınlıklar. S86 )

 

Tabii Ermeni katliamıyla beraber, hem kentin nüfusu, hem ekonomik dokusu kökten değişiyor. Katledilen Ermenilerin dükkanlarına, mallarına, bağ-bahçe, evlerine el konuluyor. (1960’ların sonları, 70’lerin başlarında, biz çocukken, okul tatillerinde Kanlı Dere’deki kahvehanelerde simit satar, ayakkabı boyacılığı yapardık. Kanlı Dere o yıllarda tamamen kurumuş olsa da, üzerindeki Ermeni yapımı taş köprü duruyordu. Kahvehanedeki yaşlıların, “Ermenileri, yaşlı çocuk gözünün yaşına bakmadan, kaldırır kaldırır  köprüden atardık. Burdaki dere kıpkırmızı kan akardı” diye birbirlerine anlattıkları “kahramanlık destanlarını” dün gibi hatırlarım. O zaman öğrenmiştim, resmî kayıtlara da geçen; “Boğazkesen”, “Kanlı Köprü” ve “Kanlı Dere”nin isimlerinin nereden geldiğini!)

1927’de kent merkezinin nüfusu 26.000 kişiyken, Türkiye genelinde 1950’lerde başlayıp 1960’larda yoğunlaşan köyden kentlere akın, Maraş’ta da yaşanıyor ve 1965 nüfus sayımında Maraş’ın nüfusu 141.949’e tırmanıyordu.

İşte aleviler de özellikle 1960’lardan itibaren köylerden kent merkezine gelip yerleşmeye başladılar. Daha çok, Maraş’ın ilçeleri Afşin, Elbistan, Göksün ve Pazarcık gibi, köylerinde yoğun Alevi nüfusun yaşadığı yerlerden Maraş merkeze bir göç söz konusu olsa da, Erzincan, Bingöl, Elazığ gibi kentlerdeki Aleviler de o dönemde Maraş’a yerleşmeye başladılar.

Biz de, bir çok köylümüz gibi 1960’ların başında köyden Maraş’a taşınan ailelerdendik. İlk geldiğimiz mahalle, halk arasında “Tekke” olarak adlandırılan Yusuflar Mahallesiydi. Şehir merkezine yakın, dik bir tepeye tırmanan bu mahalle, daha çok kerpiç evlerin olduğu Maraş’ın eski mahallelerindendi. Göç etmiş aileler genellikle, mutfağı, yatak odası, banyosu, hepsi bir odadan ibaret, evleri paylaşarak kalıyorlardı.genellikle bir odada kalıyorlardı. Kente göç eden insanlar, mevsimlik işlerde, “çırçır” denilen pamuğun çekirdeğinden ayrıştırıldığı atölyelerde çalışıyor veya seyyar satıcılık yaparak yaşama tutunuyordu. Biz çocuklar önceleri mahallede, sonra okula başladığımızda, ayrımcılığı o zamanlarda hissettiğimizi hatırlıyorum. Türk-Sünni çocuklar, ellerinde teneke, “Kürt, Kürt küvere, Kürt osurdu duvara vs gibi tekerlemelerle peşimize takılırlardı. Annelerimiz, Kürt olduğumuz anlaşılmasın diye, evde bile Kürtçe konuşmamızı yasaklıyorlardı. Kürt olduğumuz anlaşılmasın ki, sokakta saldırıya uğramayalım!

1960’ların sonlarına doğru, halk arasında “Arkbaşı” olarak adlandırılan Yörükselim mahallesi Alevilerin buluştuğu bir bölgeye dönüştü. Şehrin kuzeyinde, Ahır dağı eteklerinde Maraş’a yukardan bakan bir mahalle. Bizden önce, daha çok bizim “Macir” dediğimiz,  Erzincan, Bingöl’lü Alevi ailelerin gelip yerleştiği Yörükselim, 1970’lerin başlarında Maraş’taki Alevilerin buluştuğu en başlıca mahalle olmuştu. Yörükselim dışında, mahalleye yakın Serintepe, bir de halk arasında “Kara Maraş” olarak adlandırılan, Maraş’ın Antep çıkışındaki Namık Kemal Mahallesi ve kısmen de, biraz daha ekonomik durumu iyi olan Alevilerin kaldığı Yenimahalle Alevilerin kaldığı diğer yerleşim bölgeleriydi. Ayrıca, başta Tekke olmak üzere, değişik mahallerde kalan az sayıda Alevi yaşıyordu. Katliam da bu mahallerde olacaktı zaten!

 

1974 SONRASI MARAŞ

1960 darbesi ve sonrasında kabul edilen 1961 anayasası ile Türkiye’de kısmi bir demokratik ortam oluşmuştu. 1965’de Türkiye İşçi Partisi’nin faaliyetleri, 68 kuşağı gençlik hareketinin üniversitelerde  ve Türkiye’nin değişik bölgelerine dağılarak yaptıkları çalışmalar, solun halkla buluşmasını sağlıyordu. Sol düşüncenin benimsenmesi için, Türkiye’nin değişik bölgelerinde, sefaletin kaynağı, sömürünün kim tarafından nasıl yapıldığı gibi şeylerin anlatılması gerekiyordu ama Kürt ve Alevilerin olduğu bölgelerde bunlara gerek yoktu. Zaten kurulu sistemden, devletten yeterince baskı ve zulüm gördükleri için, “Bu devlete karşıyız” demek yetiyordu, sol düşüncenin benimsenmesi için. Kürtler dillerini konuşamadıkları, Aleviler inançlarını yaşayamadıkları için kurulu düzenin oluşturduğu mücadeleye 1-0 geride başlıyorlardı. Alevi Kürtler de, hem dillerini konuşamadıkları, hem inançlarını yaşayamadıkları için, 2-0 yenik başlıyorlardı. Bu nedenle zaten muhalif ve öfkeliydiler, dolayısıyla, muhalif sol düşünce, büyük bir sempatiyle taban buluyordu bu kesimde.

(Yanlış hatırlamıyorsam, 1973 veya 1974’de Töb-Der, Maraş’ta Atlas sinemasında bir toplantı organize etmişti. Biz de ortaokulda öğrenciyiz. Töb-Der’e gidip geliyoruz. Öğretmenlerimiz bize roman tarzı kitaplar veriyor Töb-Der’in kütüphanesinden. Biz de Atlas sinemasındaki toplantıya gidiyoruz. İçeri girdiğimizde, duvarlar “Kahrolsun ABD Emperyalizm”, “Yaşasın Sosyalizm” gibi sloganların olduğu bez afişlerle dolu. İçerisi de oldukça kalabalık, sinema dolmuş, benim de gözlerim! Mahalleden yanımdaki arkadaşa dürtüp, “Hepsi bizdenmiş, inanmıyorum” diyorum, sevinçten ağlayacak haldeyim, o kadar da yalnız olmadığımızı düşünerek!. Ben o zamana kadar, tamam öğretmenlerimizin bazıları solcu ama, nihayetinde Türk ve Sünniler. Sosyalizm biz Alevilere ait bir şey olarak düşünüyorum! Bir süre sonra, dışarda faşistlerin sloganları gelmeye başlıyor. Sinemayı basacaklar. Toplantı maalesef yarım kaldı diye hatırlıyorum. Dışarı çıktık, çatışa çatışa faşistleri yararak mahalleye ulaşamaya çalışıyoruz. yağmur gibi taş yağıyor üzerimize, biz de karşılık veriyoruz. Özellikle toplantıyı bize haber veren Almanca öğretmenimizin, bizi nasıl korumaya çalıştığını, bizim de onu korumak için nasıl çabaladığımızı unutamam.

1970’li yıllarda, Maraş’ta, 3 tane orta okul, biri düz lise, biri ticaret, biri endüstri meslek, biri de imam hatip olarak 4 de lise vardı. Önceleri bir de kız öğretmen okulu olduğunu, sonra da kapatıldığını hatırlıyorum. 1970’li yılların başlarında, orta öğretim okullarında Kürt-Türk, Alevi-Sünni sürtüşmeleri olsa da, henüz politik bir kimlik taşımadığından dolayı olaylar büyümüyordu. 1973-1974 öğretim yılında Yörükselim Mahallesinden 30-40 kişilik bir grup, mahalleye en yakın Cumhuriyet Ortaokul’na kayıt yaptırınca, yükselen politizasyon ve politik tansiyonla biz de ağırlığımızı koymaya başladık. Okul müdürü sağ görüşlü, bizi sindirmeye çalışıyor. Biz dirençliyiz ve müdürü sindiriyoruz. Okul bir anlamda bizim hakimiyetimize geçiyor. Yine Ticaret Lisesi de mahalleye yakın, giden abilerimiz var ama, faşistlerin hakimiyetinde olduğunu biliyoruz. Arada bir desteğe gidiyoruz onlara. Biz Ortakolu bitirdiğimizde, aynı grub büyük oranda Ticaret Lisesi’ne kayıt yaptırdık. Tabii, anında okulun durumu da değişmeye başladı. Önce denge, sonra faşistleri tamamen sindirerek, okulda hakimiyetimizi kurmuştuk. Fakat okul çevresi, sağ görüşlülerin hakim olduğu bir bölge. Faşistler okula giremiyorlar ama, giriş ve çıkışlarda her gün saldırıyorlar. Çoğu zaman mahalleden gelen “takviye kuvvetlerle” çemberi yarıyoruz. Sadece Ticaret Lisesi mi? Maraş Lisesi’nde de yiğit arkadaşlarımız var. Onlar da okulda etkinlik sağlıyor. Sol görüşlü öğrencilerin gitmediği İmam Hatip Lisesi ve şimdi ismini hatırlayamadığım, (Merkez Ortaokulu olabilir) “İt Tepesinde” ki okul dışında, sol, diğer okullarda ya hakim veya en azından eğitimlerini sürdürebilecek güçteler. Burda çok önemli bir noktayı belirtmeden geçmemek gerek. Türkiye solunun paramparça olduğu, bir çok yerde solun kendi içinde çatışmalara başladığı bir dönemin başlamasına karşın, Maraş’ta her fraksiyondan insanlar, faşistlere karşı tek yumruk olmayı hiç bir zaman bırakmadılar. Mahallede her türlü tartışmaya giriyorduk ama, çelişkilerimiz mahalle sınırları içinde kalıyordu, mahalle dışına çıktığımızda “yoldaştık”.

1978’lere gelindiğinde, kent merkezinde de etkinlik oluşturmaya çalışıyoruz. Maraş’ta, demokratik kitle örgütlerinin tamamı, (Töb-Der, Tüm-Der, Tüs-Der, sol yayınları satan kitapçı, değişik örgütlerin kurdukları dernekler) merkezde, Vilayet Konağı’nın civarındaki binalarda yer alıyor. Mahalle ile şehrin güneyinde kalan derneklere, ÜGD- MHP’nin bulunduğu caddeden geçmek zorundayız. Bazen, az gördüklerinde sataşmalar, laf atmalar da oluyordu. Mahalleye gelen haberle, anında 40-50 kişilik bir grup olup, ellerimizde sopalar, “Bu meydanda Cengimiz Var/ Er Olan Meydana Gelsin” marşlar, sloganlarla ÜGD’nin bulunduğu (CHP ile karşı karşıya) bölgeye gider, “havamızı atmaktan da” geri durmazdık. Elbet de, Türkiye’de gelişen hızlı politikleşmeyle beraber, Maraş’ta da yavaş, yavaş Türk-Sünni kesime yayılan bir sol etkileşim başlamıştı.  Ama buna rağmen itiraf etmem gerek ki, 1.75’lik mahalle ile 60-70 mahalleli Maraş’a hakim olma aymazlığı içindeydik. 1.75 mahalle dediğim, 1, Yörükselim, 0.50 Karamaraş, 0.25 de daha çok Pazarcık’lı ekonomik durumu iyi olan Alevilerin kaldığı, şehir merkezindeki Yenimahalle. Katliam öncesi faşistlerin sanki sinmiş gibi görünmesi, büyük oyunun bir parçası olduğunu idrak edecek ferasette olmadığımızı geç de olsa anlayacaktık!

 

KATLİAMA GİDEN SÜREÇ

Maraş katliamının, sadece Maraş’taki gelişen sol muhalefet, Alevilere karşı planlanmış bir proje olmadığı; daha kapsamlı, sıkıyönetimlerin yaygınlaştırılması ve 12 Eylül faşizmine gidecek bir sürecin başlangıcı olduğu, ABD’li yetkililer, MİT, ve MHP’nin üzerinde çalıştığı (taşeron olarak ÜGD, ETKO vs. kullanıldığı) kapsamlı bir derin plan olduğu sonra anlaşılacaktı. Ecevit’in çelik kasada sakladığı ve daha sonra ortaya çıkan bir raporda; Türkeş’in dünürü de olan, MİT Hukuk Müşaviri, MHP milletvekili Mehmet Yusuf Ö. , MİT mensupları Şahap H., Ali K., Mehmet K., avukat Metin E., ve CIA elemanlarınca gerekli hazırlıkları yapıldıktan sonra, katliamdan 1 hafta önce, ABD Büyükelçiliği 1. Katibi Alexender Peck, CIA ajanı Poul Henze Maraş’a gelerek bir otelde kalıyor, son hazırlıkları gözden geçiriyorlardı. Bu elemanların Maraş’ta kaldıkları, dönemin  İl Emniyet Müdürü Kazım Ulusoy tarafından da doğrulanıyordu. Bu çalışmaların bir ayağı olarak da, Ankara’da 7 TİP’li öğrencinin vahşice öldürülmesinin faillerinden, Haluk Kırcı, Ünal Osmanağaoğlu, Bünyamin Adanalı gibi ülkücü katillerin de aralarında bulunduğu 26 seyyar Milli Piyango bayii, Maraş’a Karargah kuruyorlardı.

İlk deneme, aylar öncesinde, 3 Nisan’da yapılmış, mahalledeki bir kıraathane  önce taranmış,  sonra bomba atılmıştı içeri. İçerdekiler kendilerini yere atarak kurtulurken, şans eseri bomba da patlamamıştı. Sadece 80 yaşlarında bir Alevi dedesi olan Gıjjık Dede, hayatını kaybedecekti  saldırıda. Bu saldırı kitlesel bir katliama dönüşüp, kışkırtma başarıya ulaşmadığı için, yukardan değindiğimiz, daha kapsamlı planların çalışmaları başlatılmıştı.

Kurdukları düzeneğin düğmesine basılmış, tıkır tıkır işlemeye başlamıştı artık. Önce, 11-12 Aralık’ta, Çiçek Sineması’ında, Cüneyt Arkın’ın başrolünü oynadığı, ırkçı duyguları kabartan ‘Güneş Ne Zaman Doğacak” filmi gösterime sokuldu. Çevre kasabalar, köylerden otobüslerle insanlar taşınıyordu film gösterimi için. Bildiriler hazırlanmış, propaganda içerikli her türlü materyalin parasız dağıtıldığı olağan üstü bir faaliyete dönüştürülmüştü her şey. (Ah biz zavallı sol, ah fukara Alevi halkı, hâlâ uyuyoruz olup bitenlere karşın! Zaten onca zulüm, onca katliam yaşadık da, ne zaman uyanık yakalandık ki?!)

Film gösteriminin 4. Veya 5. Günü, gerekli atmosferin yaratılmasından sonra, sinemada, kimsenin burnunun kanamadığı bir ses bombası patlatıldı. (Ses bombasını, hizmetleri karşılığı yıllar sonra Milletvekilliği ile ödüllendirilecek Ökkeş Kenger atmış, bu şahıs daha sonra soyadını Şendiller olarak değiştirecekti). Harekat fişeği atılmıştı artık. “Komünistler Moskova’ya”, “Alevilere Ölüm”, “Maraş Türk’tür Türk kalacak” “Kanımız Aksa da Zafer İslamın” diye, bindirilmiş öfke dolu kıtalar yollardaydı artık. Önce, Çiçek Sineması’na bir kaç yüz metredeki CHP İl binası tahrip edilecekti. Sonra, demokratik kitle örgütleri ve önceden tespit edilmiş Alevilere ait bazı iş yerleri. Bunlar planın henüz başıydı, orda durmayacaktı. Ertesi gün Yörükselim’deki Akın Kıraathanesi bombalanıp, taranacaktı.

21 Aralık’da, Endüstri Meslek Lisesi öğretmenlerinden Töb-Der üyesi iki öğretmen Mustafa Yüzbaşıoğlu ve Hacı Çolak, arkadan kurşunlanarak vuruldu. Hacı Çolak olay yerinde, Mustafa Yüzbaşıoğlu hastanede yaşamını yitirecekti.

Bütün gece boyunca cenaze merasimi için hazırlıklar yapıldı. Maraş’taki Alevi toplumu deyim yerindeyse 7’den 70’e herkes, mahallenin hemen yanıbaşındaki Devlet Hastanesi önündeydik. Çevre Alevi köylerinden gelen insanlarla beraber 20-30 bin kişilik bir kitle olmuştuk. Hastane, cenazelerin verilmesini çeşitli bahanelerle geciktiriyordu. Cuma günleri Ulu Camii, çevre Sünni köylerden gelenlerle doluyordu. Fakat bu Cuma daha da farklıydı, cami bahçesi ve civar sokaklar da insan kalabalıklarıyla doluydu. Hatta Bağlarbaşı camii imamı Mustafa Yıldız, “Oruç tutmak, namaz kılmakla hacı olunmaz. Bir Aleviyi öldüren, beş kez hacca gitmiş gibi sevap kazanır. Bütün din kardeşlerimiz komünistlere ve dinsizlere karşı ayaklanmalı; çevremizde bulunan aleviler, komünist imansızlar temizlenmelidir” diye vaaz veriyordu!

Biz cenazeleri alıp kent merkezindeki Ulu Cami’ye geldiğimizde, camide birikmiş kalabalık taşlı saldırıya başladı. Sadece Ulu Cami mi? Hemen yukardan bakan Maraş kalesi de doluydu. Ordan da taş yağmuru başladı. Bizim kitle geri çekilip, Maraş Belediye Binasının duvarlarının siperine sığındılar. Çocuklar, yaşlılar, kadınlar çoğunlukta. Kuşatmanın yarılıp, bu insanları mahalleye ulaştırmak gerek. Gençlerden oluşan 10’ar, 20’şer kişilik gruplarla, “taş savaşında” bir atak yapıyor, kitlenin 50-100 metre geriye doğru ilerlemesini sağlıyorduk. Bu şekilde, postane civarına kadar gelmiştik. Bu arada, askeri jemse denilen araçlarla, yaşlı ve çocukların gruplar halinde mahalleye taşındığını da hatırlıyorum. Bir kaç saatlik çatışmadan sonra, Maraş cezaevinin bulunduğu bölgeye ulaşabilmiştik. Orası mahalleye yakın, “bize ait” bölgeydi artık. Bir çok kişi yaralanmıştı, kanlar içimdeydi ama, yanlış hatırlamıyorsam, o çatışmadan kayıp vermeden çıkmıştık. Cenazelerimizi, Belediye’nin yüz metre ilerisinde, camiye 100 metre kala yola bırakmıştık. Öfke doluyduk, moralsizdik ama yapılabilinecek fazla bir şey de görünmüyordu. Maraş’ta son yıllarda görmeye pek alışık olmadığımız, çok büyük ve azgın bir kalabalıkla karşı karşıdaydık. Evleri şehir merkezinde olan veya Karamaraş, çevre köylerden cenaze için gelenlerin dönmeleri imkansız görünüyordu. Herkes birilerini misafir olarak evine götürüyordu. Ben Ozan Kitapevi’nin sahibi ve Ali isminde bir arkadaş alarak eve gittik.

Yörükselim’in bizim evlerin bulunduğu bölgesinde belediye hoparlörü olmadığı ve sesi duyulacak yakınlıkta cami bulunmadığı için anonsları duymamıştık. Özellikle sabah ezanından sonra, tüm cami ve belediye hoparlörlerinden “komünistler camilere saldırıyor. Bir camide üç şehidimiz var. Allah için savaşa hazır olun. Kızılbaşlardan intikamınızı almak için Hatboyun’da (Yörükselim Mahallesi) toplanın” diye anonslar yapılmış sürekli!

Sabah uyandığımızda, annem, bizimkilerin yine yürüyüş yaptığını, polis ve askerin onları kovaladığını söyledi. Dışarı çıktığımızda, binlerce insanın, Mağaralı mahallesinden, Yörükselim mahallesiyle, Serintepe (veya sergentepe, Alevilerin kaldığı küçük bir yerleşim yeriydi) arasında kalan zeytinliklerden, Mehmet Taşkesen’ait taş ocağı ve araziden, Ahır dağı yamacına doğru çıktığını gördük. Biz hâlâ “bizimkilerdir” diye düşünüyorduk ama bir tuhaflık vardı. Türk bayrakları, hatta Sonra fark ettik ki, MHP bayrakları taşıyordu bunlar!

 

Camilerde verilen hutbelerde,  Belediye anonsları ile  azgın kalabalıklar katliama hazırlandı.

 

Serintepe’de katliam başlamış, dumanlar yükseliyordu. 1 saat kadar sonra, arkadan dolanıp, bizim mahallenin başladığı çamlık alanına ulaşmışlardı. Çamlığın içinden başlamıştı saldırı. Mahallenin Doğu kısmı askeri eğitim alanıydı. Orası hariç, güneyden şehir merkezi ve Mağaralı mahallesinden; batıda, Sergentepe ilk okulu ve zeytinlikten; kuzeyden de çamlık bölgesinden mahalle kuşatılmış durumdaydı. Kapı ve pencereleri sağlam olmayan aileler, nispeten sağlam olanlara sığınıyor, saldırıya hazırlık olarak, su kaynatıyorlar, acı biber tozu hazırlıyorlardı gözlerine atmak için! Bir taraftan da, kapı ve pencerelerin arkasına yığınak yapıyorlardı. Biz bir kaç genç içerde kalmakta bunalıyorduk. Bütün karşı çıkmalara karşı dışarı çıkıp, taş atarak saldırıları önlemeye çalışıyorduk. Tevfik’in bir gün önceden taşla paramparça olmuş sargılı burnuna rağmen, nasıl mücadele ettiği hâlâ gözlerimin önünde. İkimiz, ellerinde bayraklar, mahalleye saldıran binlerce kişilik gruba, sokak arasından fırlayarak bir taş yağmuru başlatıyorduk, silahlı olduklarından kuşku olmayan o koca faşist güruhun nasıl kaçıştıklarını düşündüğümde, hâlâ şaşırırım.

Mahallenin merkezi sayılan Erenler Kahvesi civarından güzel haberler geliyordu. Faşistlerin mahalleye girmek için yaptığı tüm saldırılar, fedakarca püskürtülüyordu. Fakat mahallenin batısında, mahalleyle bağlatısı bir zeytinlikle kesilen Sergentepe’den dumanlar yükseliyordu. Görüntü ürkütücüydü. Bizim bulunduğumuz çamlık bölgesinde, taş dışında direnecek başka silahımız olmadığı için, fazla direnemiyorduk. Özellikle bizim evin bulunduğu bölgeye güneyden, yol üstündeki ilk sıradaki evlere yavaş yavaş girmeye başlamışlardı. İlkin bizim evin hemen yanında, yol üstünde  bulunan Kamil Ün amcanın evine saldırı başladı. Ev kuşatılmış, pencerelerden, evin üzerine çıkılarak üstteki baca deliğinden bomba, tutuşturdukları gazlı bez parçaları atıyorlardı. Hemen arkasındaki, Kamil Dede’nin evi ateşe verilmişti. Çamlığın hemen alt tarafında bulunan evlerden dumanlar yükseliyordu. Mahalle içlerine giremiyorlardı ama, saldırganlardan birisini,  sürüden ayrılmış olarak, Işık Kıraathanesinin oralarda yakaladık. İçeri soktuk, kimdir, ne için gelmiş belli ama, yine de soruyoruz. Adam 30’lu yaşlara yakın, şalvarlı bir tip. Tir tir titriyor. “Bize komünistler cami yakıyor, müslümanların kadınlarına tecavuz ediyorlar diye getirdiler” diyor. Öfkeli bir kaç arkadaşın bir iki tokatı dışında bir şey yapmadan bırakıyoruz. (Savaşta en mazlum insan bile canavarlaşır, sözünü boşa çıkarıyoruz. “Kandırılmış işte” diyerek salıvermek, ne kadar vicdanlı olduğumuzu gösteriyor!

Saldırı bu şekilde 2-3 saat sürdü. Mahalleye bakan askeri eğitim alanının içindeki eğitim çukurlarında mevzilenen askerler, gözlerinin önünde evler yakılıp insanlar öldürülürken, bu süre boyunca, tek bir el bile havaya ateş etmediler. Bizim bölgede Kamil Ün amcanın evinde tam bir katliam yapmışlardı. Kamil amca, eşi Dilşad (Gülşen) teyze, Oğulları Zeki, misafir olarak kalan Yusuf Lakap, katledilmişlerdi.

 

Kapı komşusu olduğumuz, Dilşad (Gülşen) Ün, Kamil Ün, Zekeriya Ün ve Yusuf Lakap aynı evde katledildiler

 

Evlerimizin yan yana olduğu, sınıf arkadaşım Hüseyin Ün’ün annesi, babası, kardeşi ve evde misafir  olarak kalan Yusuf Lağap, hunharca katledildiler.

Faşistler çekilip biz gittiğimizde; Zeki bizim eve doğru kaçarken vurulmuştu. elmacık kemiğinin üstünde bir kurşun yarası, morluk vardı, bakmaya kıyamadım. Kamil amca, kanlar içinde, zorla nefes alıyordu ama yaşıyordu. Sonra hastanede hayatını kaybedecekti. Bir kaç ev yukarda, yaşlı Ali Havuç dede linç edilmişti ama hâlâ yaşıyordu. Çamlığa yakın, Şah İsmail’in kafası baltayla parçalanmıştı. İlginç olan, mahallede olan bir kaç Sünni ailenin bir gün önceden evlerinden ayrılmış olmalarıydı. Biz korktuklarından diye düşünmüştük, oysa, mahalleden ayrılın diye uyarılmışlar!

Saat 3’e doğru, Sergentepe’den katliamdan kurtulanlar, tanklar, askeri araçlar eşliğinde bizim mahalleye ulaştırıldılar. Sanırım katliam planını yapanlar, yapılmış olanlarla yetinmeye karar vermişlerdi ki, kalanları Alay karargah binasına tahliye etme kararı vermişlerdi. Biz de onlara katılarak, binlerce kişi, yürüyerek askerler eşliğinde alay karargahına götürüldük. Zaten karargah ile mahalle arası, askeriyeye ait eğitim alanıydı. Herkes akrabasını, yakınını arıyor, soruyordu.Sergentepe’den çok kayıp olduğunu öğreniyoruz. Bizim köyden Cemal Bayır amca, sınıf arkadaşım, Ali Ün, yine sınıf arkadaşım Edip Harabi’nin hamile annesi Zeynep teyze, Hüseyin Boz abinin eşi Fadime Boz ve Yılmaz Boz bebek. Yine aynı mahallede İmam Ergönül’ün evinde de kitlesel bir katliam yaşanmıştı.

Bebeği ile beraber katledilen Fadime Boz

Serintepe’de katledilen sınıf arkadaşım

Ali Ün

Bebeği ile beraber katledilen

Fadime Boz

 

İmam Ergönül, Güllü Ergönül, Hüseyin Ergönül, Mahmut Ünal, Hacıbektaş Bozkurt topluca katledilmişlerdi.

SGB’li yoldaşlarım Hüseyin Ergönül, annesi, babası; misafir olan SGB’li Mahmut Ünal hoca, aynı evde kiracı olarak kalan bizim köylü Hacıbektaş Bozkurt aynı evde katledilmişlerdi.

 

Kahreden bir acı içindeydik. O zamanlar telefon henüz tüm evlerde yaygın olarak bulunmadığı için, Maraş’ın değişik mahallerinde tek tük kalan akrabaların başına neler geldiğini kimse bilmiyordu.

Bir ara, faşistlerin Alay Karargahı önünde toplandığı, karargaha saldıracakları haberi ile çalkalandı ortalık. Biz, koğuşlara doldurulmuştuk ve kapıda 2-3 asker nöbetçi olarak bırakılmıştı. Askerliğini yapmış, silah kullanmayı bilenler, herhangi bir saldırı olur da askerler müdahale etmezse, silahları alıp kullanmamız için bize sözlü olarak silah kullanma “dersi” vermeye başladılar! Yukardan “Yeterli” talimatı geldiği için, böyle bir saldırı olmadı. Bir kaç gün orda kaldıktan sonra, Alay Karargaha yakın, Ticaret Lisesinin hazırlandığını, oraya yerleştirileceğimiz söylendi. Kızılay’ın sınıflarda yanyana dizdiği yataklarda, her yatakta 2-3 kişi kalacak şekilde ve sınıflarda yüzlerce kişi  dağıtım yapıldı. Bu arada, biz fırsatını bulup, mahalleye gidebiliyorduk. Askeri araçlar, özellikle mahallenin kenar bölgelerinde kalan ve saldırıya uğramış evlerdeki aileleri de Ticaret Lisesine tahliye ediyor, biz de yardım ediyorduk. Sevindirici tarafı, mahallenin merkezi olan Erenler Kıraathanesi civarına faşistler girememişti ve kayıp yoktu. Ama gün geçtikçe başta Karamaraş, Yenimahalle, Yusuflar (Tekke) mahallesinden çok acı haberler geliyordu. Aralarında Ozan Emekçi’nin babası Yusuf amcanın da bulunduğu 10’dan fazla kişi katledimişti Tekke’de. Hem de, başı briket, taşlarla ezilerek. Karamaraş, Yenimahalle ve değişik mahallerdeki katliamlar tüyler ürperticiydi. Hamile kadınların karınları yarılarak bebeklerinin öldürülmesinden, çocukların parçalara bölünerek kazanlarda kanlarıyla pişirilmesine; yaşlı kadınların başının tuvalet deliğine sokulup, üzerine at arabası konulmasından; insanların toprağa gömülmesine… insan yüreğinin dinlemeye dahi tahammül edemeyeceği vahşilikler anlatılıyordu kurtulanlar tarafından. Resmî kayıtlara göre toplam 115 kişi katledilmiş, 1350 kişi yaralanmış, 200 ev, 100 işyeri tahrip edilmiş, yakılmıştı. Oysa ölü sayısı açıklanan sayının çok üzerindeydi ve bu sayı hiç bir zaman tespit edilemedi. Hatta yakınlarını kaybedenler, yıllar sonra yakınlarının mezar yerlerini öğrenmek istediklerinde bunu öğrenemeyeceklerdi. Çünkü ölüler, nereye gömüldüklerinin kaydı tutulmadan topluca gömülmüşlerdi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ticaret Lisesi’nde 1 ay kaldıktan sonra, topluca Karamaraş’ta yapılmış olan afet evlerine taşıdılar katliamdan kurtulanları. Bir çok aile daha o zamandan Maraş’ı terk edip, İstanbul, İzmir, Mersin, İskenderun, Adana veya kendi köylerine göçmeye başlamıştı bile. Okullar tekrar eğitime başlamış, olanakları olan  bir çok arkadaşımız eğitimlerini devam ettirmek için başka şehirlere taşınmışlardı. Ticaret Lisesinde okuyanlar olarak, kaldığımız kadarıyla mahalleye tekrar yerleştik. Aileler Karamaraş’ta afet lojmanlarında, biz Yörükselim mahallesindeydik. Sadece öğrenciler değil, bir çok demokrat öğretmen de okulu terk etmişti. Belki inanılması güç ama, okullar açıldıktan ve biz tekrar okula başladıktan sonra, yine Ticaret Lisesi bizim etkinliğimizdeydi! Yine topluca okula geliyor, topluca mahalleye dönüyorduk. Yeni gelen öğretmenler katliam yaşanmış kentte tedirginler, adapte olmaya çalışıyorlar. Yanlış hatırlamıyorsam tarih dersine, Antalya’lı yeni mezun genç bir öğretmen geldi. Daha ilk dersi, bizimle tanışma faslında. Ben kalktım, “önce biz sizi tanıyalım, sağ görüşlü müsün, sol görüşlü mü” diye sordum. Hoca kızardı, bozardı, kem küm, “sağ görüşlüleri de severim, sol görüşlüleri de. Ama siz öğrencisiniz okulunuzu bitirin” gibi bir şeyler söyledi. Ben hiddetle, “Hamile kadınların karınlarını deşen, bebekleri duvarlara çivileyen, insanları yakan faşistleri nasıl sevebiliyorsun” falan gibi kendimce bir ajitasyon çektim, öğretmen şaşkınlıktan ne yapacağını bilmiyor. Ders o şekilde bitti. Hissediyorum, o öğretmenin gözü teneffüslerde üzerimde. Bir kaç gün sonra bir fırsatını bulup, beni kenara çekti. “Ben de sol görüşlüyüm. Bana ev lazım. Kaldığınız mahallede bir ev bulabilir misiniz?” diye sordu. Müthiş sevinmiştim. Evden çok ne var, hemen bir ev ayarlamıştık. O güzel insan (yanlış hatırlamıyorsam  Kurtuluş hareketindendi) okul bitene kadar bizimle beraber okula gelir, beraber mahalleye giderdi. Ve o şekilde Maraş Ticaret Lisesi’nden mezun olduk katliam sonrasında.

Mahalle merkezinde küçük bir grup aile, Maraş’ta kalmaya devam etse de, ezici çoğunluğu o yaz Maraş’ı terk etti. Biz de ailece Mersin’e taşınmıştık. Herhangi bir mesleği veya iş yapmak için sermayesi olmayan bir çok aile, büyük zorluklarla karşılaştılar. Maraş’tayken, bir şekilde bir iş kurmuş olan, geçinmek için bir düzen oluşturan bu insanlar; yıllarca kıt kanaat geçinerek yaptıkları tasarrufu bir ev yapmaya harcayan bu fukara halk, bir anda yine evsiz, işsiz kalmışlardı. Bu yine bir şekilde katlanılacak bir şeydi. Ya tüm ailesinin fertlerini kaybedenler, ya öksüz kalan çocuklar, evladını yitiren anne babalar? Onlar için yaşam, hiç bir zaman sıfırdan tekrar başlanıp, bir yere getirilmeyecekti. O travma hiç bir zaman aşılamayacaktı. Yüzlerindeki o donuk hüzün, hiç bir zaman değişmeyecek, hiç bir zaman bir sevinci derinden yaşayamayacaklardı.

Katliamdan sonra hedeflendiği şekilde, İstanbul, Ankara, Adana başta olmak üzere, özellikle Kürt illerini içine alan sıkı yönetim uygulamasına geçilmişti. Ecevit’in İç İşleri Bakanı İrfan Özaydınlı, “Olayları sol görüşlü kişiler gerçekleştirdi” diyecek kadar aşşağılaşabiliyordu. Katliama karıştığı tespit edilip, yakalanıp tutuklanan 752 kişiydi. İşin garibi, katliam mağdurlarının da saldırgan olarak yakalanması, yıllarca cezaevlerine tıkılmasıydı! Katliamda birincil derecede sorumlu 68 kişi hiç bir zaman yakalanamadı. Esas failler sırra kadem basarken, kandırılıp tetikçilik yaptırılan fukara, kimsesiz garibanlar yakalanmıştı. 23 yıl süren davada, 22 kişi idam, 7 kişi müebbet, 321 kişi 1 ile 24 yıl arasında cezalara çarptırıldı. 1991 yılında çıkarılan TMK ile, ceza alanlardan büyük bölümü, cezaları yattıkları yıllara sayılarak ertelenirken, diğerleri serbest bırakıldı. “Görevini” layıkıyla yapan azılılar, daha sonra ya milletvekilliği, ya parti yöneticiliği veya iş sahibi yapılarak ödüllendirilecekti. Derin veya açık; devlet tarafında uygulanan tüm katliamlar gibi, bir kaç iyi niyetli politikacının  girişimine rağmen, Maraş katliamı hiç bir zaman aydınlatılmayacak, devletin kirli arşivinin karanlıklarında “deneyim” olarak tutulacaktı. Alevilerden, Kürt ve solculardan arındırılmış Maraş da, devlet tarafından teşviklerle ödüllendirilip hızla kalkınması sağlanacak, peş peşe atölyeler, fabrikalar açılacaktı.

 

MARAŞ KATLİAMININ DÜŞÜNDÜRTTÜKLERİ

Yukarda da değinildiği gibi, Maraş katliamı, içinde C.I.A.’nın da olduğu kapsamlı bir planın adım adım uygulanmasıyla gerçekleştirildi. Bir anlamda, tek homojen Alevi mahallesi Yörükselim, biraz Karamaraş ve Yeni mahalle ve dağınık olarak diğer mahallerdeki Alevilerin toplamı iki mahalle ancak edebiliyordu. 60’ın üzerinde mahallesi bulunan Maraş’ta, bu kadar az nüfusla “hakim” güç gibi “yüzeysel pratik”,  hiç bir zaman sorgulanmadı. Neden, Ermeni katliamı yapmış, sicili bozuk ve sağın güçlü olduğu bir kentte, olaylara kadarki son bir kaç yılda faşistler “geri” çekilmişti? Neden sol, somut gücünün çok üstünde bir plansızlık ve “şımarıklık” içindeydi? Elbet de devletin ne tür hazırlıklar yaptığının gizli raporları, yukarda da değindiğimiz gibi, daha sonra ortaya çıkacaktı. Peki, devletin o raporları dışında, biz, sol olarak neler yapmış veya neler yapmamıştık? Bu hiç bir zaman sorgulanmadı.

Maraş katliamı, bir gerçeğin mikro ölçeği gibi, bana Türkiye gerçeğini düşündürtmüştür hep. Maraş’taki nicel güçsüzlüğümüze rağmen bir balon gibi şişirilmiş egomuz, Türkiye geneli düşünüldüğünde, 12 Eylül’den önceki solun durumuna benziyordu. Türkiye genelinde sol, 12 Eylülden önce, nispeten İç Anadolu hariç; Karadeniz’den, Marmara, Ege’ye, ordan Akdeniz’e kadar büyük bir etkinlik içindeydi. Kurtarılmış mahalleler, semtler,  kasabalar…şehirler ikiye bölünmüştü. “Subjektif koşullar olgunlaşmış” (!), objektif koşullar tartışılıyordu. Maraş’ta olduğu gibi sol, 12 Eylül’den sonra Türkiye genelinde şişirilmiş bir balon gibi havada asılı duruyordu. Patlatmak için bir toplu iğne yetecekken, Maraş’ta 21 Aralık, Türkiye’de 12 Eylül gibi hançerle paramparça edildi balon.

Elbet de sol, devletin yaptıklarını deşifre edecek, zulmünü anlatacaktır ama, yapılanların devletin görevi olduğu, devletin bunun için var olduğunu akıldan çıkarmadan, aynı zamanda kendilerinin yanlış ve zaaflarını da sorgulamaları gerekiyor. Bunun yeterince yapıldığı kanaatini hiç taşımıyorum ben. Sol hâlâ dağınık, hâlâ paramparça ve hâlâ çarşaf çarşaf devrim stratejileri yazılıyor bir kaç yüz kişinin okuduğu dergilerinde!

12 Eylül’den sonra süreçle oluşan, birazcık nefes alabilme koşulları yine ayaklar altında, yine faşizan uygulamar yürürlükte. Solun demokrasi koşullarında meramını anlatabildiği, gelişebildiği ya hiç düşünülmüyor veya düşünülse de gerekleri yerine getirilmiyor. Solun bu müzmin dağınıklılığı, insana ister istemez, çok fonksiyonlu olan devletin, bir işinin de bu olduğunu ve bu alanda da çok başarılı olduğunu düşündürtüyor insana. Yenile yenile kazanmak öğrenilirmiş ama, o kadar çok yenilgi, kazanacak kimseyi de bırakmıyor piyasada!

Maraş için yazdığım bir şiirle bitireyim yazımı.

 

PARADİSO

Günlerin bir kahkaha çınıltısı gibi geçtiği yıllardı

Bunaltı neydi bilmezdik

Çakgimine misket, “morik” falan oynardık

Müthiş heyecanlandırırdı bizi yazlık akşam sinemaları

 

Herkesin düşlerini ışıtan bir sevgilisi vardı

Ben bakkalın kızı Aysel’e aşıktım

Mim Ali, en bitirmi, en haytası arkadaşlarımızın

Dünyanın bütün kızlarına aşıktı

 

Sahi siz nasıl bir isim yakıştırırdınız

Biz “küf-küf” derdik kowboyculuk oyununa

Kimimiz Zagor, kimimiz Tommiks, ah masum zavallı çocukluğumuz

Kızılderili yerlileri öldürürdük habire

 

Nasıl anlatabilirim ki Yörükselim’i

Ahırdağ eteklerine serpiştirilmiş fukara bir mahalle

Haydutlar, yaşamın ve sevginin düşmanları

Kana ve göz yaşına belediler sonra

 

 

Hasan BOZ

Aralık 2019

About Hasan Boz

Check Also

Köşelerden Bir Demet (196)-Cavlı Çulfaz

Eğer çöpleri karıştıracak gücünüz kalmadıysa… Size yiyecek verecek herhangi biri karşınıza çıkmadıysa… Birilerinden yemek isteyecek …

4 comments

  1. Yazıyı 3 günden beri okudum hala etkisindeyim. Abondone vaziyetinden kurtulduğum anda bizde yürütülen ve katliamlara dönüşen cizre, nusaybin , sur ile ilişkin yazacam slmlar

  2. Maraş Bir katliamın bilinmedik yüzü

    Sevgili dostum,insana verilebilecek en büyük sıkıntılardan biri Bilinmemektir. Maraş bilinmeyen, gizlenen derin bir karanlıktır. Bu bilinmezliğe karşın, senin gibi şair bir canlı şahidinin olması şanstır. Eminim bu sihirli kaleminle bizi daha çok bilgilendirir, gelecek kuşaklara da bu bilgilerini aktarmak için yazarsın. Katliamın yaşandığı yıllar iletişimin güç olduğu, bilgi kaynaklarına ulaşmanın zor olduğu yıllardı. Uluslaşmada ki temel öğelerden biri ortak bir davranış biçimine sahip olmak(Toplumsal psikoloji) Bunun içinde ulus mensuplarının tanışması, bir araya gelmesi önemlidir. Ben şahsen Maraş’ta Kürt varlığını seni tanıyınca öğrendim. Özgürlük hareketinin bize kattığı en temel kazanımlardan biri de bu husustur. (Maraşlı ile Diyarbakırlıyı ortak amaç uğruna harekete geçirmek). En çarpıcı değerlendirmelerinden biri de Maraştaki sol güçlerin abartılı bir ğüç sahibi olarak lanse edilmeleri ve faşist katiller için hedef haline getirilmeleri hususudur.
    Özgürlük hareketinin tüm coğrafyalarda kadınlı erkekli eğitimli eğitimsiz insanlarını, Özgürlük , adalet, demokrasi için bir araya getiren liderliği 6-8 ekim 2015 tarihinde Türkiye tarihinde görülmemiş bir coşku ve yığınsallıkla dosta, düşmana gösterdi. Bu öfkeli başkaldırı, iktidar tarafından önlem alınması zorunlu bir hal olarak değerlendirildi. Bunun için bu kitlelere öncülük eden öncülerin deşifre edilip, tasfiyesi gerekiyordu. Devletin tasfiye yöntemlerinden en etkilisi öldürmek, tutuklamak, itibarsızlaştırmak olarak sıralarsak eğer, Öldürmek ve tutuklamak için gerekçe yaratılmalıydı. Şehir gerillacılığı örgütlenmesi hedefini aktifleştirip, bu alanda görev alanların deşifrasyonu sağlandı. Tek tek keklik gibi avlandılar bir kısmı tutuklandı geri kalanlarda işbirlikçi olarak (asıl işbirlikçileri gizlemek amacıyla) itibarsızlaştırıldı.Maraş’a ne kadar benziyor değil mi biri tüm demokrasi güçleri legalize edilerek hedef haline getiriliyor, diğeri ise şehir gerilacılığı adı altında düzenli ordu ile cephe savaşına dönüştürülüyor. Coğrafyamızın en yiğit, en fedakar, en eğitimli binlerce çocuğu telef ediliyor.

  3. O katliamın, barbarlığın acısını yeniden duydum yüreğimde yazını okuyunca. Herbirimizi öldürmüşlerdi aslında Maral’ta yaptıklarıyla. Derin devletin çok kanlı ve çok başarılı eylemlerinden biriydi. Haberi alır almaz bütün İzmir’in altını üstüne getirmiştik. Ama süreci geri getirememiştik!
    Senin de dikkati çektiğin iki unsuru ben tekrarlayacağım. Birincisi tehlikenin büyük olduğu, faşist gücün fazla olduğu yerlerde devrimcilerin siyasi-pratik birliğinin kendiliğinden oluşması ve bunun ne kadar değerli ve olduğunun hiç unutulmaması (yaşamda bunun hiç de anımsanmadığı, düşünülmediği düşünceni paylaşıyorum). İkincisi de , devrimci fikirlerin koyu baskı ortamlarında değil, demokrasi koşullarının yaşandığı ortamlarda geliştiğinin ayırdında olmak ve demokrasinin her tür biçiminin, koşullara bağlı olarak savunulmaya değer olduğunu unutmamak. Hepimiz biliyoruz, kurt dumanlı havayı seviyor.
    Kalemine sağlık, duygularını paylaşıyorum Hasan arkadaşım.

  4. Kesintisiz ve dikkatle okudum. Tarihimiz ne yazık ki bu tür aşağılık katliamlarla dolu. Bire bir yaşadıklarını yazmak bile acıları tekrar yaşamak gibidir. Ama böyle bir tarihe tanıklık etmek, yaşananları unutmamak ve neden yaşandığını , toplumların/grupların nasıl güruha dönüştürülebileceğini yaşayarak görmek kolay olmasa gerek. Herkesin okuması gereken bir tanıklık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com